ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL11°C
Az Bulutlu

YAZARLAR

Üniversite Rektörleri Tıpçılardan olamaz!.. Olmaz!... Olmamalı!..

Tahir Erdoğan Şahin

28 Şubat 2012 Salı 12:40
  • A
  • A

Yalnızca bir genel tarihçi olarak değil, bilim, bilimler, bilgi alanları ve bilim felsefesine ilişkin yıllardır yaptığımız çalışmalar ve bu konudaki yayınlarımızda tıp ve benzeri etkinliklerin doğrudan bilim olmadığını, bilimsel disiplinler evresi geçildikten sonra, bu sürecin meslekileşmeye evrildiğini belirttik. Enaniyet göstermekten ya da bilim’i kutsama zaafına düşmekten imtina eden gerçek tıp insanları da bunu bilirler ve kendi mesleklerinin ayrı bir önemde olduklarının bilincindedirler. Bunun farkında olmayan veya idarecilik hırsıyla bunu görmemezlikten gelenler ise bir avuç tıp kökenli rektörlerdir. Ki bunların da bir bölümü geçmişte olduğu gibi ya statükonun emrine amade baskıcı jakoben geleneğe ya da bir kısmı bugün cemaat veya tarikatçı mahfillere mensuptur.

2000’li yılların başında, o yıllarda öğretim üyesi olarak hizmet verdiğim üniversitede, dönemin büyük üniversitelerinin birinin başında olan bir zatın konferansına katıldık. Daha doğrusu, Ak Partinin ilk iktidar döneminin ilk yıllarında, Milli Eğitim Bakanı’nın geleceği yanlış duyumu nedeniyle hasbelkader bu etkinliğe icabet ettik. Diğer konferansçımız da o günün YÖK başkanı sayın K. Gürüz.. K.Gürüz’ün malum anlayışı ve ifadeleri bir yana, diğer sayın tıpçı menşeyli rektörün anlatımı çok bi ilginçti doğrusu.

Tıpçı rektörün tüm konuşmasının ana bağlamı üç ayak üzerine kuruluydu: Askerler sivil siyasi yönetimden daha demokratlarmış, Avrupa Birliğine girmemeliymişiz (ki buna K. Gürüz bile karşı çıktı) ve bağırsak (bildiğiniz bağırsak, şu sindirim aygıtı) konusunda fevkalade bir çalışması varmış ( o gün bazı basında intihal ettiğine dair haberler yalanmış)….
O gün yüzlerce akademisyen ve öğrenci oflaya puflaya bu süper seviyede (!) konferansa katılmışlığın dayanılmaz ağırlığıyla kendimizi kampüsün o güzel bahçelerine atıverdik, nihayetinde.
Bu anekdotu vermemizin nedeni, bir zihniyetin anatomisini belirlemek değil, tıp kökenli bir insanın bilim merkezli üniversal bir yapının idarecisi olması sonucunda, o kurumda asla ve asla evrensel bir bilim dünyası işlerliği olamaz, olabilemez olduğunu vurgulamaktır.

Bir zamanlar, gerçek bilim zihniyeti tabanı üzerinde yetişmeyip meslekiliğe evrilen jakoben tavırlı tıpçı zevatın barsak muhabbetinin yerine, bugünün tıpçı rektörleri de topluma olsa olsa mikroplar, bağırsaklar, boşaltımlar ve bilmem ne hastalıkları konusunda ancak bişeyler söyleyebileceklerdir. Dahası, doğrudan toplumsala ilişkin bilimsel açılım ufkuna sahip olamadıkları için üniversal yapıları laboratuvarlara tıkıştıran bu meslekçi rektörler yüzünden, tıp fakülteleri diğer bölümlerin imkân alanlarını sürekli daraltmışlardır.

Berberler saç kesimiyle bireylerin estetik olmasını sağlarken, tıpçıların estetikçileri de cerrahi yöntemlerle bu işlevi yerine getirirler. Bazıları ise yeri geldiğinde barsak vb. keserek veya endokrinolojik veya endoskopik gibi yüce (!) tekniklerle insan vücudunun sıhhatli çalışmasına katkıda bulunurlar. Çürük ya da hastalıklı bedenlerin hizmetkârı olan tüm tıpçılara bu anlamda toplumca müteşekkiriz. Ne ki, asli işini bırakıp üniversite rektörlüğüyle iştigal eden, hele ki o makama dinci- tarikatçı (menzilci) veya cemaatçi (nurcu) kimliğiyle girip “efendileri”nin çevresinde uşaklaşmış koloni mensuplarına teşekkür etmemizi gerektirecek hiçbir gerekçe bulamıyoruz. Dahası, kapıları dibinde yuvalandırdıkları uşak ihvanlara, gelen-gidenler “bizden mi”( efendimizin serbendesi mi) yoksa “değil mi” yi anlamaları için kapı kulu görevlisi tutacak kadar düşmüş sefil rektörlerden ise olsa olsa tiksinti duyulur, o kadar.

Gelecek yazımızda yine bu konuya (bilim ve üniversite) devam edeceğiz.
YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.