ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL15°C
Az Bulutlu

YAZARLAR

“Türkiye Türkçesi”, senin kaderin böyle mi olmalıydı?

Sırrı Er

11 Mart 2013 Pazartesi 01:17
  • A
  • A

Bizim dil hengâmemizde işlenen suç, Türkçeyi yalnız Türkiye topraklarında dokuz asır işlenmiş bir dil olmaktan kopararak fakir bırakmamızdır. “Ne diye üzülüyorsunuz? Bir tek sözcük atıyor, yerine yenisini oturtuyoruz; bunda dilin ne ziyanı var?” sözü, ilk bakışta tehlikeli değildir, hattâ saf Türkçe sevgimizi destekler.

Ne var ki Türkçe, bir mecazlar ve cinaslar lisânıdır. Onda her kelimenin birçok mânâsı olmuş, her kelime birçok başka sözle birleşerek, zengin bir mânâ âlemi, bir kelime ailesi kurmuştur. Türkçeden, Türkçe veya Türkçeleşmiş bir kelime atmak

çok kere bir kabile halkını toptan öldürmek kadar kabarık sayıda bir harcayıştır. “Köşe” kelimesi de böyledir: Bu kelime dilimize Fârisiden gelmişti. Aslı, Acemcede “güşe” sesiyle söylenirdi. Türk halkı kelimeleri mânâlarına göre seslendirmeyi sever. “Güşe”, köşenin keskin dönemecini hiç de belirtmeyen, âdeta yuvarlak sesli bir söz... Sesi ile mânâsı uyuşamıyor. Bu sebeple halk dili, onu “köşe” keskinliği içinde Türkçeleştirdi.

Sonra bu kelime ile bir dil ve mânâ ailesi oluşturdu: Köşe’yi, “baş”la birleştirerek, “köşebaşı” terkibini söyledi ve “baş köşe” diyerek odalarda, salonlarda büyüklere bir yer ayırdı. Onu “kapmak” mastarıyla birleştirerek “köşe kapmak, köşe kapmaca

oynamak” deyimlerini yaptı; çekilmekle kaynaştırıp “bir köşeye çekilme”sini bildi. Yahut, “geçmek”le “kurulmak”la anlaştırarak, “köşeye geçmek”, “köşeye kurulmak” deyimlerini buldu.

Müselles için, “üç köşeli”, murabba’ için “dört köşeli”, müseddes için “altı köşeli” karşılığını yine halkımız bulmuştu, biz aydınlar (!) beğenmedik; “üçgen, dörtgen, altıgen” demeyi, daha âhenkli sandık. Vurdumduymazlıkla irileşmiş, ruhu ve vücûdu şişmanlamış kimselere “dört köşe” olmuş diyerek, kelimelerle karikatür yapan

da halkımızdır. Duvarcılıkta, köşeler için yontulan tasalara köşetaşı adını da o vermiştir. Sevdiklerini, çocuklarını, “Ciğerimin köşesi!” heyecanıyla yine o sevdi.

Ev, oda, soba köşelerinin döşemesinde kullandığı sedire, Kanapeye “köşelik” adı koydu; sokaklarda köşe başlarındaki boyalara bakarak, “mavi köşe, yeşil köşe” tariflerini buldu.

“Köşede kalmak, köşede bucakta kalmak, köşede bucakta aramak”, akşamları eve geldiğinde rahat ettiği ev bucağına benim köşem diyerek ısınmak; eğer bu bir yazarsa, gazetesinin, her gün “kendi köşesinde” yazmak, nice girift, yuvarlak veya

köşeli hâdiselere köşe penceresinden bakmak; bir büyük hükümdara:

“Dünyânın her köşesinde senin adın var!” diye seslenmek, sonra Fârisiden gelmiştir diye köşe kelimesini bir köşeye atmak; yerine “becek” yahut “bükek” ya da “bükeç” gibi bir söz oturtup uzun zaman bütün bunlarsız kalmak... “Orta Asya Türkçesi”nin başına gelenleri elbette biliyoruz; fakat, “Türkiye Türkçesi”, senin kaderin böyle mi olmalıydı?

Sel ve Sal

İnkılâplar, onları yapan “büyük insan”ların elinden çıkıp da “küçük insan”ların ellerine düşünce bütün tılsımlarını kaybederler. Türk Dil İnkılâbı’nın da acıklı macerası böyledir. Atatürk’ün ölümü üzerine onun en yakın adamları tarafından Türkçeye vurulan darbeler ve yapılan çirkinlikler artık inkılâbın en ateşli insanlarının bile zevklerine batıyor.

Fâlih Rıfkı Atay, şimdi keskin kalemiyle ve gazetesiyle bu çirkinliğin karşısındadır. Bir yazısında şöyle söylüyor: “Nedir bu devrik cümle? Nasıl bir memlekettir o ki tarihçisi,

‘İstanbul’u Fâtih Sultan Mehmed aldı.’ der, romancısı, ‘Aldı İstanbul’u Fâtih.’ diye yazar”. “Nasıl bir Millî Eğitim’dir ki bu anarşinin okullara ve Türkçe dersine sokulmasına izin verir”.

“Ne demek bölgesel? Niçin duygusal? İlle Arap nisbet ‘î’ sine bu yüzde yüz uydurma kalıbı karşılık almak istiyoruz?” diyor ki haklıdır. Çünkü bu “sel” ve “sal” ekleri, uydurmacıların en gülünç uydurmalarındandır.

Bu komedi, bizim alaylı dil âlimlerimizce, Latince’nin ve dolayısıyle Fransızca’nın aslında Türkçe olduğu iddiâsından uydurulmadır. Yâni, iddiâ da uydurma, ekler de uydurmadır: 

Madem ki Latince ve Fransızca Türkçedir, o halde Fransızca’nın al-el ekleri de Türkçedir.Böyle olunca nesebi meçhul “ulus” kelimesine bu eklerden bir “al” eklediniz mi olur “ulusal”. Eh, bir kerre ulusal demeye başladınız mı, “duygu-al” ya da “bölge-el” demek olamayacağından “ulusal”ın sonundaki “sal”ı alıp bunlara takar ve “duygusal” der, “bölge-sel” dersin, bu da olur “arı Türkçe”! İspat için de bula bula koca Türkçede iki örnek bulursun:

Öteden beri kullanılan “kumsalla”, eskiden “kalın sad”la yazılan “uysal”. Hattâ aslında “Arapça mesel”den geldiğini bilmeyenlerce buna ilâve edilen bir “masal”(!?) var.

Türk dilini değiştirme ve bozma emri almış olanları galiba özenerek hep dangul dungul, kaba saba, hattâ Türkçeyi doğru dürüst konuşamayan kimselerden seçmek
de bu hengâmede uygulanan kurnazlıklardır. Bu seçilmişler de pek tabiî olarak, uydurmacayı kendi eşsiz zevklerine göre tertipler ve öyle seslendirirler.

Hani, Bolulu bir ağa, İstanbul’a gelecek olmuş. Hemşehrileri, aman, ağa; demişler, İstanbullular çok ince konuşurlar sakın orda bir kabalık edip bizi mahcub eyleme!

O da İstanbul’a gelip de kendisine, “Ağa Hazretleri nerelisiniz?” diye sorulunca hemen şu ince cevâbı yapıştırmış: “Bölülüyüm.” İşte bizim dilcilerimizin hikâyesi de böyledir. Dilde kaba nedir? Yontulmuş nedir? Dil mûsikîsi nasıl bir şeydir?

Hattâ, neden dilde ses güzelliği, kelime zenginliğinden çok daha kıymetlidir? bilmezler.

Bir memlekette Fuad Köprülü gibi, dünyâca tanınmış ve inanılmış bir Türk Dili ve Edebiyâtı âlimi; Yâhya Kemâl gibi, son asır Türkçesini en yüksek seviyesine ulaştırmış bir büyük şâir; hattâ Hüseyin Câhit gibi, dille oynamak olmayacağını cesaretle söylemiş bir fikir adamı; yahut, Faruk Nâfiz ve Orhan Seyfi gibi Millî Edebiyât Cereyanı şâirleri, Türkçe’nin yıkılışına, yalçın kayalar gibi karşı durmuşken; nihayet merhum Reşit Rahmeti gibi dil kanunların bütün incelikleriyle bilen salahiyetli bir dilci, üniversitemizde hoca iken biz tutar da “Türkçe’nin kaderini” ne idüği belirsiz insanların eline bırakmakta ısrar edersek, netice elbette böyle olur. Madem ki “el” ve “al” eklerini Fransızcadan aldık; madem ki “tay” ve “gay” eklerini, dünyânın en iptidâi dillerinden biri olan Moğolcadan apardık; dilimize Arapçadan gelip yerlermiş, hayli de güzelleşmiş şu “î” eki de kalıversin, ne çıkar? Ama, işte bu olmaz. Çünkü “î” eki günahkârdır. Bu hınzır ek, dilimize Arapçadan gelmiştir.

Bize İslâm’ın, bize Kur’an’ın geldiği dilden.

Bilgilendirme:

Dostlar İstanbul Ticaret Üniversitesinde Etkili ve Güzel Konuşma-Diksiyon Sertifika Programımız 20 Nisan tarihinde başlayacak. İlgilenenlerin dikkatine.

Câhil adamın yanında kitap gibi sessiz ol.
Mevlânâ

http://www.facebook.com/konusmasanati
https://twitter.com/konusmasanati 
w
ww.sirrier.com.tr

YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.