ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL15°C
Az Bulutlu

YAZARLAR

Mısır'da korkutucu belirsizlik

Musa Umutcan Yüksel

16 Ağustos 2013 Cuma 23:53
  • A
  • A

 

Kahire’deki BBC muhabirlerinden Bethany Bell, “Mısırlılar korkutucu ve belirsiz bir geleceğe uyandı” cümleleriyle 14 Ağustos 2013’te darbe karşıtlarına yapılan baskınlarda yüzlerce kişinin öldürülmesini ve sonrasında ilan edilen Olağanüstü Hal Durumunu, sokağa çıkma yasağını özetliyordu. Bilindiği gibi 1 yıllık Müslüman Kardeşler hareketine bağlı Hürriyet ve Adalet Partisi’nin iktidarı, 3 Temmuz’da Muhammed Mursi’nin görevden alınmasıyla gerçekleşen askeri darbe sonucunda bir kopuş sürecini yaşamıştı. Darbe karşıtları ise bu tarihten itibaren, yaklaşık 40 gündür Mısır’daki askeri vesayete karşı protesto gösterileri düzenliyordu. Bu protestolar “Arap Baharı”nın hala umut vadettiğini, diğer yandan da bölge siyasetini büyük risklerin beklediğini gösteriyordu. Ancak 14 Ağustos’ta yapılan kanlı müdahaleden sonra gerek Mısır iç siyaseti için gerekse Ortadoğu siyaseti ve “Arap Baharı”nın kaderi için tüm paradigmaların bir yapı-bozuma uğradığı aşikâr hale geldi.

Şüphesiz ki Mısır’da 3 Temmuz’da yaşananlar sivil iktidarın güç kullanılarak devrilmesi anlamına gelen darbeyi, 14 Ağustos’ta yaşananlar ise siyasal haklara karşı şiddet temelli müdahaleyi simgelemektedir. Bu noktada Mısır’da yaşananın açıkça bir katliam olduğunu söylememiz gerekir. Zaten resmi sayımlara göre 638 kişinin hayatını kaybettiği, ölenlerden 43 kişinin hükümet görevlisi olduğu ve 3 bine yakın kişinin yaralı olduğu söyleniyor. Buna karşın Müslüman Kardeşler Hareketi 2 bin ölümün olduğunu duyururken, hareket tarafından kurulan Hürriyet ve Adalet Partisi’nin verdiği rakam ise bin kişinin ölümünden bahsediyor. Peki Mısır’da yaşanan; insan hakları, demokrasi gibi değerlerle tamamıyla ters düşen bu katliam iç ve dış dinamikler açısından neyi simgeliyor ve hangi riskleri bünyesinde barındırıyor?  

Müslüman Kardeşlerin Tasfiyesi

Öncelikle Mısır’da 14 Ağustos’ta başlayan yaklaşık 40 günlük darbe karşıtı gösterilere müdahale eden anlayışın Mısır iç siyaseti açısından önemli olduğu gibi Ortadoğu siyaseti açısından da önemli olduğunu söylemek gerekir. Bu noktada 14 Ağustos’ta başlayan kanlı müdahalenin Mısır iç siyaseti açısından en önemli etkisinin Müslüman Kardeşler hareketi üzerinde olduğunu söylememiz yanlış olmayacaktır. Nitekim 3 Temmuz’daki askeri darbe ve 14 Ağustos’ta başlayan hükümet güçlerinin uyguladığı şiddet temelli müdahale politikası, Müslüman Kardeşlerin toplumsal ve siyasal alandan tasfiyesini amaçlamaktadır. Bu politikanın başarılı olup olamayacağını söylemek için henüz erken; ancak grup kimliklerinin bu tür şiddet temelli müdahalelerle bizatihi devlet aygıtları tarafından siyasal şiddete dayalı politize olma ve terörize edilme durumlarını bugüne kadar birçok örnekte gördük. Bu çerçevede sorulması gereken asıl soru Müslüman Kardeşler hareketinin bu süreçten sonra silahlı mücadele stratejisini benimseyip benimsemeyeceğiyle ilgili olmalıdır. Ayhan’a göre; “Ihvan hareketi hem Mısır’da hem de diğer ülkelerde Seyid Kutup sonrası dönemde silahlı muhalefetin yanında yer almamıştır. Ancak, yaklaşım olarak Müslüman Kardeşlerin büsbütün silahlı mücadele yöntemini reddettiği de öne sürülemez. Nitekim, Hamas ve ardından Cezayir’de yaşanan silahlı mücadeleler Müslüman Kardeşlerin şartlara bağlı olarak askeri direnişi desteklediğini göstermektedir.”[1] Diğer yandan Müslüman Kardeşler demokrasinin ile İslam’a uygun olduğunu düşünerek şu yargıya da varmaktadırlar;
“İslam topluluğu oy sandığında doğal olarak İslamcı liderlerini seçecek ve bu yolla kendi yönetimini kuracaktır.”[2]

Müslüman Kardeşler hareketi Hasan el Benna ile Seyyid Kutub’un görüşleri arasında bir dönem kopuş yaşamışsalar da, en temelde demokratik zeminde mücadeleyi ve yasal siyasi katılımı öngörmüşlerdir. Buna ek olarak askeri mücadele yerine toplumsal taban stratejisini güderek toplumsal meşruiyetlerini sağlamışlardır. Ancak Müslüman Kardeşler hareketinin elinde silahlı mücadele stratejisi de bir kart olarak görünmektedir. Hareketin silahlı mücadele stratejisini uygulama kararı alması durumunda bir iç savaş riskinin doğurganlığı çok yüksek olacaktır. Ancak hareketin aktüel Mısır konjonktüründe silahlı mücadele stratejisini uygulamadığını da söylemek gerekir. Nitekim İhvan, Mısır'ı silahlı bir iç savaşa sürükleyecek lojistik birikime sahip değil.

İç Savaş Senaryoları

Mısır iç siyaseti açısından diğer bir önemli nokta ise Müslüman Kardeşler hareketine bağlı olarak yazılan “Suriye’dekine benzer iç savaş senaryoları” ile ilgilidir. Mısır’ın Suriye’ye dönüştüğü analizlerinin[3] kısa bir bakışla hatalı olduğu görülebilir. Çünkü Mısır Arap Baharı’nın II. dalga hareketlerinin (Mübarek’in devrilmesinden sonra mevcut siyasal alanın dönüştürülmesi) bir sonucu olarak şu anki süreci yaşıyorken Suriye’de henüz I. dalga hareketler tamamlanabilmiş değil. İkinci olarak Suriye’deki iç savaşın kaynağı kimlik temelli paramiliter çatışmalarken, Mısır’da ordunun darbe karşıtı göstericileri kanlı müdahalesi söz konusu. Üçüncü olarak Suriye’deki iç savaş bölgesel ve küresel mücadeleler gereği uluslararasılaşırken, Mısır’daki süreç Sina bölgesinde yoğunlaşan güvenlik problemleri nedeniyle ve ordunun kanlı müdahalesiyle gündeme gelen insan hakları boyutuyla uluslararasılaşmıştır. Bu bağlamda Mısır’ın Suriye’ye dönüştüğünü söylemek için henüz çok erkendir. Sürecin iç savaş veya demokratikleşme zemini üzerinde gelişip gelişmeyeceğini belirleyecek unsur Müslüman Kardeşler hareketinin reflekslerine bağlıdır.

Arap Baharı Bitti mi?

14 Ağustos’ta başlayan Mısır’daki kanlı müdahale “Arap Baharı Bitti mi?” sorusunu da gündeme getirmiştir. Aktüel Ortadoğu siyasası ilk bakışta gerçekten Arap Baharı’nın bittiği senaryolarını haklı kılar niteliktedir. SETA Başkanı Taha Özhan Ortadoğu’daki durumu şöyle özetlemiştir: “Bölgemizde Suriye başta olmak üzere fiilen hükümetsiz veya kaos halinde olan ülkeler tablosu tam bir felaket. Lübnan'da hükümet yok, Irak'ta varlığı yokluğundan daha iyi olmayan bir koalisyon, Mısır'da darbe hükümeti, Ürdün'de anlamsızlaşmış bir yönetim, Tunus ve Libya'da geçiş hükümetleri, Cezayir'de geçen yüzyılda yaşayan bir hükümet, Pakistan'da darbe ile seçim arasına sıkışmış yeni yönetim, Suud'da tam anlamıyla siyasal narkozda olan kraliyet, İsrail'de proje ile devlet olma arasında gidip gelen bir yapı, İran'da son iki yılını 'devlet krizi halinde' sembolik olarak tamamlayan Ahmedinecat sonrası yeni bir geçiş dönemi...”[4]

Mısır ise Ortadoğu’nun “iktidarsız” siyasal alanlar toplamını adeta perçinlemiştir. Şüphesiz Arap Baharı, Ortadoğu siyasetinin kodlarını bir yapı-bozuma uğratmış ve etkileri orta vadede süregelecek olguları yaratmıştır. Ancak, aktör değişimlerini sağlamaktan öteye gidememiş, sadece siyasal sistemi dönüştürmüş ve statükoyu ezip geçememiştir. İlk bakışta bu yargılar çok olumsuz bir görüntü sunmaktadır ve buradaki analizden Arap Baharı’nın bittiği sonucuna varmamız için henüz erkendir. Buna karşın Arap Baharı’nın olumsuz mahiyette  bir kırılma ile yeni bir dalgalanma süreci içerisine girdiğini söyleyebilmemiz mümkündür. Bu dalgalanmanın iç savaş ile mi yoksa demokratikleşme deneyimi ile mi karakterize olacağı, uzun vadede Arap Baharı’nın etkilerini gözler önüne serecektir.



[2]Mehmet Dalar, “Mısır’da Müslüman Kardeşler Hareketinin Demokrasi Anlayışı ve Sisteme Etkisi”, Alternatif Politika, Özel Sayı I, 48-73, Kasım 2010.

YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.