ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL12°C
Parçalı Bulutlu

YAZARLAR

Türkçülük mü Faşistlik mi?

Musa Umutcan Yüksel

21 Nisan 2013 Pazar 02:02
  • A
  • A

I. BÖLÜM: TARİHSEL ARKAPLAN

Türkiye’de “siyasi düşünce mi siyasi irade mi hakim?” sorunsalı ve bu sorunsalın Türk siyasi kültürünü sürüklediği paradoks, entegrasyon gibi bir süreci de bünyesinde barındırmaktadır. Entegrasyon, evrensel ideolojilerin Türkiye’ye uyarlanmasında yaşanılan süreci işaret etmektedir.  Türk toplumunun modern siyaset bilimi literatürüne tek katkısı “Jöntürk” kavramı olmakla beraber, Osmanlı-Türk modernleşmesi adı altında gelişen düşünce ivmesi de incenlemeye değerdir. Türk siyasasında geç algılanan modernite anlayışının yansımaları akıl – irade ironisine, entelektüel düşünüş biçimine ve argümantasyon hatalarına sebep olmaktadır. Ancak bunun dışında tarihsel süreç ile karşımıza çıkan üç tarz-ı siyaset bağlamında Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük gibi “kurtarma planları” da Türk siyasasının geçmiş – gelecek diyalektiğini açıklamayı gerekli kılmaktadır. Her ne kadar salt düşünceleri ve/veya ideolojileri kastediyor olsam da bu yazının izlemesi gereken metodoloji tarihsel, düşünsel, toplumsal sıralamaya uymak zorundadır. Bu çerçevede hazırladığım “Türkçülük mü Faşistlik mi?” konulu yazıda ilkesel olarak öncelikle, tarihsel bağlamda Osmanlı – Türk modernleşmesini; ikinci bölümde Osmanlı – Türk modernleşmesinin yansıması bağlamında Türkçülüğü ve evrensel bir ideoloji olarak faşizme entegrasyonunu; üçüncü ve son bölümde ise Türkçü faşist ideolojinin toplumsal bağlamını anlatmaya çalışacağım.

Osmanlı Devleti’nin 17. Yüzyıldan itibaren yaşadığı olgu ve olaylar genel Türk siyasi düşüncesinin temelini oluşturur. Osmanlı Devleti, farklı etnik ve dini kimliklerden oluşan İslami teokratik ve monarşik bir devlet olarak karşımıza çıkmakta ve 17. Yüzyıla kadar başatlığını sürdürmektedir. Ancak 17. Yüzyıldan itibaren gerilemeye başlamış ve yıkılış sürecine geçmiştir. Bu sürecin en önemli nedeni coğrafi keşifler, reform, rönesans gibi olguları modernite çerçevesinde yaşayan Batı’nın kapitalist bir iktisadi sistem ile güçlenmesidir. Osmanlı Devleti’nin moderniteyi doğru algılaması ise 1789’a tekabül eder. III. Selim ve II. Mahmut’un reformist ve/veya devrimci nitelikleriyle modernitenin gereğini kavrayan Osmanlı, moderniteyi ilk olarak modern devlete bağlamış ve modern devletin gereğini de modern ordu, modern vergi sistemi, modern bürokratik sistem olmak üzere üç unsura odaklamıştır.

Modern devlet çabalarının sonucu olarak 18. Yüzyıl ile birlikte Osmanlı coğrafyasında siyaset de modernleşmiştir. Siyasetin modernleşmesi ile kastedilen kamuoyunun siyaset ile ilgilenmesidir ve bunu sağlayan önemli araçlar gazete, dergi ve kitaplardır. Osmanlı – Türk modernleşmesinin ilk aşamasının çeviri odalarında gerçekleşmesi de zaten bunu kanıtlar niteliktedir. Siyasetin modernleşmesi ile birlikte toplumsal muhalefet oluşmuş ve Genç Osmanlılar’ın birincil konumda olduğu bu toplumsal muhalefet grupları devletin çöküşü ve nasıl kurtarılacağı sorunlarına odaklanmışlardır. Osmanlı’nın çöküşünü iktisadi çöküş ve milliyetler sorunu bağlamında kategorize eden toplumsal muhalefet, çözümü ise parlamento, anayasa ve serbest piyasa ekonomisi entegrasyonunda görmüş; etnik köken ve teolojik köken ilişkisi yerine halka modern yurttaş kavramını sunmuşlardır.

Tarihsel olarak askeri başarılara duyulan özlem, temel olarak alınan medeniyet karşıtı bir medenilik inancı ve sosyal Darwinist söyleme olan bağlılık çerçevesinde gelişen çözüm arayışları Yusuf Akçura’nın belirttiği üzere üç tarz-ı siyaset olan Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülüğü doğurmuştur.  Osmanlı Devleti’nin ilk örgütlü siyasi muhalefet grubu İttihat Terraki, Fransız pozitivistlerinin “düzen ve ilerleme (ordre et progres) sloganından hareketle, birlik ve ilerleme sloganı ile ortaya çıkmış; aynı dönemde II. Abdülhamit tarafından askıya alınan Kanun-i Esasi’yi yürürlüğe koymayı ve Meclis-i Mebusan’ı yeniden açmayı talep etmişlerdir. Abdülhamit ile savaşımlarından başarı ile çıkan İttihat ve Terraki bir burjuvazi devrimi niteliği taşıyan II. Meşrutiyet’i 1908’de ilan etmiştir.

1908 – 1918 arası İttihat ve Terraki yönetiminde reformist, fakat yıkıcı bir anlayışla geçmiş, takip eden süreçte kurtuluş savaşı yaşanmış, sonrasında modern yurttaş kavramı ulus-devlet paradigması ve pragmatist/pozitivist temelde Cumhuriyet inşası ile sağlanmıştır.

Peki tarihsel olarak verilmeye çalışılan bu süreçte gerek Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük; gerekse Kemalizm ve milliyetçilik birbirinden ve tarihsel süreçten bağımsız olarak mı gelişmiş ve bireyleri indoktrine etmiştir? Çözüm niteliği taşıdığı iddia edilen üç tarz-ı siyasetin, milliyetçiliğin 1951 tarihli Orkun Dergisi’nin 39. sayısında kötü çocuk ilan ettiği Kemalizm’in ve muhafazakarlığın beslendiği sentez düşünüş biçimlerinin yansıması toplumda ne türden bilinç düzeyleri yaratmıştır? Başka bir deyişle ideal sistem arayışının bir cevabı olarak görülen Türkçülüğün gelişmesi neden milliyet – devlet ayrımına dayalı olarak “varolan sistem” korkusuyla uzun vadeye yayılmıştır? İmparatorluk dönemi Türkçülüğü ile 1960’ların ikinci yarısından itibaren  güçlenmeye başlayan faşist hareketin bağlantı noktası nedir? Kemalist ideoloji ve Türkçü faşizmin ortak ve ayrılan referans noktaları nelerdir?
 

II. BÖLÜM: DÜŞÜNSEL ARKAPLAN

Osmanlı-Türk modernleşmesi adı altında yaşanan Batı’yı iktisadi, siyasi ve sosyal manada yakalama girişimleri tarihsel arka planı yazdığım üzere; matbaanın gelişmesiyle düşünsel arenaya yansımıştır. Düşünsel arenada etkisini göstermeye başlayan Osmanlı-Türk modernleşmesi, çözüm arayışlarına girişmiş, bu bağlamda Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük tarz-ı siyasetlerini doğurmuştur. Her ne kadar imparatorluk dönemi üç tarz-ı siyaseti ve cumhuriyet dönemi Türkçülüğü, milliyetçiliği birbirinden tarihsel olarak farklı izlekler yaratsa da, tüm bu ideolojilerin ve yaratıcı ideologlarının kompleks yapılarda benzeştikleri görülmektedir. Her şeyden önce geliştirilen bütün düşünsel yansımalar bir anlamda ‘hasta adam’ı iyileştirme çabalarıydı. Bunun dışında Hristiyan-Müslüman kimlik farkına dayalı tarih anlayışını geliştiren Osmanlı Devleti’nde ve cumhuriyet döneminde ortaya çıkan bu refleksler, medeni olmayan bir medeniliği, hoşgörü şiarından uzaklaşan bir hoşgörüyü, sosyal Darwinizmi, barış isteğini barındıran bir irredantizmi (yayılmacılığı), her alanın politize edildiği bir toplumda pozitivist ve pragmatist bir kamusal alan tahayyülünü ve ütopik hiyerarşi sistemini savunuyor ve öngörüyordu.

Tanzimat ve Islahat Fermanları ile teorik olmaktan çıkıp modern yurttaş kavramının ilkel halini halka sunan Osmanlıcılık akımı, milliyetlerin bağımsızlığı olgusuyla ve Balkanlarda yaşanan hareketler sonucunda başarısız olmuş; yerine Efgani’nin “İslam’ın siyaset bilimi formu” olarak adlandırdığı İslamcılık geçmiş ve pan-İslamizm adı altında toplanmıştır.  Ancak Arap halkı örneğinden sonra başarısız olduğu görülen İslamcılık da bir “kurtarma projesi” olmaktan çıkmış, yerini Türkçülük almıştır. Yazı dizisinin asıl inceleme konusu olarak Türkçülüğün faşist verilere yaptığı atıf veya faşizmin evrensel şeması ile senkronu, bu senkronun bir yansıması olarak gayri-resmi ideoloji halini alması ve Kemalizm ile Türkçülüğün hayali odak ve referans noktaları üstünde durulması gereken en önemli noktayı içermektedir.   Bu bağlamda imparatorluk dönemi Türkçülüğünü ve 1960’ların ikinci yarısından itibaren güçlenmeye başlayan faşist hareketi ayrı ayrı anlatıp “Türkçülük mü faşistlik mi?” sorusunu sormak yerine tümdengelim metodunu kullanarak her iki ideolojinin sentez parametrelerini bir arada anlatmak ve akımın “Türkçü faşizm” niteliğini gözler önüne sermek daha yararlı olacaktır.

“Türkçü faşizm” terimi adı altında anılan akım, her şeyden önce, soy ve kan anlayışına dayalı milliyetçilik anlayışıyla ve Türk ırkının üstünlüğüne duyulan inançla ırkçıdır ve tüm Türkleri tek bir ülke –Turan- çatısı altında birleştirmek istemektedir. Üstelik ırkçılığı ve Turancılığı ile de övünç duymaktadır.  Bu akımın ideologları, milliyetçilik anlayışlarını kan ve soy esasına dayandırmışlar, biyolojik bir ırkçılığı savunmuşlar ve en temel görevlerinden biri ırkın kanının saflığının bozulmasını engellemek olan bir devlet tasarlamışlardır. Ayrıca, ast-üst ilişkilerinin kesin bir şekilde tanımlandığı ve hiyerarşi dışı davranışların en sert şekilde cezalandırıldığı, askerlikle iç içe geçmiş bir emir-komuta toplumu tahayyül etmişler, siyaseti, nüfusa, doğuma ve evliliğe doğrudan müdahale eden ve bunları düzenleyip denetleyen bir biyo-siyaset olarak yeniden kurgulamışlardır. Böyle bir devlet ve toplum tasarımının yanı sıra, sosyal darwinizme kesin bir inanç duymuşlar ve buradan hareketle hayatı bir var kalma savaşı olarak kurgulamışlar, ölüme ve savaşa tapınarak, barış fikrine, enternasyonalizme ve kozmopolitliğe, entelektüalizme ve kadınsı olan her şeye ve tüm bunları tek başına temsil etme yeteneğini haiz olduklarını düşündükleri komünizme derin bir nefret duymuşlardır.  Bu parametreler ışığında “Türkçü faşist” akımın ideolojik argümanlarının faşist ideolojinin evrensel şemasıyla uyum gösterdiği görülmekte, ancak buna rağmen Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalan Türkçü miras ve bu mirasın Cumhuriyet’in kurucu ideolojisi Kemalizme aktarılması bağlamında bölgesel refleksler gösterdiği de görülmektedir.  “Türkçü faşist” akımın diğer bir önemli özelliği ise Kemalizm ile kurduğu bölgesel bağ ve onun gayri-resmi ideolojisi olması yönündedir. Bu bağlamda Türkçü faşist ideolojisi, bir yönden Kemalist milliyetçilikten feyzalmış, ancak onu aşılması gereken bir düşünüş biçimi olarak görmüş, diğer yandan Kemalizm’in ulus-devlet inşasındaki temel dayanağı da imparatorluk Türkçülüğü olmuştur. Bu noktada Kemalizmin ve Türkçü faşizmin temel dayanaklarının kültürel bir pragmatik ilişki içinde doğduğu ve temellerinde imparatorluk Türkçülüğü olduğu söylenebilir; bununla beraber birinin ulus-devlet inşasında, diğerinin 1960’lardan sonra teorik plandan pratiğe dökülen CKMP ve MHP’de kullanıldığı görülebilir.

Genel olarak söylemek gerekirse akımın mensuplarının çoğu, yirminci yüzyılın ilk yıllarında dünyaya gelmiş Osmanlı imparatorluğunun yıkılışına ve yeni bir ulus-devletin kuruluşuna şahitlik etmişlerdir. Gençlik yılları Türk Yurdu ve diğer Türkçü dergileri ve bu dergilerde yazan Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Ömer Seyfettin gibi isimleri okuyarak geçmiştir. Turan, yıkılan bir imparatorluğun elde kalan son parçası üzerinden yeniden büyük ve güçlü bir imparatorluk kurma çabasını sembolize etmektedir. 1930’lu ve 40’lı yıllarda ise Osmanlı’nın yıkılış döneminden tevarüs ettikleri Türkçülük anlayışını Kemalist milliyetçiliğin etnisizmiyle ve faşist ideolojiyle tahkim etmişlerdir.

İdeologlar bağlamında analiz edilmesi gereken bir süreç olarak Türkçü faşizm, Alman Nasyonal Sosyalizminden derin bir şekilde etkilenen, buna rağmen kimi yerli özellikleri de bulunan ve başını Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan gibi ideologlar ile Zeki Velidi Togan gibi tarihçilerin çektiği teorik-politik akımdır. Geleneksel bağlamda İmparatorluk Türkçülüğünden etkilenen, Kemalizmle senkronlu, fakat eleştirel ilerleyen bir akım olmakla beraber, ideolojik tasfiyeleri de bünyesinde barındırmakta ve olgusal söylemi dinamik nitelik arz etmektedir. Bu bağlamda toplumsal olarak farklı algılara sebep olmakta; ancak ne olursa olsun evrensel faşist şemaya uyumundan dolayı nefret/şiddet yansımalarına sebep olmaktadır.


III. BÖLÜM: TOPLUMSAL YANSIMA VE GÜNCEL BİR ANALİZ

“Türkçülük mü Faşizm mi?” konusunda hazırladığım yazının ilk bölümünde tarihsel arka plana, ikinci bölümünde ise düşünsel arka plana yer vermeye çalıştım. Ancak gerek ideologlar gerekse karar vericiler açısından en önemli nokta hiç şüphesiz, sistematik hale getirilen düşünüş biçimleri ve/veya tasavvur hallerinin toplumsal yansımalarıdır. Tarihsel reflekslerin yön verdiği; diğer bir deyişle olguların oluşturduğu düşünüş biçimleri, toplum tarafından kabul gömez ya da toplum ile mobilize hale gelmezse; teoriden başka bir mantığı içermez.  Bu bağlamda düşünüş biçimlerinin bünyesinde barındırdığı teori ayağı gerçekleşmiş olsa da pratik ayağı temellendirilememiş olur. Kısaca ifade etmek gerekirse, “Türkçülük mü faşistlik mi?” sorusundan yola çıkarak hazırlanan yazı dizisinde metodoloji olarak tümdengelim yöntemi kullanılmış, sorunsal “Türkçü faşizm” kavramına bağlanmış ve ideologlar bağlamında düşünsel yansımalar anlatılmıştır. Bir ideolojinin yegane amacının da yayılmak olduğu varsayımından hareketle –ki Türkçü faşizm hem reel hem de düşünsel planda yayılmacılığı da öngörür- “Türkçü faşizm” akımının toplum tahayyülü bağlamında bireyler ve gruplarda yarattığı bilinç düzey ve durumları incelemeye değer son sorunsal olarak karşımıza çıkmaktadır.

Toplumsal bilinç, ideolojiler bağlamında siyaset biliminin sosyolojisini sembolize etmektedir.  Bir itici güç olarak bilinçdışı etkiler; aile, çevre, sosyal hayat gibi verilerden bir halka – çember mantığıyla geçmekte ve buna bağlı olarak ideolojiler, düzlemsel bir hiyerarşide aktarım kuyruğuna alınmaktadır. Söz konusu süreç bilinçli veya bilinçsiz olarak gelişmekte, milliyetçilik gibi algılar bazı durumlarda faşizm ile birleşmekte ve biyo-siyaset temelli nasyonal sosyalist anlayışlar toplumsal hafızada yer edinmektedir.  Bu bağlamda değerlendirilmesi gereken Türkçü faşizm akımının toplumsal bilinçte yarattığı etkiler, bazı durumlarda insancıl – siyasal ayrımı yoksunluğuna, insan hayatının söz konusu olduğu durumlarda ise nefret söylemlerine neden olabilmektedir. Nefret söylemleri ve kavramsal/olgusal ayrımların yapılamamasının sebebi bir manada Türkçü faşizm olduğu gibi, diğer manada da sivil-siyasal ayrımının yapılamamasına bağlanabilir.

Türkçü faşizm akımı ve/veya ideolojisi yazısının üç bölümünde de tarihsel, düşünsel ve toplumsal olmak üzere farklı perspektiflerden anlatılmaya çalışıldı. Osmanlı-Türk modernleşmesi bağlamında incelenen süreç düşünsel çerçevede de anlatıldığı gibi biyo-merkezli bir faşist ideali öngörmüş ve toplumu da “kafatasçılık” bağlamında soy/ırk retoriği ve emir-komuta zinciri tahayyülü ile tasavvur etmiştir. Doğal olarak hiçbir faşist akımın içermediği insan hakları, tahammül inancı ve demokrasi gibi değerler yazı dizisinin genelinden de anlaşılacağı üzere Türkçü faşist akımda da yoktur. Her ne kadar Kemalizm ile Türkçülük anlamında bir ilişki içerisinde olsa da, bu akım, Cumhuriyet döneminin gayri-meşru ideolojisi olarak toplumda yer edinmiştir.

YORUM YAZ
TOPLAM 2 YORUM

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.

  • - Önder ERDE:25 Nisan 2013, Perşembe 16:24

  • - Önder ERDE:25 Nisan 2013, Perşembe 16:24