ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL8°C
Çok Bulutlu

YAZARLAR

Muhayyel Ürünlerin Makûs Tarihine Dair

Musa Umutcan Yüksel

21 Ağustos 2013 Çarşamba 10:17
  • A
  • A

 

“Hazret-i Ali sesleniyor sonsuzluk yurdundan:
'İlim bir noktaydı, cahiller onu çoğalttı.”
Ömer Lütfi Mete

Montaigne, Deneme türüne adını veren eserinin önsözünde “…eğer mümkün olsaydı karşınıza anadan doğma çıkardım. Bu kitapta size asla bir şey kanıtlama iddiam yoktur. Elimden geldiğince size beni anlattım. Bana hak vermenizi ya da beni yargılamanızı istemiyorum…” diye başlar. Âcizane ben de, bana hak vermenizi ya da beni yargılamanızı istemiyorum, “ben”i anlatırken. Niyetim aslında “ben”in içinde bulunduğu coğrafyayı ve “makus” kaderini anlatmak. Biraz günah keçisi bulacağım kendime; belki de günah keçisini “ben” ilan edeceğim coğrafyamı anlatırken. Ama şüphesiz beni ben yapan coğrafyayı anlatırken bir karşıtlıktan yola çıkacağım, bir kopukluktan: Doğu-Batı kopukluğundan, nam-ı diğer Doğu-Batı dikotomisinden.

Doğu-Batı kopukluğunun yegâne dayanağı her ikisinin de saf akılla olan imtihanıdır aslında. Burada kastettiğim imtihan, hem Doğu hem de Batı için öğrenci ile öğretmen arasındaki ilişkiye benzer bir süreklilikle ilgili. Yani tek bir imtihandan bahsetmek yerine birçok imtihan süreciyle ilgili Doğu-Batı kopukluğundan bahsetmek istiyorum.  Bir kere her ikisi arasındaki kopukluğu sağlayan en önemli aracın söylemler olduğunu düşünüyorum. Doğu ile şiddeti, yobazlığı özdeşleştiren; ikisi arasında modern-modern öncesi ayrımı yapan; medeni benlik ile düşman öteki ikiliği yaratan söylemler. Kısacası tarih bilgisinden ve nesnel yasalardan uzak “hakikat ritüelleri.” Hakikat ritüelleri diyorum; çünkü bu söylemler hakikatin bizatihi kendisiymiş gibi yaratılıyor. Tarih bilgisinden ve nesnel yasalardan uzak diyorum; çünkü her iki medeniyetin de çıkış noktası olarak Kadim Yunan Felsefe tarihinden ve İslam Felsefesi tarihinden bağımsız, bilinçsiz söylemler.

“Kadim Yunan Felsefe tarihi ve İslam Felsefesi tarihinden bağımsız, bilinçsiz söylemler” kısmını açmakta fayda var. Yine burada niyetim felsefeyi tanımlamak veya İslam felsefesinin olup olmadığını sorgulamak değil. Aksine İslam’ın medeniyet kurucu niteliğinden ve her iki medeniyetin temelinden bahsetmek istiyorum.

İslam dünyası 9. Yüzyıldan itibaren, Kadim Yunan Felsefesinin Yeni-Platonculuk biçimde tezahür ettiği dönemde felsefeyle tanışır. Yeni-Platonculuk ise o dönemde, insanların ruhlarını kapladığı görülen dinsel ilgi ve kaygılar ile Yunan akılcılığının talepleri arasında felsefi bir sentez olarak karşımıza çıkar. Günümüzdeki kopukluğun aksine dönemin düşünce akımları, keskinlikten ziyade uyuşma amacına matuf olarak ilerler. Yani dönem felsefesi tarihi ilerleyişini kopukluklarla değil, benzeşimle yaşamıştır. Bu benzeşimse tarih kitaplarında, siyasi düşünce tarihi derslerinde gördüğümüz Orta Çağ’ın ünlü sorununa işarettir: Akıl’la İman’ı birbirleriye uzlaştırma sorunu. En başında da söylediğim gibi böyle bir dönemi aktarmış olmam, İslam felsefesi’nin olup olmadığını sorgulamıyor ya da İslam dünyasının Kadim Yunan felsefesiyle tanıştığı dönemden önce felsefi birtakım uğraşların olmadığı anlamına gelmiyor. Diğer yandan böyle bir dönem, bu dönemin homojen olarak Yeni-Platonculuk akımıyla ilerlediği anlamına da gelmiyor. Zira İslam dünyasının Kadim Yunan felsefesiyle tanışmasından önce de birtakım bilimlere ve disiplinlere yönelik çalışmalar, o zamana kadar çoktan gelişmiş olan ve İslam-nakli (Fıkıh, Tefsir, Hadis ve Kelam gibi) denilen bilimlerde başvurulan yöntemlerden farklı yöntemlere dayanıyordu. Ayrıca bu uğraşıda bulunan insanlar Kadim Yunan’dan farklı bir coğrafyada; yazının başında söylediğim gibi beni ben yapan coğrafyada dünyaya gözlerini açıyorlardı. Peki, çeşitli kültür ve ulusları bünyesine katarak büyüyen geniş çaplı bir kültür hareketi haline gelen İslam, diğer bir deyişle Doğu; Batı ile kopukluğu neden yaşamıştı ve neden hala yaşamakta?

Sorunun da aslında cevabın ve cevaba neden olan sorunun içinde saklı olduğunu düşünüyorum. Cevabın içinde saklı, çünkü Doğu-Batı kopukluğu aslında akıl-iman ilişkisiyle ilgili. Yani cevabın bir noktasında günah keçisini biz ilan ediyorum; Doğulular. Cevaba neden olan sorunun içinde saklı, çünkü Batı ile aynı zamanlı yaşadığımız sorunu bizim Batı modeliyle çözmemiz, coğrafyanın kültürüne aykırılık doğuruyor. Yani cevabın ikinci noktasında da günah keçisi biziz; Doğulular.

Peki, hiç mi Batı’nın günahı yok? Gayet tabi var. Ama bu da bizim hatamızın sonucu. Âcizane biraz daha derine girmek istiyorum, çünkü tüm sorun buraya kadar akıl iman ilişkisindeymiş gibi görünüyor. Gerçekten de öyle, çünkü akıl ile iman arasında birbirinin zıddıymış gibi görünen, ancak biri olmadan diğerinin anlam ifade etmeyeceği bir ilişki var. Yazının başında dile getirdiğim “diktomi” kavramı işte bu anlama işaret ediyor. Çünkü akıl ile iman arasındaki diktomi gibi, Batı ile Doğu arasında da bir diktomi var.

Akıl ile iman arasında birbirine kenetlenmişlik durumu var bence. Çünkü İslam’ın temel kaynağı vahiy ve akıldır. Vahiy akla destek olması için gelmiştir. İslam’da akla ve yaradılışın yasaları olarak bilime aykırı herhangi bir şey yoktur. Ancak hakikate ulaşmada akıl ve imanın birbirini destekleyici ve uzlaştırıcı rolü de vardır. Bu yüzden Doğu’nun hatasını salt akılla hakikati aramak, gerçekliğe ulaşmak olarak görüyorum. Mesela İslam’ın demokrasi, insan hakları gibi Batı temelli olgularla sorunu olduğu söyleniyor bazı çevrelerde. Aksine İslam’ın bunlarla sorunu yokken Müslümanların bu sorunu yaşaması ve bu tartışmaların ortaya çıkması bence dinin itibarsızlaştırılmasıyla ilgili hale geliyor. Bu noktadaysa Batı devreye giriyor ve yazının başında belirttiğim hakikat ritüellerini tayin ediyor. Yani hakikat inşa ediyor. Bu noktada hakikat ulaşılması gereken bir amaçken, amacı olan özne kendisini hakikat nesnesi ilan ediyor. Hal böyle olunca, hakikat nesnelerinin türlü varyasyonları ortaya çıkıyor; Batı Doğu’yu tanımlama girişimden bulunuyor ve bu girişim tek yönlü değil yaşamın her alanına yönelik oluyor. Bu noktadaysa tıpkı akıl ve imanın bir amaç uğruna birbirinden ayrışık hale getirilmesi gibi Doğu ile Batı da birbirinden ayrışık hale geliyor.

İki bağlacın söylenirken verdiği ipuçları karşısında hep hayrete düşmüşümdür. Doğu ile Batı’da bu ipuçları bariz olarak görünüyor: “Doğu ve Batı” söylemindeki “ve” bağlacı nasıl ki birleştirici, bütünleştirici bir ipucu sunuyorsa; “Doğu veya Batı” söylemindeki “veya” bağlacı da aynı derecede ayrıştırıcı, ötekileştirici ve radikalleştirici bir ipucu sunuyor bizlere. İşte Doğu-Batı kopukluğunun en önemli ve en genel söylemi de “Doğu veya Batı” ayrımını yaratıyor. Bizlerse bu ayrımların, bu hakikat sandığımız yapay söylemlerin gölgesinde önce benliğimizi, daha sonra bizliğimizi tanımlıyoruz. Tanımlamalarımızsa çoğu zaman Doğu-Batı kopukluğunun sebebi olan akıl-iman ayrışıklığını sonuç olarak veriyor bize ve biz, “makûs” kaderimizi yaşıyoruz, Batı ise “muhayyel”ini.

Monteigne, eserinin önsözünde “…eğer mümkün olsaydı karşınıza anadan doğma çıkardım…” diyordu. Keşke ben de anadan doğma çıkabilseydim karşınıza; kimliksiz, muhayyel ürünlerin “makûs” tarihini yaşamayan bir birey olarak. Ama mümkün değil; bu yüzden beni yargılamanızı veya bana hak vermenizi istemiyorum. Ben sadece sorunu anlamanın, çözüm yöntemini vereceğini; doğru çözüm yönteminin de sorunu çözeceğine inanıyorum. “Makûs” kaderin sorgulanması başka zamana, lakin klişe bir laf ile sözlerimi bitirmek isterim: “İyi de kötü de insanın içindedir; yeter ki bakmayı bilsin.” Bakmayı bilince menzil de yol da görünür olur.

Sürç-i lisan ettiysek affola…

YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.