ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL10°C
Çok Bulutlu

YAZARLAR

Münâsebetsiz Mehmet Efendi

Sırrı Er

14 Ocak 2013 Pazartesi 00:10
  • A
  • A

Dilimizde Münâsebetsiz Mehmet Efendi diye bir deyim vardır. Hiç uygun olmayan bir vakitte hiç uygun olmayan bir hareket yapan yahut lâf söyleyenler hakkında kullanılır. Deyimin hikâyesi şöyle; Sultan II Mahmud devrinde Mehmet Efendi isminde bir zât yaşarmış. Münâsebetsizlikle şöhret bulmuş.

Padişah bir gün onu dinleyip münâsebetsizliğinin derecesini ölçmek istemiş. Efendiyi huzura getirmişler. Uzunca bir sohbet olmuş ama adamda hiçbir münâsebetsizlik yok. Nihâyet sohbet sona erip Mehmet Efendi birkaç kese ihsân alarak oradan ayrılmış.

Aradan günler geçmiş Sultan Mahmud Babıâli’yi teftişten döndüğü bir sırada faytonuyla Cağaloğlu yokuşunu çıkmakta iken Mehmet Efendi arabacıya seslenmiş: Hünkâra arzım vardır bildiriniz. Sultan Mahmut da sesi tanıyıp galiba önemli bir mâruzâtı var diyerek arabacısına bir lâhza beklemesini söyler.

Ne var ki yokuşun en dik olduğu yerde durmuşlardır ve atların orada zapt edilmeleri zordur ayakları yokuş aşağı kaymaya başlar.

Mehmet Efendi gayet sakin sorar:

-Padişahım acaba zurna çalmasını bilir misiniz?

-Padişah biraz şaşkın biraz da meraklı “Hayır bilmem” der.

-Bendeniz de bilmem efendim.

-Öyle mi der padişah sözün sonunu bekleyerek.

Bu sırada fayton da geri kaymaya başlamıştır.

-Mehmet Efendi devam eder. Bursa'da halamın damadının bir yaşlı teyzezâdesi vardır. Eee O da zurna çalmasını bilmez efendimiz. Ya Vallâhi Efendimiz hatta…

Arabanın yokuş aşağı gideceğinden korkan Sultan Mahmut da dayanamayıp adamlarına bağırır:

-Çekin şu Münâsebetsiz Mehmet Efendi'yi yolumdan yoksa ya ben bayılacağım yahut atlar!

Bu kıssa ne zaman ne konuşacağı belli olmayan münâsebetsiz Mehmet Efendilere…

Bir dilin kelimelerini hor görmek, hakîr görmek, hele şu veyâ bu politik veyâ ideolojik sebeple dilden atılabilir görmek, en az, onların oluş ve yontuluş tarihini bilmemekten, hattâ sevmemekten doğan büyük bir gaflettir. Çünkü, milletlerin olduğu gibi, kelimelerin de târihi vardır. Bir milletin ataları, asırlarca o kelimelerle doymuş, onlarla düşünmüş; birbirlerini ve evlâtlarını o kelimelerle sevmiş ve bu kelimeleri tâmamiyle millî bir sanatla işleyip Türk yapmışsa, evlâtlar, artık o kelimelere düşman kesilemezler.” Nihad Sâmi Banarlı

Soba var moba var, dolap var molap var.

Türkçe üzerine ne kadar dursak azdır. Çocuklarımızın ufkunu genişletmenin ve başarılı olmalarının yolu dilden ve kelime dağarcığını geliştirmekten geçer. “Büyük adam” olarak anılan kişilerin ve dünyaca ünlü klâsik eserlerin ne kadar geniş kelime hazinesine sahip oldukları gözden kaçmayacak bir gerçek. Zengin kelime bilgileriyle dile hâkim olan insan, büyük bir güce sahip olur. Kelime bilgisini geliştirmek için ise Türkçenin iyi konuşulduğu ortamlarda bulunmak ve kitap okumak çok önemlidir. Bir dilde bir kavramı ifade için kullanılan kelime sayısı ne kadar çoksa, o dili konuşan milletin o mevzuda o kadar düzgün ve seviyeli bir hayatı var demektir. Mesela, Türkçede yiğitlik ifade eden şu kelimelere bakın: Er, eren, yiğit, alp, mert, bahadır, cesur, kahraman, dilâver, yavuz, yaman, arslan, efe, gözüpek hatta kabadayı ve deli gibi, Türkçe veya Türkçeleşmiş daha nice kelime, bizde türlü kahramanlıklar için kullanılan isim ve sıfatlardı. Böyle daha nice kelime ve deyimler vardır ki, mesela: “gözünü daldan budaktan sakınmaz” gibi mecâz olarak böyle mânâlar verir.

Dilimizin güzel sesli, hoş nağmeli kelimelerini zevkle ve severek öğrenmeli ve öğretmeliyiz. Türkçe belki de tabiatı kendi bünyesine alabilen ve güzel kullanılabilen yegâne dildir. “şırıl şırıl”, “tangır tungur”, “çıtır çıtır”, “şakır şakır”, “hayal meyal” gibi ikilemeler hiçbir dilde yoktur. “Gül” kelimesi güldürür, “çiçek” kelimesi gül gibi gönlümüzde açar, “gönül” kelimesi güneş gibi rahatlatır, “güneş” kelimesi pırıl pırıl okşayıcı, göz kırpıcıdır. “Göz” kelimesi açık, net ve incedir. Ya Nasrettin Hoca’nın şu fıkrasını hangi dilde ifade edebilirsiniz?

Nasrettin Hoca bir gün ev taşıyacakmış. Bir araba aramış... bulmuş, ...pazarlığa başlamış. Arabacı tüm eşyanın nakli için on lira istemiş. Hoca bu fiyatı çok bularak “Çok istedin evladım, bu kadarcık eşya için o kadar para istenir mi?” deyince arabacı, “Bu kadarcık demeyin Hocam, eşya az değil, bakınız soba var moba var, dolap var molap var, sandalye var mandalye var...” diye saymaya başlayınca, Hoca “pekii” demiş ve razı olmuş. Eşya yerini bulunca, Hoca tutmuş beş lira vermiş! Arabacı sormuş, “Hocam paranın yarısını niye kestiniz?” Hoca cevabı vermiş, “Evladım sen de eşyanın ancak yarısını getirdin! Sandalye geldi, mandalye nerde? Soba geldi, moba nerde? Hiç bir dile tercüme edemezsiniz bu hikâyeyi.

Güzel dilimiz Türkçe’yi sürekli konuşarak veya yazarak geliştirmeliyiz. Kelimeleri canlı tutmanın tek yolu da budur. Alman filozofu Heidegger’in dil hakkında güzel bir sözü var: “Dil insanın evidir” der. Dil, tıpkı ev gibi bir milletin duygu, düşünce ve hayatının barınağı, korunağıdır. Buradan dil ile insan arasında yakın bir ilişkinin olduğunu anlayabiliriz. Bu sebeple dili, tarihten, kültürden, toplumdan ayıramayız.

Kültürün temeli olan dil bir milletin tarihi ile de yakından ilgilidir. Dil, edebiyât ve genellikle kültür kavramına giren her şey, tarih boyunca gelişmiş, bize tarihten miras kalmıştır. Buradan hareketle çocuklarımıza evvelâ kendi dilini, daha sonra da tarihini yeteri derecede öğreterek, bir “tarih bilinci”ne ulaşmalarını sağlamak çok faydalı olacaktır. Kültürümüzü, tarihimizi, edebiyâtımızı anlamak için anadilimizi öğrenmek ve geliştirmek zorundayız.

Bir câhil için en iyi şey susmaktır. Ne var ki, bunu bilseydi, zaten câhil olmazdı. Sâdi Şîrâzi

http://www.facebook.com/konusmasanati
https://twitter.com/konusmasanati 
w
ww.sirrier.com.tr

YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.