ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL15°C
Az Bulutlu

YAZARLAR

Şu “avrat” kimin avradıdır?

Sırrı Er

11 Aralık 2012 Salı 00:40
  • A
  • A

Efendim, halk arasında “koca” ya karşılık  “karı” mânâsına kullanılan “avrat” kelimesi Osmanlı Türkçesinde Arapçanın “avret” imlâsıyla yazılır ve her ikisi de aynı kelime zannedilirdi. Halbuki Arapçanın “avret” kelimesi “kadın” demek değildir. Ahterî-i Kebir’de bunun mânâsı “Her utanacak ve hâyâ ârız olacak yer”, yani insan vücudunun açılamayacak yerleri, diye izah edilir. Bu duruma göre kadına “avret” demek, kadınlığa hakaret etmek demektir, buna rağmen,  Osmanlıca-Türkçe bazı sözlüklerde bu noktaya dikkat edilmeyerek Türkçedeki mânâ ile Arapçadaki mânâ aynı kelimeye ait gibi gösterilir. Meselâ “Lûgat-i Nâci” de “avret” şöyle izah edilir:

“Setri vâcip olan âzâ-yi beden, örtülmesi gerekli olan vücudun organları, kadın, zevce”

Fakat Şemseddin Sâmi, Kâmus-u Türkî’sinin “avret” kelimesinde bu tâbirin Arapça mânâsını:

“İnsan bedeninin görünmesi ve gösterilmesi ayıp sayılan ve haram olup namazda örtülmesi şart olan yerleri.” diye izah ettikten sonra Türkçe manasını şöyle anlatır:

“Karı, zen; Karı, zevce. (Bu son iki ve daha doğrusu bir mânâ ile lisân-ı edebîden bihakkın defolunup tekellümden dahi ref’i elzemdir)”

Bu lügatçilerin başlıca kusuru, bir Arap kelimesiyle bir Türk kelimesini söyleyiş benzerliğinden dolayı birleştirmiş olmalarında ve daha doğrusu yüzyıllardan beri devam eden bu birleşmenin farkında dahi olmamalarında gösterilebilir. Arapçaya kıyasen Türkçede “Avrat” değişikliğine uğrayan kelimenin doğru şekli “Urağut”dur.  Kâşgarlı Mahmud’un Divânü Lûgat-it Türk’ünde de açıklandığı gibi eski Türkçede bu kelime “Kadın mânâsına gelir. “Urağut” un “avret”le birleştirilmesinde herhalde din adamlarının bir tesiri olsa gerektir. Sonuç olarak Türk’ün “Avrat”ı başka, Arap’ın “Avret”i başkadır. Yani Arap’ın avret’i Türk’ün avradı değildir!

****

Gramerci

Hazreti Mevlânâ’nın Mesnevî ‘sinde geçen Hikâye meşhurdur:

Bir nahivci, yâni gramerci, bir gün bir gemiye biner. Denizde yol alırken kaptana şunu sorar:

“Kaptan, gramer bilir misin?”

Kaptan: “Hayır, bilmem.” der.

Gramerci, bütün hazmedilmemiş bilgilerin sâliklerinde görülen bir gururla kasılarak meş’um hükmü bastırır:

“Öyleyse yarı ömrün ziyân oldu!...”

Derken, denizde fırtına kopar. Sular bir anda karışır, gemi, dalgalar üzerinde fındık kabuğu gibi  çatırdamaya başlar.

Bu sefer de gemici gramerciye sorar: “Efendi, yüzmek bilir misin?”

Adam dehşet içinde “Hayır, bilmem!” deyince, gemici, mukadder hükmü söylemek zorunda kalır. “Vah vah, şimdi ömrünün hepsi boşa gidecek! Keşke gramer bileceğinize benim gibi yüzmek  bilseydiniz de canınızı kurtarsaydınız.”

Bu, yalnız bizde değil, başka yerlerde de biraz böyledir:

İhtisaslarının zevkine varamamış, sırrına erememiş bâzı matematikçiler gibi, bâzı dilbilgisi uğraşıcıları da mevzularını kuru, tatsız, somurtkan durumlara sokarlar; mesleklerini her türlü estetikten, elastikiyetten mahrum, çirkin hallere götürürler, problemlerini güya kendilerinden başkalarının çözemeyeceği sahte güçlükler içinde gösterirler.

Türkiye’de dil mevzuları, çoğu zaman bu gramerci anlayışın pençesindedir.

****

Câhil kimsenin yanında kitap gibi sessiz ol. Hz. Mevlânâ

 

http://www.facebook.com/konusmasanati
https://twitter.com/konusmasanati 
w
ww.sirrier.com.tr

YORUM YAZ
TOPLAM 2 YORUM

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.

  • - Misafir14 Aralık 2012, Cuma 15:28

    Güzel bir yazı, tebrikler Türkçeyi güzel kullanan arkadaş

  • - Misafir14 Aralık 2012, Cuma 11:19

    Hocam,
    Ellerinize ve yüreğinize sağlık,bir anlatım bu kadar yalın olmazdı sanırım...