ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL11°C
Az Bulutlu

YAZARLAR

Sanal Dünya ve Gerçek Yalanlar

Musa Umutcan Yüksel

03 Ekim 2013 Perşembe 19:15
  • A
  • A

 

 

Çağımızda; İbrahim’e taşıdığı suyun ateşi söndürmeyeceğini bilse de, ateşe bir yudumluk su atmak için koşan karınca gibi davranmak elzem hale geldi.

Gerçekliklerimiz kayboluyor. Yapay sistemlerin içerisindeki döngü çarklarından ibaret hale geliyoruz. Yaşamın özünü, felsefesini kaybediyoruz. Öyle ki felsefeyi gerçekleştirmiyor, gerçekliği felsefeleştiriyoruz. Varlık amacımızı unutmayı bir kenara bırakın, hayal ürünü varlıkları, hayal ürünü amaçlara matuf kılıyoruz. İktisadi ve siyasi hazlar sistemi içerisinde önce “var olmak” yerine, “sahip olmayı”; daha sonra “sahip olmak” yerine “gibi görünmeyi” seçiyoruz. Demokratik olmak yerine, demokrasiye sahip olmayı, demokrasiye sahip olmak yerine demokratikmiş gibi görünmeyi seçiyoruz mesela. Çünkü bir şekilde, “görünen şey iyidir, iyi olan şey görünür” düsturunu içselleştirmiş bulunuyoruz.  Fransız yazar ve sinemacı Guy Debord, varoluşsal kaygı ve felsefeden uzak bu yeni dünya görüntüsüne [Weltanschauung] Gösteri Toplumu adını veriyor.

Bireyler arasında ve imajların dolayımından geçen toplumsal ilişkiler sonucunda var olan Gösteri Toplumu, Guy Debord’un aynı isimli kitabını okurken çok tanıdık geldi. Bu nedenle yazının girizgâhında “gibi görünmek” deyişine vurgu yapmak istedim.

Ait hissettiğimiz konumda değil, ait olunduğunda saygınlığı da getirecek konumda tanımlamak istiyoruz kendimizi. Ürün yahut hizmet satın alma döngümüz ihtiyaçlar doğrultusunda değil de haz çerçevesinde gelişiyor. Hazzı temin ve tatbik etmek için yeterli iktisadi birikime sahip olmadığımız durumlar içinse borçlandırma yöntemini sunuyor sistem bizlere. Alımın düştüğü sektörler için moda ve eğilimler yaratılıyor daha sonra. “Onun sahip olduğuna ben de sahip olursam mutlu olacağım” algısı yerleşiyor bilinçaltımıza.  Yani Gösteri, “toplumsal olarak hâkim olan yaşamın mevcut modelini oluşturuyor”. Oluşturulan bu modele ise katılım, temel esas haline getiriliyor. Bu durumda olumlu manadaki “sisteme yabancılaşma”, içeriği gereği doğru olsa da, yanlışlık yaratıyor Gösteri içinde. Zira sanal gerçeklikler doğruyu yanlış, yanlışı doğru kılıyor.

Doğru ile yanlış arasına öylesine ince bir perde inşa ediliyor ki gerçeklikler arası geçişkenlik, anomali olarak algılanmıyor. Asıl anomaliyi gerçek dünyada var olmak varken, gerçek-dışı dünyada yok olmayı tercih etme noktasında ortaya çıkıyor. Zira Gösteri için gerçek dünya Gösteri’den ibaret hale geliyor. Lakin yaratılmış gerçekliğin hakikat olmadığı doğrusu toplumun yüzüne vurulduğunda, bizzat söylemin sahibi yanlış dünya algısına sahip olmakla suçlanıyor. Belki de toplum bu kez bir farkla, her gün ve her saniye Galileo’lar yaratıyor; daha sonra iade-i itibarları yapılmamak üzere.

“…Çağımızın… tasviri nesneye, kopyayı aslına, temsili gerçekliğe, dış görünüşü öze tercih ettiğinden kuşku yoktur…” diyor, Feurbach, Hıristiyanlığın Özü’nün ikinci baskısına yazdığı önsözünde. Tasviri nesneye tercih ediyoruz; doğayı doğallığında yaşamak yerine dönüştürüyor ve insani estetik(!) ile harman ederek yeniden oluşturuyoruz. Kopyayı aslına tercih ediyoruz; enformatik, entelektüel kaygılarımızdan tutun da giyim kültürümüze kadar birçok özel alanda özgünlükten vazgeçiyoruz. Temsili gerçekliğe tercih ediyoruz; dünyayı adeta bir piyes sahnesinin oyuncuları olarak yaşıyoruz, senaryoların hakikatini bilmeden. Dış görünüşü öze tercih ediyoruz; borçlanmalarımızın, hayatımızı ikame ettirmenin derdinde olmak gerekirken “gibi görünme”yi tercih ediyoruz. Üstelik tüm bunları sadece sosyoekonomik statüler nazarında değil, kutsal olan “şey”ler nazarında da tatbik etme arzusu içerisinde yaşıyoruz.

Bize anlatılan, sunulan bilgi paketleri içerisinde lüzumlu/lüzumsuz ayrımına gidiyoruz mesela. Çağımızın Gösteri Toplumu ve sistemi de bilgi paketlerini gerçekten paket olarak sunuyor bizlere. Önce kimlikler yaratılıyor. Yaratılan kimliklere aidiyet albenileri yerleştiriliyor. Daha sonra kimlik paketlerine göre bilgiler sunuluyor. Nitekim bu sunuş, kutuplaşmaları körüklüyor nefret söylemi yamalarıyla. Medya kanalı ise paketlerin sunuş stillerini biçimlendiriyor veya vurguluyor. Sözgelimi yapılan bir yayınlar hassasiyetler tatbik edilirken, başka bir yayınla hassasiyetler sınanıyor. Daha sonra yeni bir hassasiyet yaratılıp eskisi arka plana çekiliyor. Biz bireyler ise bu döngüye yıllar boyu maruz kalma riskiyle yaşıyoruz.

Perdenin gerçek olarak algılanmayan tarafıysa dünyadan uzaklaştırıyor insanı. Çünkü bir taraf yapayı doğal algılatacak kadar uzun bir süredir gerçeklik yazıyor, ikinci taraf yazılan gerçekliğin kritiğini yapmaktan öteye gidemediği için bariz muhayyellik yaratıyor. Çözüm ise gerçeğe en yakın gerçek-dışılıkta yatıyor, doğruya en yakın yanlışı seçmekte.

YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.