ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL10°C
Yağışlı

YAZARLAR

Yoksul Çocukluğumuz/Özgür Oyunlarımız

Uğur Canbolat

02 Kasım 2013 Cumartesi 12:14
  • A
  • A

Muhteşem bir özgürlüktü.
Oyuncaklarımız yok denecek kadar azdı. Hatta yoktu!
Günümüzün o pırıltılı oyuncaklarından, çocukları bir nevi bağımlı haline getiren oyuncaklardan ‘Haberdar’ değildik ama özgürdük.
Kızların ‘Ayıcığı’ yoktu, erkek çocukların arabaları, silahları.
Oyuncak fukarası idik…
Ama alabildiğine oyun özgürlüğümüz vardı.

Hayata dokunuyordu oyunlarımız, oyuncaksız olsa da!
İnsaniydi, alabildiğine ‘Natürel’ idi.
Hayata ait çokça izler barındırıyordu, sanallıktan ise çok uzaktı.
Oyunda rol yapmıyor, âdeta kendimizi oynuyorduk. İçimizdeki ben ortaya dökülüyordu. Etrafı masumiyet sarıyordu.
Hayallerimiz çıkıyordu gün yüzüne, artık ne kadar varsa ve o küçük yüreğimizden ne kadar taşabiliyorsa.
Korkularımız vardı bize iç çektiren! Sevinçlerimiz vardı, sahici… Güldüren, neşelendiren, mahalleyi ayağa kaldıran…
Özgür oyunlarımız vardı. Yoksulluğumuzu bastıran!

Yaz aylarına özgü oyunlarımız farklıydı, güze ait olanlar farklı!
Zengindik aslından oyundan yana, oyuncak konusunda yoksul oluşumuza inat.
Bir çiğit oyunumuz vardı ki, hey anam hey! Nasıl da heyecan verirdi. Nasıl da efeler gibi dik dururduk! Nasıl da keskin bir nişancı edasına bürünürdük.
Ve nasıl da saati unutur, açlığı hissetmezdik.
Nasıl da içine çekerdi özgür oyunlar bizi…
Bu oyunu oynamayan, içine çocukluk heyecanlarını sığdırmayan kişiler, toprağa çizilen dairenin içine konulan kayısı çekirdeklerinin beş adım ileriden çizilen başlangıç çizgisine ayakuçlarımızı getirerek büyük bir dikkatle elimizde tuttuğumuz düz taşı atıp o çiğitleri daire dışına çıkartarak zenginleştiğimiz bu oyunu nasıl anlayabilirler ki! Ah nasıl?
Zorlamaya gelmez, kayış kopabilir.
Ne diyorduk? Oyuncaklarımız kısıtlıydı evet ama oyunumuz özgürdü. Biz özgürdük. Gökyüzü de bizimdi. Yeryüzü de!

Bol heyecanlı diğer bir oyunumuz ize çelik çomaktı.
Saatlerce sürerdi. Yine dünyadan koparırdı bizi. Var gücümüz ve dikkatimizle oynardık.
Düzgün yerleştirdiğimiz iki taşın üzerine koyduğumuz bir ağaç dalını elimizde özel hazırlanmış bir sopa ile yukarıya fırlattıktan sonra şiddetle vurmakla en uzağa göndermek üzerine kurulu bir oyundu çelik çomak. Fırlatılan bu parçayı yakalamak ve oynama sırasını elde etmek üzere bekleyen tüm dikkatlerini buna odaklayan bu kişilerden hiç birinin tutamaması başarıyı getiriyordu. Diğer oyuna geçme imkânı ise bu küçük parçayı düştüğü yerden atarak yere konulmuş olan atış sopasına isabet ettirmekti.
Kolay mıydı? Hayır.
Mümkün mü? Evet.
Oyun araç gerecimiz sadece biri küçük diğeri büyük sopadan ibaret idi.
Mütevazı idi kısacası…
Ama temiz hava, heyecan, koşma, dikkat, düşme, kalkma ve toprakla teması içeriyordu. Hayatla doluydu.
Sahiciydi, sahici!..

Hele o sobeleme oyunu yok mu? Heyecan taşardı insanda oynarken… Bunun uzun yaz gecelerine yansıyan bir başka versiyonu sayılabilecek ‘Ay gördüm Allah’ oyunu vardı ki sormayın gitsin. Gecenin karanlığında henüz köylerin elektriksiz olduğu dönemlerde oynanan muhteşem bir oyunumuzdu.
Oyuncaklarımız yoktu evet, ama gece ayrı, gündüz ayrı oynayabildiğimiz zengin oyunlarımız vardı.
Biz vardık.
Kaygı değil umut taşıyorduk yüreciğimizde...

Uzun süren kış aylarının da yine kendine has oyunları vardı.
Kıyafet değiştirir, büyüklerimizin elbiselerinden yararlanır başka kılıklara girerdik. Sakal ve bıyıklar takar elimize kocaman sopalar alarak komşu evlerine ansızın girer sesimizi değiştirerek kendimizce bir şeyler söyler, komiklikler yapardık.
Ev sahipleri de büyük bir olgunluk gösterir tebessüm ederek izler bir yandan da içlerinden bu kim acaba derdi. Bilebilirlerse oyun sona erer, perde inerdi.
Biz de sıradaki eve gitmeye koyulurduk hemen.
Kış günlerinin ‘Kardan adam’ oyunu herkesin malumu… Onu da oynardık üşüyen bedenimiz, titreyen elimiz ve soğuktan kıpkırmızı olmuş yanacıklarımızla…
Olsun. Bu oyunda böyle oynanmalıydı. Ellerimiz üşürdü ama soğuk üşütmezdi kalbimizi.
‘Kardan adam’larımızı yarıştırırdık. Kim daha güzelini, kim daha heybetlisini yapacak? Yarışmanın ana sorusu buydu.
Bir gün kardan yükseltilmiş sahne üzerinde yaptığım ‘Kardan adam’ın yanına durmuş ezan okumuştum nedense. Hemen yan tarafta ‘Köy Oda’mızda oturan dedem duyunca ‘Vakit gelmiş’ demek ki diyerek namazını eda etmişti. Aradan yarım saat geçince tekrar okunan ezana da hayretlenerek, “Allah Allah hoca efendi neden bugün iki kez ezan okudu acaba?” demişti.
Ben mi ne yaptım? Büyük bir sessizliğe gömüldüm suçluluk içinde ve etraftan ‘Toz oldum’ elbette.
Özgür oyunlarımız kimi zaman da istenmeyen kimi kazalara da sebep olabilmekteydi.
Güneş ısısını şiddetlendirdiğinde emek verdiğimiz ‘Kardan adam’ımızın erimesine üzülürdük. Eriyen içimizdi sanki! Hüzünlenirdik.
Bu duyguyu da yine sahici yaşardık. Doğaldı hayatımız, sanallık içermiyordu henüz!
Artık eriyen ve biten sadece ‘Kardan adam’lar değil, ama olsun. O kısma fazla girmeyelim.
Yaptığımız ‘Kardan adam’lar güneş karşısında erirken günümüzde ‘Adam’ olarak gördüklerimiz nelerin karşısında eriyip un ufak oluyorlar acaba diyerek geçiverelim.

Bahar müjdeleyen ‘Çiğdem Çağırma’ oyunumuz vardı.
Köyün dışına ormana gider ‘Çiğdem’ çiçeği olarak bildiğimiz fındık gibi kökü toprakta sarı yaprağı olan çiçeği toplardık büyük bir dikkatle. Topladığımız bu ‘Çiğdem’leri kopardığımız kuru bir İğde ağacı dalının dikenlerine takardık.
Sıra köyü hane hane gezmeye kalırdı. Kapıya vurulur ekipten görevlendirilen sesi gür çıkan bir arkadaş;
“Çiğdem çiğdem çiçeçek/ Ebemoğlu göçecek
Yağ verenin oğlu olsun/ Bulgur verenin kızı olsun
Hiç vermeyen tandıra düşsün/ Çatlasın, patlasın yansın” şeklindeki maniyi söylerdik. Evin hanımı kapıyı açar maninin bitmesini yüzüne kondurduğu bir sıcak tebessümle dinlerdi. Ardından gider ya bulgur ya da yağ getirirdi. Bunlar bir torbada ve tencere toplanır sonunda bir hanenin kapısı çalınarak bu toplanan malzemeler verilirdi.
Evin hanımı bunlarla bir güzel bulgur pilavı yapar buharı üstünde bir tepsiyle sofraya getirir ayran eşliğinde yorgunluk giderir, oyunun tadına varmış olurduk.
Baharın müjdesi büyüklere çocuklar tarafından sarı çiğdem çiçeği ile verilirdi.
Kapıda büyük bir saygıyla dinlenir, tebessümle gönderilirdi.
Son gidilen evde çocuktur diye bakılmaz büyük bir saygı ile eve alınır, onlar için özel sofra hazırlanırdı. Kendimizi büyümüş hissederdik.
Bu sadece baharın gelişi değil, çocukların geleceğe sorumlulukla taşınmasıydı bir başka açıdan…
Onlara hürmet ederek nasıl bir saygı toplumu inşa edildiğinin gösterilmesiydi.
Sahiciydi oyunlarımız. Bizi inşa ediyordu. Hayatımıza bir tuğla koyuyordu insani değerlerden. Büyütüyordu. Adam olma yolundaki erdemleri işaretliyordu.
Oyuncaksızdı kabul, ama özgürdü.
İçinde herkese yer vardı. Dar değildi dünyamız. Dünyalar kadar genişti.
Oyunlarımız bize yüreği dar olanın dünyasının geniş olamayacağını anlatıyordu.
Sevgiyi, saygıyı, emeği, ortaklaşmayı, paylaşmayı barındırıyordu içinde tüm yoksulluğuna rağmen.
Geleceği barındırıyordu…
Özgür geleceği!..

NOT: Bu yazı değerli yazar Eda Bildek’in öncülüğünde önümüzdeki ay yayınlanacak olan ‘Kırlangıç Ağıdı’ kitabı için yazıldı. Nazan Bekiroğlu, Bahettin Karakoç, Gülten Dayıoğlu, Bestami Yazgan ve Ferman Karaçam gibi çok önemli söz ve yazı ustalarının makaleleri arasına bu yazı da sızıverdi.

Eda Bildek’in verdiği bilgiye göre; kitabın içinde Afrika’daki sefalet, Filistin, Mısır, Suriye gibi savaş bölgelerinde yaşanan olayların bam teline dokunan yazılar olduğu gibi bunların çocuklar üzerinde yarattığı hüzünlere de işaret eden eserler mevcuttur. Aynı zamanda yetimhanede, sokakta yetişen çocukların kimsesizliği, çocuk istismarı, aile içerisindeki çocuk-ebeveyn ilişkisi, eğitim dünyasında öğretmen-öğrenci ilişkisi üzerinde çocuklar ve sevgi, anneler günü gibi içeriklere sahip hikâye ve denemeler de mevcut.
 

YORUM YAZ
TOPLAM 9 YORUM

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.

  • - Asiye yaman:04 Kasım 2013, Pazartesi 15:51

    Hep çocuk kalsaydık keşke dedirten nefis bir yazı... Ruh dünyamızda hep güzellikleri barındıran çocukluğumuzu ne güzel dile getirmişsiniz... yüreğinize sağlık.....

  • - Münteha:02 Kasım 2013, Cumartesi 23:33

  • - Dilek Sever:02 Kasım 2013, Cumartesi 21:08

    yüreğinize sağlık,çocukluğunu çocuk gibi yaşayamayan evlatlarım için üzülüyorum

  • - Şeyma Inci:02 Kasım 2013, Cumartesi 20:58

    ne güzel anlatmışsınız hocam.yüreğiniz dert görmesin...

  • - Ayşe Tekdemir:02 Kasım 2013, Cumartesi 20:20

    Hocam yüreğiniz ve hatıralarınız ne güzel klavuz olmuş kaleminize de dökülmüş,mürekkep hayat bulmuş yazınızda.. kaleme hayat veren gönlünüze sağlık. .

  • - Ezeli Nur Nur:02 Kasım 2013, Cumartesi 20:18

    Tebessüm ettiren, bir o kadar da günümüz çocukları düşününce ince bir sızı veren bir yazı.. Yüreğinize sağlık..

  • - Meltem Su:02 Kasım 2013, Cumartesi 20:16

    çok güzel olmuş kaleminize sağlık.. çiğdemle ilgili olan harika eskiler birbaşka çok topladım bende çiğdem sonrada bulgur pilavıyla yedik :))

  • - Vahdet Yılmax:02 Kasım 2013, Cumartesi 19:52

    Eski günlerimizi hatırlatan sıcak bir yazı. Hatırlamama sebep oldu çocukluğuma gittim

  • - Güler Kalmaz:02 Kasım 2013, Cumartesi 18:51

    Muhteşem bir yazı beni nerelere götürdü. Özgür oyunları unutturmadınız