ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL10°C
Çok Bulutlu

YAZARLAR

09 Temmuz 2010 Cuma 16:33
  • A
  • A
Gençler buldukları sandalyelere oturdu. Çaylar servis yapıldı ve sessizce içilmeye başlandı. Kimsenin sessizliği bozmaya niyeti yoktu. İçlerinden konuşuyor, düşüncelerini söze dökemiyor gibiydiler. Sessizliği bozmam gerektiğini düşündüm ve “Gençler size bir sorum var” dedim. Hepsi dikkat kesildiler.

- “Sizler aynı dili mi konuşuyorsunuz?”
Hepsi birlikte, “Evet aynı dili konuşuyoruz” dedi.
- “Başka dil bilen yok mu içinizde?”
Yarısı ellerini kaldırdı. Kimi İngilizce kimi Almanca, kimi Fransızca kimi Kürtçe, kimi Farsça ve Arapça biliyordu.
- “Gençler birden fazla dil bilmeniz beni çok mutlu etti. Ana dilinizin dışında öğrendiğiniz diller, önceden bildiğiniz sonradan unuttuğunuz dillerdir”
Gençlerden biri, “Efendim, nasıl biliyorduk da sonra unuttuk pek anlayamadım?” diye sordu.

- “Ben bu dil konusunu şöyle düşünüyorum.
Cenab-ı Hakk, Hz. Âdem’e yaratmış olduğu bütün varlıkların isimlerini, çeşitli dillere göre öğretti. Hz. Âdem de, çocuklarına eşyanın ismini birden fazla çeşitli dillerde öğretti. Çünkü Hz. Âdem eşyanın birçok dilde ismini biliyordu. Hz. Âdem vefat ettikten sonra çocukları yeryüzünün çeşitli bölgelerine dağıldı. Her bölge eşya isimlerinden sadece birini kullandı ve diğerlerini unuttu. Bir süre sonra herbiri farklı bir dil kullanmaya başladı. Böylece insanlar farklı dillerde konuşur oldu. Bir bölgenin dilini bilen, diğer coğrafyada yaşayan insanların dilini bilmez oldu. Diğer dilleri kullanmadıkları için unutmuş veya ilahi hikmet gereği onlara unutturulmuştu. Böylece bir bölge insanı diğer bölge insanı ile anlaşmak için biri diğerinin dilini öğrenmek mecburiyetinde kaldı.

Yeryüzündeki insanlarla iletişim kurmak anlaşmak için dil çok önemli bir faktördür. Bu iletişim aracı olan dilde anlaşabilmek konusunda Hz. Mevlana Mesnevi’sinde çok güzel bir hikâye anlatır. Size anlatmamı ister misiniz?”

- “Dinlemek isteriz.”

- “Adamın biri, dört kişiye biraz para verdi ve ‘Bu para ile neye ihtiyacınız varsa alın, paylaşın’ dedi.
Parayı alan adamlardan Acem olan, ‘Bu parayla ‘engür’ alalım’ dedi.
Arap olan, ‘Hayır, bu parayla ‘ineb’ alalım’ dedi.
Türk olan üçüncü adam, müdahale etti.
‘Onu bunu bilmem, bu parayla ‘üzüm’ alacağız’ dedi.
Dördüncü adam Rum’du.
‘Bırakın bu lafları, bu para ile ‘istafil’ alalım’ dedi.

Derken, dört kişi birbiriyle çekişip dövüşmeye başladılar. Kıyasıya vuruşuyorlardı. Hâlbuki hepsi de aynı şeyi istiyordu. Bilgisizliklerinden birbirlerini dövüyorlardı.
Orada dil bilen akıllı bir insan olsaydı onlara,
‘Ben sizin dillerinizi bildiğim için ne dediğinizi ve ne istediğinizi anlıyorum. Bu para ile hepinizin istediğini alırım. Paranızla dördünüz de muradınıza erersiniz. Boşu boşuna birbirinizi hırpalamayın’ der ve onları uzlaştırırdı.”

Hikâyeyi bitirdiğimde gençlerden biri, “Efendim, siz bizim Türkçe konuştuğumuzu bildiğiniz halde,
‘Sizler aynı dili mi konuşuyorsunuz?’ diye sordunuz. Bu soruşunuzda ayrı bir anlam mı vardı?” dedi.

- “Evet, çoğu zaman aynı dili konuştuğumuz halde anlaşamayız. Özellikle ülkemizde yetişme tarzı dolayısıyla nesiller arasında anlaşabilmek güçleşiyor. Ailelerin, oğulları ve kızları olur. Anne-baba onları yetiştirmek için hayat boyu çabalar durur. Çocuklar büyür, birer yetişkin olurlar. Ama bir gün, ebeveynler, çocukları ile aynı dili konuşmadıklarının farkına varırlar. Ben bu dile anlayış, kavrayış dili diyorum. Bireyler, Türkçe sözcüklerle konuştukları halde, biri diğerini iyi dinlemediği için anlaşmazlık oluyor. Yukarıda anlattığım hikâyede olduğu gibi biri diğerini kırmaya, hırpalamaya ve incitmeye başlıyor. Birçok kişi kendi kafasının içinde ne varsa öyle duyuyor ve öyle anlıyor. Şöyle bir örnek vereyim.

Geçen hafta Antalya’ya gitmiştik. Oranın yerlisi olan bir arkadaş büyükçe olan tarlasına karpuz ekmişti. Çokça da masraf etmişti. Bu arada hava çok sıcak ve poyraz vardı. Bazı müşterek arkadaşlarımız tedirgin oldular. Tedirginliklerinin sebebini sorduğumda, ‘Bu poyraz böyle devam ederse arkadaşımızın karpuzları mahvolur ve çokça zarar eder’ dediler.
Bir gün sonra arkadaşın tarlasına ziyarete gittik. Arkadaşlarımızdan biri, ‘İnşallah şu poyraz durur’ niyazında bulundu.
Arkadaş ise büyük bir sitemle
‘Kardeşim neden beddua ediyorsun, ben sana ne yaptım ki?’ dedi. Bizimki çok şaşırdı ve ‘Nasıl beddua ettim?’ diye sordu.
‘İnşallah karpuzların kurur demedin mi?’
Bu olay bize ‘Dervişin fikri ne ise zikri o olur’ misali, insanların birçoğunun, ön yargılı olduklarında karşıdaki şahsı dikkatli dinlemediğini ve yanlış anlayabildiğini çok güzel anlatıyor.”

Gençlerden biri, “Efendim, büyükler mi gençleri anlamıyor, gençler mi büyükleri?” dedi.
- “Gençler, bu değişkendir. Bazen anne-babalar gençleri iyi dinlemedikleri için anlamada zorluk çektikleri gibi, gençler de büyüklerini önemsemediği, taraflı düşündüğüne inandığı için anlayamazlar. İlişki ve konuşmalarda, değişmeyen ilahi kuralları ve üstün ahlaki değerleri araya hakem olarak koymak gerekir. Aksi takdirde sen, ben kavgası devam eder. Herkes konuşur ama kulaklar kapalı olduğundan kimse kimseyi duymaz ve anlamaz. Herşeyi kendi istediği gibi duyar, kendi işine geldiği gibi yorumlar. Ona göre hep başkaları yanlış söylüyor veya yanlış anlıyordur. Bu davranışın sonucu mutlaka pişmanlıktır. Çok geç kalmadan ısrarcı olmaktan vazgeçmeliyiz.

Lütfen, sizinle konuşan kişiyi ön yargıyla dinlemeyin. Sakince, sabırla dinleyin ve anlamadığınız husus varsa tekrar anlatmasını isteyin. Bence tekrar tekrar sormanızda sakınca olmadığı gibi, çok faydaları vardır.
Herkes her şeyi bilir düşüncesi yanlıştır. İnsanların bildikleri de vardır bilmedikleri de. Bilgi paylaşıldıkça çok değerli olur.

Adamın biri bir gün sultanın danışmanına bir soru sorar. Danışman, ‘Bilmiyorum’ der. Adam çok kızar ve, ‘Nasıl olur, sen koca sultanın danışmanısın ve sultandan maaş alıyorsun, bilmiyorum demeye utanmıyor musun?’ der.
Danışman, ‘Ben bildiklerim için maaş alıyorum, eğer bilmediklerim için maaş alsam sultanın hazinesi bunu karşılamaya yetmez. Çünkü bildiklerim, bilmediklerimin yanında bir zerre olur’ diye cevap verir.
Muhatabınız konuşurken onun yüzüne bakın, sabır ve dikkatle dinleyin. Cevap vermekte acele etmeyin. Söz ve davranışlarınızla dostlarınızı kırar ve incitirseniz, sonradan birbirinizin yüzüne bakmaya utanırsınız.

Bugün de burada sohbetimizi bitirelim ve bu hafta boyunca, ‘Birbirimizin dilinden anlıyor muyuz, anlamıyor muyuz?’ çalışması yapalım. ”

Allah yar ve yardımcınız olsun.
YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.