ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL13°C
Az Bulutlu

YAZARLAR

Bülbüllere emir var, lisân öğren vakvaktan!

Sırrı Er

28 Kasım 2012 Çarşamba 07:11
  • A
  • A

Bugün yaşadığımız fikir ve düşünce karmaşasının temelinde kendimizi doğru anlatamıyor olmamız yatıyor. Özellikle hitâbet ve diksiyon eğitimlerinin eksikliği ve yetersizliği her geçen gün daha çok hissediliyor. Yıllardır bu konuya emek veren biri olarak, doğru düşünen ve düşündüklerini iyi ifade edebilen insanlara ihtiyacımız olduğunu, doğru ve güzel konuşmanın toplum hayatındaki önemini, dilimin döndüğünce anlatmaya çalıştım.

Türkçeyi bilen ve iyi telâffuz edenlerin sayısı üzülerek söylüyorum her geçen gün azalıyor. Amacım İstanbul Türkçesini canlandırmak. Türkçenin özlü, güzel telâffuzuna, sahne, televizyon ve radyoda görev yapan tiyatro sanatçıları, sunucu ve spikerlerin öncülük etmesi gerekir. Bozuk sesler, argo kelimeler, laubâli tavır ve telâffuzlarla çok yerde, maalesef topluma kötü örnek olunmaktadır

Türk tarihinin son yedi yüz yılında Oğuz Türkleri tarafından kurulan en büyük medeniyet, Anadolu ve Balkanlar Türkiyesi’ndeki Osmanlı Medeniyeti olmuştur. 500 yıldan beri, böyle bir medeniyete dil, kültür ve sanat merkezliği yapan İstanbul şehrinde ise Türkçe en güzel halini almıştır. Çünkü her medeniyet dili, o medeniyete kültür merkezliği yapan şehirlerde işlenir. Bu sebeple dünyanın her ülkesinde her dilin en iyi konuşulduğu bir yer, bir bölge, bir şehir olmuştur. İstanbul Türkçesi de daha ilk anlarından başlayarak yalnız İstanbullular tarafından değil, büyük Osmanlı Devleti’nin her tarafından gelen Türkler ve Türkleşenler tarafından işlene işlene güzelleşmiş bir lisân olmuştur. Gelişimi yüzyıllar alan bu lisâna “İstanbul Türkçesi” deniliyor.

Konuşma dili ile kültür ve ilim dilinin birbirlerinden farklı olması gereği ve gerçeği, aydınlarımızca belirlenemeyerek bilinememiştir. Alfabenin fonetik kifayetsizliği, imlâ kurallarının sık sık değiştirilmesi ve doğru imlâ zaruretinin aydınlarca mesele edinilmeğe lâyık görülmeyip, kullanımdan çıkartılması, Türkiye Türkçesine sadece anlama, düşünme açısından değil, telâffuz bakımından da zarar vermiştir. Ayrıca uzun yıllar anadil yoluyla ideolojik kavganın da sürdürülmesi olumsuz gelişmelere sebep olmuştur.
Türkçe, okullardan önce ailede, evde, hayatta ve kitaplarda öğrenilir. Hâlis Türkçeyi bilen varsa bunlar mümkündür. Anne, baba, öğretmen, yazar, sunucu, şarkıcı Türkçeyi bilmezse, yeni kuşaklar da Türkçeyi hakkıyla öğrenemez. Bugün öncelikle habercilerin, sunucuların Türkçeyi örnek olacak bir biçimde konuşması gerekir. Ne yazık ki bu alanda çalışan kişilerin yanlışları, bozuk söyleyişleri, kısır söz varlığı ilk anda dikkati çekiyor.

Düşüncelerini, duygularını, kendini iyi ve güzel anlatmak isteyen herkesin dili güzel kullanmaya ihtiyacı var. Dili etkili ve güzel kullanmanın en kestirme yolu da onu kusursuz kullanan ustaları dinlemek, onların kitaplarını okuyarak öğrenmektir.

Türkçe yazıldığı gibi konuşulan bir dil değildir.
 

Önemli bir konu da konuşma dili ile yazı dili arasındaki farklılık.Doğru konuşmanın temelini, doğru yazmak oluşturur. Türkçe yazıldığı gibi konuşulan bir dil değildir. 1928 yılında kabul edilen ‘Yeni Türk Alfabesi’nde yer alan 29 harften ‘ğ’ hariç tamamını konuşma dilimizde kullanırız. Ayrıca konuşurken kullandığımız harf sayısı gerçekte daha fazladır. Bazı harfler; uzun-kısa, kalın-ince, kapalı-açık olmak üzere çeşitlilik gösterirler. Bu harfler genellikle Türkçeye, Arapça ve Farsçadan geçen kelimelerde bulunur. Konuşma dilimize yerleştikleri için doğru söylenişlerini bilmemiz gerekmektedir. Bizim üzerimize düşen söylediğimiz sözlerin iyice anlaşılması için, bütün harflerin temiz, tane tane çıkarılmasına özen göstermektir.

Harfleri seslendirmeyi bilmek “okuma”, sesleri çizgiye geçirmek de “yazmak” demek değildir. Kelimenin, sadece bir hece topluluğu olmadığı, bir mânâya delâlet ettiği, bir varlığa işaret ettiği öğrenime başlarken öğretilmelidir. Kelimeyi yazar ve okurken, çocuğun mânâyı zihninde çeşitli yollarla sevmesine gayret edilmelidir. Kelime, çocuğun zihni ile varlıklar arasında köprü olmalı, her kelime çocuğa bir ufuk açabilmelidir. Bu onu anlamaya yaklaştırdığı kadar, kendi iç dünyasını kurmasını da kolaylaştıracaktır. Bu durum duygularını ve düşüncelerini başkalarına aktarmayı öğretecektir. Kelimeyi bilmek, kelimedeki mânâ ile âşinalık kurmak, onun fikir üretmesine, duygu körlüğüne düşmemesine, ruhî yalnızlığa ve bunalımlara uğramasına engel olacaktır.

Osmanlı Türkçesiyle günümüz Türkçesi arasındaki fark

Osmanlı Türkçesi, hem yazı hem de konuşma dili bakımından çok zengin bir dil iken, aynı şeyi günümüz Türkçesi için söylemek mümkün değildir. Daralan sınırlarımızla beraber dilimiz de daraltılmış, özellikle 1970’li yıllarda “öz Türkçe” adı altında yürütülen Türk dilini cüceleştirme faaliyetleri maalesef etkili olmuştur.

O dönemde Türk Dil Kurumu’na “Agop” isimli bir Ermeni getirilmiş, o ve ekibi Türk Dilinin başına çok şey açmışlardır. Büyük ümitlerle geldiği Türkiye’de Ermeni asıllı birinin başkanlığında Türk Dilinin katlini gören Azerî bir profesör ise, ızdırabını şöyle dile getirir:

Bu gerçek mi, yalan mıdır İlâhi?
Yalan mülkü talan mıdır İlâhi?
Olmaz olay olan mıdır İlâhi?
Türkiye toprağına gelmişem.

Gardaşımın ocağına gelmişem.
Bu devletin bir kara gün eli var.
Burda sanki herkesin öz dili var.
Bu oyunda bir alçağın eli var.

Men o eli vurmak için gelmişem.
Birliğimi kurmak için gelmişem.
Men bu yeri uykularda anardım.
Hasretine, hicranına yanardım.

Cennet’i de Türkiye’de sanardım.
Şükür Hakk’ın Cennetine gelmişem.
Ulemâlar sohbetine gelmişem.
Lâl Ermeni, dilman Türk’e dil açar.

Dilin yansın dil kapayan “Dilaçar.”
Nice bulsun kıfıldanan dilaçar
Men bu dile derman için gelmişem.
Bu dermana ferman için gelmişem.

Okuduklarınız, bir neslin dilinin nasıl tahrip edildiğinin acı hatıralarıdır. Bu tür menfî çalışmaların neticesinde, şimdiki neslin, 50 yıl önce yazılan eserleri anlayabilmek için, bir yabancı dile çalışır gibi özel gayret sarf etmesi gerekmektedir.

Dil uzmanları, dili bir ağaca benzetirler. Kelimeler, dil ağacının yaprakları gibidir. Dilin tarihî seyri içerisinde, bu kelime yapraklarından bir kısmı dökülür, yerine yenileri gelir. Ancak birisinin çıkıp da, sapasağlam yaprakları sopalarla silkelemesi ve düşen yapraklar yerine naylon yapraklar asmaya çalışması, en hafif bir ifadeyle o dile ihanettir. İşte “Agop” ve ekibinin yaptığı böylesi bir cinayettir. Meselâ bu konuyu merhum Necip Fazıl “Bülbüllere emir var, lisân öğren vakvaktan!” cümlesiyle Türk dilinin “kurbağa dili” yapılmak istendiği o kara günleri bu sert cümlelerle eleştirmiştir.

Millî kültürün imhası; anadil tahribatı, anadildeki millî kültür kelime ve kavramlarının yok edilmesi ile başarılmak istenmiştir. Telkin edilmesi istenen kavramlar anadil yolu ile yerleştirilmeye çalışılmıştır. Anadile, anadilin kanunlarına hassaten kastedilmiştir.

Radyo ve Televizyonlar da Türkçe

Spikerliğin ilk şartı dinleyiciler/seyirciler tarafından rahatlıkla anlaşılabilecek bir ses tonu ve Türkçeye sahip olunmasıdır. İkinci şartı spikerin bilgili, kültürlü olması, bu alanda özel eğitim almış olmasıdır. Özellikle haber spikerleri için daha önemli olan üçüncü şart haberde güvenilirlik açısından, spikerin yüz kızartıcı bir suçtan dolayı hüküm giymemiş olması veya toplum tarafından ahlaksız bir kişi olarak tanınmaması gerektiğidir. Spikerin fizikî görünüşü ise ilk üçü kadar önemli olmamakla birlikte, seyircinin dikkatini haberden uzaklaştırıp kendi kusurlarına çekecek nitelikte olmamalıdır.
Her spikerin ses tonu, diksiyonu, bilgi ve yeteneği her içeriğe uymayabilir. Spiker denilince ilk akla gelen tür, haber spikerliğidir. Bu tür için diğerlerinden farklı olarak tok ve güvenilir bir ses tonu aranmaktadır. Genellikle eğitimli spikerleri halk yararına, kamu yayını yapan kuruluşlar tercih ederlerken, manken ve şarkıcılardan oluşan eğitimsiz sözde spikerleri ise özel yayın kuruluşları tercih etmektedirler. Bunun en büyük sebebi, şöhret olmuş kişileri konuşturmak ya da ekrana çıkartmakla seyredilme oranını arttırmak; daha doğrusu reklâm gelirlerini arttırmaktır. Türkiye’de birçok özel ve yerel kanalda bu iş daha vahim boyutlardadır.

Son sözü Cemil Meriç’e bırakıyorum

Bu konuda sözü Türk Edebiyât Tarihi'nin önemli yazarlarından biri olan Cemil Meriç’e bırakmak istiyorum. Cemil Meriç, argo ve uydurma dili şöyle değerlendirir: “Argo, kanundan kaçanların dili, uydurma dil tarihten kaçanların… Argo, korkunun ördüğü duvar, uydurma dil şuursuzluğun… Biri günahları gizleyen peçe, öteki irfanı boğan kement… Argo, yaralı bir vicdanın sesi, uydurma dil hafızasını kaybeden bir neslin… Argo her ülkenin, uydurma dil ülkesizlerin…”

Kötü söz duyanları hep düşman eder,
Ederse insanı söz sultan eder;
Ne yumruktan ne kılıçtan iz kalır,
İnsan ölür arkasından söz kalır.
                            Kutadgu Billig’den

http://www.facebook.com/konusmasanati
https://twitter.com/konusmasanati 
w
ww.sirrier.com.tr

YORUM YAZ
TOPLAM 3 YORUM

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.

  • - Cemil DUMAR:05 Ağustos 2013, Pazartesi 12:41

  • - Misafir28 Kasım 2012, Çarşamba 13:50

    Yazı başlığınız çok ilgimi çekti doğrusu. Teşekkürler

  • - Misafir28 Kasım 2012, Çarşamba 10:42

    Türkçeye göstermiş olduğunuz hassasiyetten dolayı teşekkür ederim...