ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL13°C
Az Bulutlu

YAZARLAR

Üst Dünya Metinleri - 3

Tahir Erdoğan Şahin

21 Şubat 2012 Salı 12:53
  • A
  • A
Özellikle, antidemokratik- vesayetçi yapıların etkin olduğu dönemlerde (din ya da dindar gerçeği dışında bir yapı olarak) dinci cemaat ve tarikat türü örgütlerin çeşitli kurumlardaki varlıkları doğal olarak tolere edilebilirler. Hatta bu tür toplulukların ceberrut sistem ve yasalar nedeniyle bir dönem gözden ırak ve gizlilik içinde faaliyet yapmaları da anlaşılabilir bir durumdur. Uzak geçmişte Kübreviliğin Moğol zulmüne olan destansı direnişinden tutun, Sovyet Rusyası’nın baskısına rağmen manevi varlıklarını yaşatmak adına Yesevî menşeyli sufi hareketlerine değin pek çok yaşanmışlık, insan özgürlüğü açısından yalnızca takdir edilebilir. Ki bu hareketler doğrudan dinî yapılar olup asla dinci, yani ilkel ideolojik ıstılahlara kaymamışlardır. Ne var ki, yalnızca geleneksel kelami ya da selefi düşüncelerin donması bir yana, bilim ve din düzleminde gelişen içtihatların olmaması sonucu kontrolden çıkmış, kendi içinde yozlaşıp bağnazlaşan, dahası şirkleri teviliyatla dincileştiren günümüz tarikatlarından çoğu, kendilerini XXI. Yüzyıla yakışır “sivil toplum” hâline getirebilmek yerine, arkaik konumlarına bakmaksızın çağdaş kurumlara tasallut etme yüzsüzlüğü içine girmişlerdir.
Bireylerine özgürlük alanı açmak yerine onları uysal, körü körüne “efendilere”, “ağabeylere”, “muhteremlere” itaatkâr kılan cemaat- tarikat bünyesinde olan insanların bir kısmının her zaman kendi kozalarında kalarak gerektiği zamanlarda mücadele etmek yerine pusuda kalmalarını, fırsatını bulunca da başkalarının mücadeleleri neticesi sağlanılan ortamları yalnız ve yalnız kendi çıkarları adına nasıl kullandıklarını görmek ve bu durumdan elem duymamak da mümkün değil. Elbette tarikata ya da her hangi bir cemaate mensup tüm bireyleri zımmen de olsa asla öcü gösteremeyiz ve böyle yapanları da tasvip edemeyiz. Sonuçta onlar da bu ülkenin vatandaşları ve hatta bazıları güzel insanları arasındadır kuşkusuz. Kaldı ki hangi cenahta olursa olsun, biz insanların kimlikleriyle değil yaptıklarıyla ilgiliyiz. Konu şu ki; Ak-Parti’nin özellikle ikinci/üçüncü iktidarı sırasında, bu muhafazakar yapıyı kullanarak, çoğunluğu doğuda olan üniversitelere (rektörlük makamları dahil) olan dinci sızmaların ne tür kayırmalara neden olduğunun ayyuka çıkmış hâlleri, liyakata ve insan hakkına önem veren herkesin midesini bulandırmaktadır.
1997 – 28 Şubat sürecinde İnönü Ünv.de şahit olduğum bazı gelişmeleri asla unutamam. Baş örtüsü yasağına ve fişleme furyasına karşı, öncelikle öğrencilerimizle aleni savaşım verilirken;
Dindar geçinenlerin, tarikatçı- nurcu taifesinin nasıl da kısılıp sustuklarını,
O çok milliyetçilerin postmodern baskıya şirin görünme çabalarını,
Demokrat- özgürlükçü- solcu geçinenlerin, şu arkaik kemalist- ulusalcılarla birlik olup militarizme dalkavukluklarını,
Milliyetçilikle maruf bir partinin başörtülü milletvekilinin başörtüsünü çıkarıp meclise girdiğinin ertesi günü jandarmanın Eğitim Fakültesi önünde kız çocuklarını nasıl copladıklarını,


Dekanlık toplantısı sırasında “askerden geçilmeyen üniversite kampüsünde bu görüntülerin kışkıştırcı bir görünüm sergileyip huzursuzluğa neden olduklarını, bunları kafelerden kovmaktan usandığımızı” söyleyince, militarizm dalkavukları yanı sıra milliyetçi- muhafazakar- solcu tiplerin bana nasıl da homurdandıklarını…

Hülasa; o günün dinci-solcu-sağcılarının bugün de münafık- sinsi demokratlar olarak köşe kapmaca yarışında olduklarını görmek doğrusu insanın canını sıkıyor. Bazı üniversitelerde tarikat şeyhlerinin emrine amade ihvancıkların aracılığıyla bilimi dinciliğe peşkeş çeken rektörler olduğunu, nurcu-tarikatçı kavmiyetçilikle kendi adamları dışındakilere hep kapalı olduklarını görüp- duyunca ürpermemek elde değil.

Özellikle Doğu ve Güneydoğu’da bilim adamı yerine “bizim adam” arantısı yüzünden; hem bu kurumların doğası giderek bozulmakta hem birçok bu üniversiteler için için kaynamaktadır. Sözüm ona birtakım tarikat şeyh ve ihvanlarından emir aldığı söylenen rektörleri yüzünden halkın diline düşmüş üniversiteler adeta ilkel bir cemaatçi kadrolaşmasının boyunduruğuna girmiş durumdadır.
Sayısal verilerle büyüdüğünü zanneden yozlaşmış cemaatler ile tasavvufi derinliğini yitirmiş iktisadi ve sosyal menfaat sektörü haline gelmiş, şeyhlik payesinin de babadan oğula ya da akrabalara devşirildiği, bir tür “meni tapınımı” ve “şeyh kutsamacı” dincileşmiş tarikatların sorun olamayacağını düşünmek yanıltıcıdır. Bilinir ki, ülkelerin tarihlerinde örgütlü güçler o ülkeyi abad ettikleri gibi helak da etmişlerdir. Kemalist- ulusalcı- militarist unsurlar bu tür kadro kemirgeni unsurları işaretle güç almaya çalıştıkları ortada; tıpkı bir dönem de bu dinci yapıların militarizmi gösterip madurluktan palazlandıkları gibi…

Bugün YÖK’ün başında, kendisinden, XXI. Yüzyıla yaraşır üniversite konusunda büyük atılımlar yapabileceği umudu veren genç bir bilim adamı var. Yüzyılımızda bilimin değişen niteliği ile değişen dünya gerçekliği perspektifinden bu kurumların yeni bir ivme kazanabileceğini beklenmektedir.
Dün “ikna odaları” mümessilleri olan kıllı tarantulalar çok sayıda yurt evladının ciğerlerini söktü, ne ki çok şükür o sefil faşizm önemli ölçüde aşıldı. Bugün de bazı üniversitelerde, iktidarın bazı temel ayaklarına yaranarak ya da sabah-akşam uçurdukları ol muhterematın rahlesindeki birlikteliğin üstünden üst idari makamlara yapışıp bilimsel çabaların önünü köhne ritüellerle kesen şeyhçi- cemaatçi dinci hımbıllar ın fitne-fücurat dolu iletişim kırıntılarıyla kadrolaşma çabaları söz konusu. Umarız tez vakit bu bilim dışı tipler de ayıklanır ve bu tüm üniversiteler dünya ölçeğinde istenilen mevkiye eriştirilebilir.

17.02. 2012 tarihli tv haberlerinde YÖK başkanı sayın Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya’nın üniversiteler için önümüzdeki günlerde basına açık bilgilendirme toplantıları yapacağından bahsedildi. Mevcut başkanın akademik kimliğini, doğrudan bilimsel disiplinler içinde kazandığını, tıpçı ya da eğitimci gibi bir mesleki geçmişten gelmediğini öz geçmişinden öğreniyoruz. Normatif bir etkinlikten öte geçemeyen bir pedagog veya becerisi hastalara yaptığı faydalarla ölçülen bir hekim olmaması büyük bir şans. Umuyor ve ümit ediyoruz ki, bilginin üniversal mahfilleri olan üniversitelerde, doğrudan bilim adamı değil, bilimsel unvanını meslekilikten alan tıp kökenli rektörlerden kurtarmakla, evrensel/çağdaş ölçekte eğitim veren üniversitelerin önünü de açacaktır.

Kıllı tarantula: Afrika da bir tür zehirli örümcek. Kazdıkları hücrelere kelebeklerin girmesini bekler, ele geçen kelebekleri zehirleyerek ya da çaresizleştirerek öldürüp yemekle ünlüdürler. İkna odalarında çaresizleştirilen öğrencilere yapılan telkinler içerisinde, “başörtüsünün ailelerin zoruyla takıldığını” ima ve ifadelerin de yer aldığı söylenir. O masum çocuklara, o çilekeş ailelerin zımmen düşman kılınma hâlini yeryüzünün hiçbir ceberrut, arkadan hançerleyici kalleşliğiyle bile izah edemeyiz. Bu nedenle, yaban dünyanın “kıllı tarantula”sını , bu zulmün nitelendirilmesine evrilterek kavramsallaştırmayı yeğledik.

Dinci hımbıllar: Bu zevat genel düzlemde sağcı-muhafazakâr bir çizginin daim yobazları, sosyolojik olarak kamunun sünepe karıncalarıdır. Dinin asli gerçekliğine erişmek yerine, bir takım kişilerin eriştiği zaviyeden kendi dinsel dünyalarını kurmuş olarak “efendi”lerin her türlü vaazını her türlü gerçeğin ötesinde görürler. Kamusal alanda yer tuttuklarında, o alana hak etmişleri değil, kendi zümresinden kimseleri almakta asla bir beis görmezler. Bunlar “kul hakkı” gerçeğinin oldukça dışına savrulmuş ve fakat bunu teville doğallaştırmış durumdadırlar.
YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.