ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL12°C
Parçalı Bulutlu

YAZARLAR

16 Ağustos 2010 Pazartesi 02:58
  • A
  • A
Sen gidince en ağır halkası sönüyor ömrümün.
Sen gidince ağlıyor içimdeki orman.
Sen gidince yanıyor sözlerim.
Sen gidince bir anne çocuğunu yiyor gibi, kuruyor dudaklarım, kuruyor ağzımın en uzak yalgımı.
Sen gidince geliyor gözlerimin muğber iptilası.
En yılgın yanlarımı, en ümitsiz gizlerimi kuşanıyorum sen gidince.
Sen gidince başlıyor başlangıcı sonu olmayan uzun bir gece. Ki laciverdi değil çöl burası. Hüzün otağını kurunca kumsala, kum tanecikleri sayısınca diken pareliyor içimi, içimin en uzak anlarını. Uzakla yakın arasında bir yerde bırakıyorsun beni gidişinle. Benim kalmıyor, sensiz bensiz bir hava soluyor ve soldukça eriyen, ‘ol’ buyruğuyla suya dönüşen, su gibi rengi kokusu olmayan bir hiçliğe düşüyorum sen gidince.
Sen gidince sensiz bir erguvan, kendisini nergis sanan taflanla, bir kayalıkta veya çölde bedevi bir şair kadar yürekli ve yalnız hissediyorum kendimi.
Sen gidince annesinin memelerinden ibaret sanan dünyayı altı aylık bir bebek, bütün elifleri sedasız tek harf sanan büyümüş de küçülmüş bir bedbinlik yerleşiyor içime. Hiç bulamayacağım yerden oluyor, yersizliğime dönüyorum yeniden.
Sen gidince alnıma güvercinler konuyor. Ki onlar en netameli yanlarıdır yalnızlığımın. Yalnızlığım, durgun ölü bir deniz gibi derin, kendisinden yüce bir yer göremeyen dağ doruğu kadar yüksektir.
Sen gidince oluyor bütün bunlar.
Sen gidince başlıyor ellerimin sancısı. Ellerimin annesi ölüyor sen gidince. Gidiyor ve dönüşü olmayan bir tren götürüyorsun ardından. Ardından bakakalan yolcuların en körü, en sessiz konuşanı oluyorum sen gidince.
Sen gidince ansızın ölüm geliyor gibi, paslanmış bir ses duyuyor, pıhtılaşmış bir adım atıyorum. Bir adım sade... boşluk... bomboş... bir bulut gibi, kendisinden geçmiş, geçirdiği anların tarazladığı alnıyla, dipsiz çizgiler doluyor yenime.
Sen gidince erguvansız, ölü bir çocuk doğuyor gibi yalancı sözler geliyor dilime. Sensin, bu bir türlü alışamayan ağaçların, kuru otların ve içlerindeki sayılması gayr-i kabil yalnızlığı taşıyan karıncaların; kesik danslarıyla bir hiçlikten ötekine konan kelebeklerin birbirine dokunamayan ve asla birbirinin yarasına şifalı bir imada bulunamayanların yazgısı. Bu yazgıdan kaçılmıyor sen gitsen de gitmesen de.
Sen gidince toprağın bozbulanık, kuru ve sessiz yanları bir acıya tanıklık ediyor.
Sen gidince korlanıyor adımlarımız. Ateş ve su birbirinden farksız, kör kuyuya düşüyor. Parçalanıyor sen gidince iki gölge gibi aramıza sızan iki sessiz erguvan, ansızın boşluğa fırlatıyor ellerimizi.
Sen gidince başlıyor hiç çekilmeyen sis gibi loş bir sessizlik.
Sen gidince ölüp ölüp diriliyor ten ve gölge. Gidişin geçtiğimiz son köprü, son patikası yitirdiğimiz yolun. Nereye sapılsa kör bir damar çürümüş gibi kökünden... Etin kemikten sıyrılmasına benzer bir acıyla son soluğu ciğerimizin. Son sözleri ölümüzün, son bakışı kuşun.
Gidişinle son verilenlere başlangıç olmak üzere, bir gözden çıkılıyor bir güze giriliyor, bir çıkmaza sapılıyor. Seninleyken açıldığımız genişlikler gidişinle bir yılana dönüşüyor.
Sen gidince bu oda, en karanlık yanımız en sessiz erguvanımız. Bu sedir, bu yıpranmış ısparta halısı... Ortasında kanla yıkanmış laleye benzeyen ağzın.
Sen gidince açılan goncanın gizleri yeniden dönüyor içindeki çekirdeğe. Canı emziren bir şey kesiliyor, büzülüyor, dönüyor çekirdeğin özüne. Açılmak için yeniden asli noktadan karamsar cesetleri emzirmek üzere yeniden dönüyor cevher-i aslisine.
Sen gidince paytak adımlarımızla biz ne sarhoş, hain ve savaşkan bir poz veriyoruz buyurgan objektiflere.
Sen gidince bu yalnız giysiler, bu dağınık masa, jöleli yorgun saçların, karıncalanmış gözlerin, bu sesini bulamamış çocuk, bu kirli sarı karyola, bu toprak küllük, dıştan içe çevrilmiş bu fincan falı, bu dili geçmiş zamanlar, hiç gelmemiş gibi, ah bu dilsiz zamanlar... Dokununca dağılan yanmış bir fener gömleği gibi bedenim. Çiğ. Sabah düşünce büyüyecek büyütecekmiş sanılan. Az sonra, az öncesini gösteremeyecek kadar uçucu bir şey, hafif...
Sen gidince esen rüzgar deliyor içimin delişmen yanlarını. Sen gidince geliyor geleceğim, gençliğim uçuyor sineklerin tanrısı kadar hakikatsiz. Geç kalışından sızlandığım ağlama duvarı gidişin. Gidişin kapalı kapısı serzenişlerimin, bir ilmek gidişin, boğazımdan düşmeyen düşük bir çocuğun ağzındaki salyalı parmağı. Evden çıkılınca cümle kapısının açıldığı tepede şehirsiz bir hülya gidişin. Gidişinin sonu yok. Sonsuz bir güceniş şehirden. Sonsuz serinlik gibi mezarlığa düşen salkımsöğüt, taşında taze bir ölünün gözbebekleriyle yazılmış bir kitabe.
Gidişin ölmekte olan bedenin seyirmesi gibi kesik, günyüzü görmemiş bir bakire alnı kadar açık. Gidişin ölü odasındaki sürahide çürüyen su gibi sessiz, çığlık çığlığa bakışı kıskanç ölülerin.
Sen gidince geliyor bunlar, bunların açtığı gedikten akıyor ruhumuz. Ruhumuz ekşiyen bir sözcük olarak çıkıyor sözlükten, mensuh kelimelerle birlikte dökülüyor arkeolojik bir kaba.

Sen gidince oluyor bütün bunlar.
Çünkü gidiyor ve götürüyorsun can azığı olarak neyimiz varsa.
YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.