ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL11°C
Az Bulutlu

YAZARLAR

Sihri Beyânî

Sırrı Er

18 Şubat 2013 Pazartesi 00:59
  • A
  • A

Bir kısım sözler büyüleyici bir etkiye sahiptir. Peygamber Efendimiz, “Beyânın bir kısmında sihir vardır” buyurarak bu tür sözlere dikkat çeker. Bülbülün nağmeleri sizi celbedip, kendisini hayran hayran dinlettiği gibi, beyânda sihri yakalayanların sözleri de muhataplarını cezbeder, hayran bırakır. Kürsüde coşan bir hatibin ifâdelerinde, milyonları peşinden sürükleyen bir liderin sözlerinde, böyle bir sihri görmek mümkündür.

Dersini güzel anlatan bir öğretmen, doğru ve güzel dille konuşan bir Radyo-TV sunucusu, bu sahada başarılı kimselerdir. Tarihi iyi anlatan bir konuşmacı, büyüleyici sözleriyle sizi asırlarda dolaştırır. O asırların mühim olaylarını gösterir, olayın kahramanlarıyla tanıştırır. Pek çok ders ve ibret almış biri olarak, sizi tekrar yaşadığınız asra teslim eder.

Peyami Safa, kelimelerin sihirli dünyasını şöyle anlatır:

“İyi yazı, okuyanları kâğıdın beyazlığından, satırların siyahlığından uzaklaştırarak şekillerden ayrı bir muhteva âlemine götürür. Okuyana, elinde bir kâğıt tuttuğunu, gözlerinin önünde çizgiler olduğunu, bir yazı okuduğunu unutturur.”

Kendisinin Tasvir-i Efkâr gazetesinde kürtajla ilgili olarak yayınlanan şu makâlesi, üstteki ifâdelerine güzel bir örnek olabilir:

“Her gün Türkiye’nin büyük şehirlerinde, göze görünmeyen, sessiz ve mes’uliyetsiz bir cinayet işlenir: Yüzlerine beyaz maske, ellerine lâstik eldivenler geçirmiş olan beyaz gömlekli adamlar, birbirine Lâtince parolalar fısıldayarak, içinde madenî parıltılar savrulan aydınlık bir odada meş’um işlerini görürler. Yapılan işin teknik adı ‘kürtaj’dır, yani ameliyatla çocuk düşürmek.” “Bu cinâyetin meşhur mütehassısları vardır.

Mahalle bekçisine sorunuz, onun evini, köşedeki eczahâneye sorunuz, onun muayenehânesini size gösterir. Bu cinayetin yeri ve tarifesi muayyendir. Diyana heykeline eş, narin sedef vücudunun ince çizgilerini, gebelik hâlinde karnının davlumbaz şişkinliğiyle bozmak istemeyen çıtıpıtı zarif bayan, meşhur kürtaj mütehassısının muayenehânesine gider, pey verir ve randevu alır.

Günü ve saati gelince, tıpkı bir çürük diş çektirenlerin soğukkanlılığıyla, vücudunda teşekküle başlayan canlı insan mukaddimesini aldırır ve öldürtür.

Maktûl, yumruk yüzlü, şiş karınlı ve ince bacaklı, serçe parmak kadar küçümencik bir gafildir; doğmasıyla ölmesi bir olmuştur. Laboratuarın cam rafı üstünde duran içi alkol dolu kavanoz, onun hem beşiği, hem tabutudur…”

Şu olay, kelimelerin sihirli etkisini güzel yansıtır: “Vejeteryan” bir kızılderili kabilesi sadece sebze ve meyveyle yaşamakta olup, balık etinden başka et yememektedir. Derken bu kabilede bir kıtlık yaşanır. Sebze ve meyve iyice azaldığından pek çok kişi kuraklıktan hayatını kaybeder. Dağlarda pek çok yabani geyik olduğu hâlde kimse onların etinden istifâdeyi düşünmemektedir. Bir faciayı önlemek için sonunda yaban geyiğine şu ismi verirler: “Dağ Balığı.”

O günden sonra bu kabile, başka et yememeye devam ettiği hâlde, bu “dağ balıklarından” yemekte hiç de mahzur görmez. Edebiyâtın zirvelerine doğru tırmanan ecdâdımız, soğuk bir mânâ çağrıştıran ölümü, nezâketli ifâdelerle ünsiyetli bir hâle getirmişlerdir. Meselâ “Falanca öldü” demek yerine, “Hakk’ın rahmetine kavuştu”, “Vefât etti”, “Rahmetlik oldu”, “Dâr-ı bekaya irtihal etti” cümlelerini kullanmak ince bir edebî zevkten haber vermektedir.

Aslında, sahasında başarılı olmak isteyen her meslek erbabı, beyândaki sihri yakalamak zorundadır. Bir edebiyât öğretmeni buna muhtaç olduğu gibi, bir matematik öğretmeni belki daha çok muhtaçtır. Çünkü matematiğin konuları, bir edebiyât dersinin konuları kadar öğrenciye cazip gelmeyebilir. Matematik öğretmeni, beyânın sırlarını yakalamak suretiyle, sahasında çok faydalı olabilir, geleceğin harika mühendislerini, mimarlarını yetiştirebilir.

Otuz yaşında saçları dökülmüş birine, sıradan biri “Genç yaşta ihtiyarlamışsın” derken, beyândaki sihri yakalayan bir başkası, “Maşallah, yaşınıza göre daha olgun görünüyorsunuz” diyebilir. Böylece, muhatabını memnun eder, bir gönülde daha taht kurar. Bir kısım vaizlerimiz, sadece cuma ve bayram namazlarına gelenleri doğrudan tenkit eder. “Hâlbuki, doğrudan tenkit, çoğu kere zarar verir. Bir berber bile sakalı doğrudan traş etmez. Önce sabunlar, sonra keser.” İşte, bu sırrı yakalamış vaizlerimizden biri, bir bayram vaazında şunu anlatır:

“Efendim, geçen sene bayram namazından sonra, camide bir ceketin unutulduğunu fark ettik. ‘Herhâlde, vakit namazına gelir, ceketini alır’ diye düşündük. Vakit namazlarına gelmeyince, ‘herhâlde Cuma namazına gelir’ diye bekledik. Aradan aylar geçtiği hâlde ceketi soran olmayınca, zâyi olmasın diye muhtaç birisine verdik. Ancak, diğer bayram namazında sahibi yanımıza geldi ve ‘ben geçen seneki bayram namazında ceketimi burada unutmuşum. Sizdeyse almaya geldim’ dedi. Biz de durumu kendisine anlattık, geç kaldığını söyledik. Siz de şayet ceketinizi unutursanız, sakın diğer bayrama kadar beklemeyin, hemen gelin, ceketinizi alın.”

Nerede o incelik, zarafet dediğinizi duyar gibiyim…

Ağlarım ağlatamam. Hissederim söyleyemem.
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzarım.

                                                        Mehmet Âkif

http://www.facebook.com/konusmasanati
https://twitter.com/konusmasanati 
w
ww.sirrier.com.tr

YORUM YAZ
TOPLAM 1 YORUM

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.

  • - Mihriban:21 Şubat 2013, Perşembe 01:03

    Hocam elinize yüreğinize sağlık...