ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL13°C
Az Bulutlu

YAZARLAR

Bilenler, bilmeyenler

Ömer Baba'nın Gündemi

08 Ekim 2013 Salı 10:44
  • A
  • A

KENDİN GİBİ SANMA

Araştırmacı gözüyle çevrene bakarsan hiçbir şeyin bir diğerinin aynı olmadığını görürsün. Bitkilerin aynı türden oldukları halde çok farklı olduklarını, hayvanların aynı türden oldukları halde işlevlerinin farklı olduğunu hemen fark edersiniz. Aynı dere kenarında, aynı görüntüde olan iki kamışı inceleyelim. Aynı sudan beslendikleri halde bir kamışın içi boş, diğer kamışın içi şekerle doludur. Aynı bahçede var olan iki arı türü vardır. Görüntü itibariyle her ikisi de arıdır. Birinde sadece iğne bulunur, onunla çevresine özellikle insanlara acı verir. Belki de bunu kendini korumak amacıyla yapıyordur. Bunu bilmiyoruz ama toplumda arının acısını tatmayan az insan vardır. Diğer arı da vardır çevremizde çiçekten çiçeğe konup kalkar ve bal üretir. Ormanda ahu dediğimiz hayvanlar da vardır. Bunlar da görüntüleri aynı, işlevleri farklı iki türdür. Aynı otları yiyip aynı sudan içtikleri halde birinden yalnız gübre, diğerinden misk denilen çok kıymetli koku çıkar.

Bitkiler ve hayvanlar arasında böyle farklılıklar olduğu gibi insanlar arasında da farklılıklar çoktur. İnsanları görüntüleri gereği insan olarak isimlendirir ve eşit olduklarını söyleriz. Belki hukuk ve adalet uygulamada eşittirler ama gerçekte her biri diğerinden çok farklıdır. Dünyamızda var olan hiç bir insanın parmak izinin bir diğerine benzemediğini artık günümüzde bilmeyen yoktur. Biyolojik olarak bu kadar farklı olan insanların başka yönlerinde de farklı olacakları bir gerçektir. Üstün zekâlı insanlar olduğu gibi geri zekâlı insanlar da vardır. Topluma çok faydalı olanlar olduğu gibi çok zararlı insanlar da vardır. Çok korkak insanlar olduğu gibi, çok cesur insanlar da vardır. Konuyu toparlayacak olursak insanların biyolojik, sosyolojik ve psikolojik farklılıklara sahip oldukları bir gerçektir.

İnsanlardan bazısı çalışması gayreti neticesi kendini geliştirir, başkalarının bilemediği şeyleri bilir, başkalarını göremediği şeyler görür, başkalarının yapamadığı şeyleri yapabilirler. Mesela halter çalışan bir kişi 150 kilo kaldırabiliyorsa, bütün insanlar da 150 kilo kaldırabilir anlamına gelmez. Her insan çalışıp kendi karakteri ve kendi imkânları ölçüsünde kendini geliştirmesi gerekirken bazı insanlar bunun tersini yaparlar. ‘Bütün insanlar eşittir’ derler. “Ben de insanım, benim yapamadığımı başkaları da yapamaz. Yapıyorum diyenler yalan söylüyor, insanları aldatmaya çalışıyor” derler. Bunlar kendileri gibi beceriksizlerden taraftarlar da bulur bazen toplumda seslerini de yükseltirler. Bu tür insanların akıllarının almadığı, gözlerinin görmediği, dokunamadıkları her şey yalandır. Ama bilim öyle bir hızla gelişiyor ki ne olduğunu, nasıl olduğunu bilmediğimiz birçok bilinmezin içinde yaşıyoruz. Bilenler yapıyor, insanlar sadece izliyor. Toplumumuzda TV izleyen kaç kişi bu işin nasıl olduğunu biliyor. Bilgisayarla uğraşan kaç kişi onun oluşumunu, mantığını biliyor. Birçoğumuz bilmediğimiz halde sadece izleyici ve kullanıcıyız. Kabul etmemiz gereken şey, her zaman olduğu gibi günümüzde de insanlar farklıdır. Yüce kitabımız Kuran-ı Kerim’de, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” buyurulmaktadır.

İnsanlık tarihine bakacak olursak, bazı insanların anlamadıkları şeylere akılları ermediği için karşı çıktıklarını, bilenleri kendi nefislerine kıyaslayarak yalanladıklarını görmekteyiz. Her şeyi kendi nefsine kıyaslayarak karar vermek ve gerçekleri kabul etmemek veya edememek bir hastalık olsa gerek. Bazı gerçekleri gözlerine soksan dahi o kendini örnek tutarak yorumlar ve senin gerçeğini kabul etmez. Bilgi kıyaslama yoluyla öğrenilir. İnsanların bazısı, başkaları yapıyor başarıyorsa ben de başarırım diyerek çalışır çabalar başarılı olmayı öğrenir. Bazısı da ben yapamıyor başaramıyorsam başkaları da başaramaz. Bu kişiler kendi nefisleriyle kıyas yaparak öğrenmemeyi öğrenirler.

Evreni ve insanları yaratan yüce Rabbimiz, insanları bilgilendirmek için yine insanlar arasından seçtiği kişileri kendisine elçi edinmiş ve onlar aracılığıyla insanlara mesajlar göndermiştir. Ama bu durumu anlamayanlar o yüce şahsiyetleri kendileriyle kıyaslayarak yalanlamışlardır. Onlar da bizim gibi insan, bizim gibi yiyor, bizim gibi geziyorlar onların bizden farkları yok diye kıyaslayarak peygamberleri yalanlıyorlardı. Kuran’ı Kerim bu konuda, “Bir de, bu ne biçim peygamber ki, yemek yiyor; çarşıda geziyor! Ona bir melek indirilse de, O da uyarıcı olsa ya! “ ( Furkan 7) buyurarak, gerçekleri kendilerine kıyaslayarak yorumlayanları bize haber vermekte. Yasin Suresi’nde de: “ Onlar – siz bizim gibi insanlardan başka (özelliklere sahip şahıslar) değilsiniz. Rahman hiçbir şey indirmemiştir. Siz, sırf yalan söylüyorsunuz- dediler.” (Ayet 15). Bu ayetler de gösteriyor ki bazı insanlar sadece büyük şahsiyetlerin dış görünümüne bakarak değerlendiriyorlar. Başkalarının kendilerinden farklılıklarını kabullenemiyorlar. İşte bu insanlar nefsi kıyaslarıyla inanmamayı da öğrenmiş oluyorlar.

Bu konuda da Hz. Mevlana bizlere bir hikâye ile ışık tutuyor. Bir bakkalın yeşil renkli, güzel sesli, söz söylemesini bilen bir papağanı vardı.

Bu papağan dükkân bekçisi gibiydi. Alışverişe gelenlere, nükteli sözler söyleyerek şakalar yapardı. İnsanlar bir şey sorduğunda insan gibi cevap verir ve onlarla güzel konuşurdu. Papağanlara has ötüşü de çok tatlıydı.

Dükkân sahibi bir gün evine gitmiş, papağan ise dükkânda bekçilik yapıyordu. Bir kedi, kovaladığı fareyle birlikte dükkânın içine daldı. Can korkusuyla ne yapacağını şaşıran papağan, sağa sola kaçışmaya başladı. Dükkânın yüksekçe bir yerine sıçrayınca orada bulunan gül yağı şişelerini devirdi. Şişeler kırıldı, yağlar yerlere döküldü. Ortalık iyice birbirine karıştı.

Bakkal efendi dükkâna döndüğünde etrafı karma karışık görünce çok kızdı. Papağanın üstüne dökülen gül yağından ötürü onun yaptığına karar vererek o öfkeyle papağanın başına vurdu. Vurmasıyla da olanlar oldu. Papağanın üzüntüden başındaki tüyler dökülerek kel oldu. Dili tutuldu o günden sonra konuşamaz oldu.

Bakkal yaptığına pişman olup ‘ah, vah’ etmeye başladı. Kendi kendine “Keşke elim kırılsaydı da o tatlı dilli papağanıma vurmasaydım” diye yakınmaya başladı. Papağan bir tarafa sinmiş vaziyette oturuyordu.

Dükkân sahibi günlerce onu konuşturmak için uğraştı ama bir netice alamadı. Bir gün dükkânın önünden kel başlı bir derviş geçti. Papağan onu görünce dillendi ve:

— Hey arkadaş, sen nasıl böyle kel oldun? Yoksa sende gül yağı şişeleri mi kırdın? dedi.

Bu hikâyede papağanın, kendisini dervişle kıyaslaması kendi bilgi ve tecrübesiyle sınırlıdır. Gerçekte ise derviş, bağlı olduğu tarikat ve meşrep gereği başını kaşını sakalını tıraş etmiş bir vaziyette gezmekteydi. Bu durumu bilmeyen papağanın yaptığı değerlendirme, insanların kendisine gülmesine sebep olmaktadır.

Bazı insanların, Allah dostları hakkında yanılgıya düşmeleri bu sebepledir. İnsanlar Allah’ın velilerini kendileriyle kıyas ederek yanlış yaparlar.

Tatlı suyla acı suyun berraklığı aynıdır ama tatları çok farklıdır. Bu yolculuk süresince nefsine kıyaslama yaparak yanlış yapmak yerine, gerçekleri öğrenmeye gayret etmeliyiz.

Allah yar ve yardımcınız olsun.

YORUM YAZ
TOPLAM 3 YORUM

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.

  • - neva,:20 Ekim 2013, Pazar 22:20

    bir nevi olaylar kitabını Ayetlerin ışığında okumak gerek

  • - Haludun ÇOBAN:10 Ekim 2013, Perşembe 20:13

    Sevgili Babacığım yine bizler için çeşitli örnekler ile çok özel konuları su yüzüne çıkarmışsınız. ALLAH Razı olsun.

  • - Emrah:09 Ekim 2013, Çarşamba 00:02