ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL10°C
Çok Bulutlu

YAZARLAR

Pakistan’laşan Türkiye

Musa Umutcan Yüksel

15 Ekim 2013 Salı 07:06
  • A
  • A

Robert Fisk’in, 17 Eylül’de Independent’taki makalesinde “Türkiye, Orta Doğu’nun yeni Pakistan’ı mı olacak?” sorusunu sorduğu andan itibaren hem Pakistan’dan hem de Türkiye’den uzmanlar bu iddia üzerine analizler yapmaya başlamıştı. Bu yazı Fisk’in tarihsel karşılaştırmasının tarihsel/düşünsel arka planına eğilecek, daha sonra ise Fisk’in analizini gerek Türkiye konjonktürü gerekse algı açısından değerlendirecektir. 

Tarihsel ve Düşünsel Arka Plan: Oryantalizm ve Radikal İslam

Fisk’in tarihsel referans noktası, Soğuk Savaş döneminde, Sovyetleri ve dolayısıyla Afganistan’ı çevreleme stratejisi çerçevesinde radikal İslamcı gruplara verilen destek ile ilgiliydi. Buna göre Batı, Sovyetlere karşı radikal İslami grupları lojistik olarak Pakistan üzerinden besliyordu. Nitekim konjonktür Pakistan askeri istihbaratı ile İslami grupların koordineli olarak savaşması gerektiğini “cihad” kavramı çerçevesinde salık veriyordu. Ancak Soğuk Savaş konjonktürünün sona ermesiyle İslamcı gruplara verilen destek operasyonunun ters teptiği görülmüştü. Zira aynı radikal gruplar hali hazırda Pakistan ve ABD ile savaşıyor.

Batı’nın Ortadoğu algısını ve İslamofobik düşüncelerini –diğer bir deyişle Oryantalist düşünce biçimini- radikalleştirerek dönüştüren olgu da radikal İslam’ın tehdit olarak görüldüğü bu kırılma noktasında ortaya çıktı. 1990’lardan itibaren Bernard Lewis, Samuel Huntington gibi klasik oryantalistler İslam’ı ve dolayısıyla Doğu’yu “araştırılması gereken bir nesne” formunda analiz etmeye başladılar. Bu anlayış şüphesiz ahistorik ve pre-modern bir bakış açısıyla bezenmişse de İslam’ı ve Doğu’yu kategorize ediyor; “medeniyetler savaşı”ndan söz ediyordu. Buna göre “önümüzdeki yüzyıl ne ekonominin ne de ideolojilerin savaşına tanıklık edecekti. Aksine önümüzdeki yüzyıl küresel düzeyde bir medeniyetler savaşına sahne olacaktı.”

İslam’ı ve Doğu’yu akademia içerisinde yeniden kurgulayan bu oryantalist bakış açısı için yeni bir kırılma noktasını ise 11 Eylül tarihi oluşturacaktı. Bu tarihten itibaren salt düşünsel ve/veya olgusal düzlemde değil, güvenlik düzleminde de oryantalist bakış açısı uygulanacaktı. Doğu’da bundan en çok zarar gören ise Irak, Afganistan ve Pakistan oldu. İslam’ı ılımlılar, laikler, köktendinciler ve muhafazakarlar olarak dörde bölen; bu ayrımı salt düşünsel değil pratik anlamda da hissettiren oryantalist bakış açısı ise ironik bir biçimde Doğu medeniyetine duyulan hayranlık üzerine kurgulanmıştı. Bu hegemonik ve hayranlık temelli kurguyu, Arabistanlı Lawrence olarak bilinen Thomas Edward Lawrence’ın Tevrat’tan esinlenerek yazdığı ve isimlendirdiği “Hikmetin Yedi Sütunu: Bir Zafer” anılarında da görebilmek mümkündür. Zira hayranlık ile öfke arasındaki ince çizgiyi ve bu iki ruhsal durum arasındaki ayrımı Lawrence da “etnik temelli hayranlık” kapsamında görürken Huntington’da “dini temelli öfke” kapsamında görebiliriz.

Pakistan’laşan Türkiye analizleri ne kadar doğru?

Independent Orta Doğu muhabiri Robert Fisk, analizinde Pakistan deneyiminden hareketle, Türkiye’nin de Pakistan’laşma riskinin kuvvetli olduğundan bahsediyordu. Bazı uzmanlar bu analizin eksik veya yanlış olduğunu savunurken bazı uzmanlar ise Türkiye’nin Pakistan örneğini iyi incelemesi ve adımlarını ona göre atması gerektiğini vurguluyor. Uzmanların üzerinde uzlaştıkları konuysa komşu bir ülkedeki silahlı radikal İslamcı gruplara verilen olası desteğin, ilerleyen dönemlerde desteği veren ülkenin güvenliği ve istikrarına büyük zarar vereceği yönünde.

Öncelikle belirtmek gerekir ki Türkiye’nin Pakistan’laşma riski, Pakistan ile salt benzer durumlar yaratmayacaktır. Bu savın arkasında ise dünyada bir Soğuk Savaş konjonktürünün hâkim olmaması, Türkiye ile Pakistan siyasalarının farklı parametreler üzerinden işlemesi ve Afganistan’a nazaran Suriye’nin işgal edilmemiş bir ülke olması gibi veriler var. Ancak Suriye’de yaşanan iç savaş sürecinin krize girmesi, muhalif grupların kendi içlerindeki uzlaşmaz ve çatışma içerisindeki durumları, krizin uluslararasılaşması gibi faktörleri de unutmamak gerekir. Diğer yandan Türkiye kamuoyunda yalnızlık gibi söylemlerin “değerli yalnızlık” retoriği etrafında şekillendirilmesi ve sınır güvenliğinin gerek mülteciler gerekse sınırdan sürekli geçiş yapan muhalifler nedeniyle tehlike içerisinde olması da önemli verilerden. Tüm bu verilere güncel politik ortamda Suriye Ulusal Koalisyonu’nun Cenevre’ye gitmeyeceği, SMDGK’nın kriz içerisinde olması ve OPCW’nin Suriye’de muhaliflerden çekinmesi gibi faktörler eklendiğinde “Türkiye’nin Pakistan’laşması riski” kuvvetleniyor.

Suriye’deki iç savaşın kısa ve orta vadede son bulmayacağı hem muhalifler açısından hem de Esad rejimi tarafından vurgulanıyor. Bu kapsamda Suriye krizinin sonlanması durumundan radikal İslamcıların yüzlerini Türkiye’ye çevireceği ve aynı Pakistan derecesinde Türkiye’nin krize gireceği analizleri süreçsel olarak yanlış/eksik görülebilir. Ancak bu eksiklik Türkiye’nin olumlu bir süreci yaşayacağı anlamına da gelmemelidir. Zira toplumsal olarak hoşnutsuzluk ve güvensizlik hissi tavan yapmış durumda. Bu güvensizlik hissinin en önemli yansıması ise mezhepsel gerginlik konusunda. Nitekim Independent’ta 6 Ekim’de yayınlanan “Türkiye’deki Şiiler korku sınırında” başlıklı makale de bu gerginliğe değiniyor: Patrick Cockburn’un “Turkish Shias in fear of life on the edge” başlıklı makalesinde, Suriye’deki iç savaşta Türk hükümetinin militan Sünni gruplara tam destek vermesinin mezhepsel gerilimi iç politikada arttırdığını vurguluyor. Cocburn, Türkiye’de 10-20 milyon mensubu olan Aleviliğin, Türk hükümetinin Suriye krizine dâhil olmasından dolayı tehdit hissettiklerini belirtiyor. Cockburn, İstanbul'da (Gazi Mahallesinde) kendisine konuşan Alevi lideri Nevzat Altun'un "İnsanlar, Suriye'ye şeriatın gelmesi durumunda aynısının Türkiye'de de yaşanabileceğinden korkuyor." dediğini aktarıyor.

Toparlayacak olursak Fisk’in makalesinin temelini oluşturan Türkiye’nin Pakistan’laşması riski tarihsel bakış açısından hareketle doğru ancak eksiktir diyebiliriz. Doğrudur; çünkü Pakistan’ın radikal İslamcı gruplara desteği Afganistan savaşı sonrasında ters tepmiş ve iç siyaseti krize sokmuştur. Türkiye’nin Suriye’deki iç savaşa verdiği lojistik destek düşünülecek olursa Türkiye’nin de benzer bir duruma girme ihtimali söz konusudur. Eksiktir; çünkü her iki ülkenin içinde bulunduğu bağlam ve küresel konjonktür farklıdır. Ancak her iki ülkenin de tarihsel ve düşünsel olmak üzere iki ortak noktası bulunmaktadır: Birincisikomşu bir ülkedeki silahlı radikal İslamcı gruplara verilen olası desteğin, ilerleyen dönemlerde desteği veren ülkenin güvenliği ve istikrarına büyük zarar vereceği yönündeki tarihsel deneyim. İkincisi ise her iki durumun farklı dönemleri simgelemesine rağmen aynı düşünce yapısıyla, “siyasal İslam’ın tehdit olarak” görülmesiyle ilgili olan düşünsel platform. Bu düşünsel platform, Türkiye’nin küresel prestijini olumsuz manada etkileyeceği gibi, iç siyaseti de hızla dönüştürme riskini barındırmaktadır.

YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.