ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL8°C
Çok Bulutlu

YAZARLAR

İran’ın Dış Politika Parametreleri: Tarihsel Arka Plan

Musa Umutcan Yüksel

06 Aralık 2013 Cuma 16:14
  • A
  • A

İran; jeo-stratejik açıdan Ortadoğu petrollerinin çıkış kapısı konumundaki Hürmüz Boğazı’na sahip olması, önemli kaynakları elinde bulundurması ve rejim türü nedeniyle 1979 Devrimi’nden bu yana uluslararası siyasetin en önemli gündem maddelerinden biri haline gelmiştir. İran’da rejimin karmaşık-İslami niteliği ve buna bağlı olarak Şii Jeopolitiğinin ana ekseni olarak görülmesi; bir yandan İran’ı enerji siyaseti açısından önemli kılarken diğer yandan da kültürel olarak önemli bir merkez haline getirmiştir.

Bölgesel ve küresel politikalarını kültürel ve reel politik zemine oturtan İran’ın temel dış politika parametrelerini; “tahakküme karşı çıkılması”, “ezilenlerin ezenlere karşı korunması”, “İslam’ın savunuculuğu” ve “rejim ihracı” oluşturmaktadır. Dış politikasının ideolojik rengini siyasal İslam ve anti-emperyalist söylemle harmanlayan İran’ın devrimden günümüze; küresel ölçekte Batı ile, bölgesel düzeyde ise Sünni Arap-Körfez toplumu ve İsrail ile kutuplaştığı görülmektedir.

İran’ın bölgesel politikalarının temelinde Şii siyaset teorisini öngören İran-Sünni Arap-Körfez kutuplaşmasının olduğunu söyleyebilmek mümkündür. Nitekim bu kutuplaşma açısından İran-Irak Savaşı ve Körfez Savaşlarında Hürmüz Boğazının ön plana çıkarılması örnek olarak gösterilebileceği gibi; 2006’da İsrail’in Lübnan’a saldırısında geleneksel monarşilerin Hizbullah’ı kınaması da örnek olarak verilebilir. Ortadoğu’da 2010 yılının sonlarında başlayan halk hareketlenmelerini İran’ın “İslami uyanış” olarak yorumlaması ve Suriye’de çıkmaza giren iç savaş açısından önemli bir ikincil aktör olması da İran’ın bölge siyasetine karşı algısını açıklar niteliktedir.

İran’ın küresel politikalarının temeli anti-emperyalist söyleme dayanmakla birlikte tarihsel arka planda bir takım dönüm noktaları yaşanmıştır. İmam Humeyni döneminden aktarılan (1979-1989) rejim ihracı ve radikal devrim söylemi küresel ölçekte özellikle Rafsancani (1989-1997) ve Hatemi (1997-2005) döneminde ılımlı hale getirilmeye ve reforme edilmeye çalışılmıştır. Ancak 11 Eylül ile birlikte İran’ın ‘şer ekseni’ içerisinde tanımlanmasıyla ve 11 Eylül sonrası ABD’nin güvenlik algısının “küresel terörizmle mücadele” zeminine kaymasıyla Hatemi’nin “Medeniyet Uyumu” gibi söylemlerinin içi boşalmış ve İran dış politikasında radikalleşme süreci yaşanmıştır.

Radikalleşme süreci Ahmedinejat döneminde (2005-2013) yeni bir ivme kazanmış ve dönemin temel karakterini neo-radikalizm oluşturmuştur. Ahmedinejat döneminde neo-radikaller muhafazakâr ve reformistlerle mücadele etmişler; İslami niteliği ağır basan sosyal-siyasal söylemler geliştirmişlerdir. 2009 seçimlerinden Ahmedinejat, tekrar zaferle çıkınca yeşil siyaset ve reformistler baskıyla karşılaşmış; muhafazakârlarla çekişmeler başlamıştır. Bu süre içerisinde özellikle Velayet-i Fakih kurumunun meşruiyeti toplumsal zeminde tartışılmaya başlanmıştır. Siyasal meşruiyet krizinin temeli 2009 seçimleri ile ilgili olmakla beraber, toplumsal refah ile de ilgilidir. Bu noktada özellikle 2003 yılında başlayan ve günümüz uluslararası siyasetinin en önemli maddelerinden olan İran’ın nükleer faaliyetleri ve buna karşı Batı’nın uluslararası yaptırımları etkili olmuştur. Nitekim uluslararası yaptırımların yarattığı \%40’lara varan enflasyon oranlarının dengelenmesinin gerekliliği ve Hamanei’in Ahmedinejat döneminde görece kaybettiği meşruiyetini yeniden tahsis etme isteği, İran açısından yeni bir dönemi gerekli kılmıştır. Bu gerekliliğin bir sonucu olarak 14 Haziran’da seçilen ve 4 Ağustos’tan bu yana görevine devam eden Hasan Ruhani, görece ılımlı ve itidal söylemiyle ortaya çıkmıştır.

Muhafazakarlar ve İmam Hamanei, Hasan Ruhani’nin seçilmesiyle başlayan ılımlaşma sürecini “kahramanca yumuşama stratejisi” olarak tanımlamaktadırlar. Buna göre “kahramanca yumuşama stratejisi” bir yandan genel-geçer bir ifadeyle ‘Batı’ya rağmen Batı ile ilişkilerin normalleşme’sini amaçlamaktayken diğer yandan da İran’ın bölgesel rolünü sıfır toplamlı oyundan kazan-kazan çözümlerine dönüştürmeyi hedef edinmektedir. Bu hedef muhafazakarlar ile Hasan Ruhani arasındaki pragmatik ilişkiye dayanmaktadır. Nitekim Hamanei, meşruiyetini yeniden sağlamak için Ruhani’ye ihtiyaç duymaktayken; Ruhani, “kahramanca yumuşama stratejisi”ni uygulayabilmek için Hamanei’ye ve doğal olarak muhafazakârların desteğine ihtiyaç duymaktadır. Zira Meclis-i Şura-yı İslami’de (Millet Meclisi) muhafazakârlar çoğunlukta ve hükümet Millet Meclisi’nin onayını almadan kararları uygulayamamaktadır.

Ruhani Dönemi: Nükleer Müzakereler Kodu Üzerinden Batı ile Diyalog Süreci

Ruhani dönemi ile birlikte İran’ın uluslararası sisteme entegrasyonu ve Batı ile diyalog süreci nükleer müzakereler koduyla başlatılmıştır. Çünkü İran’ın hem bölgesel hem de küresel düzeyde kurguladığı sıfır toplamlı oyunun temel odağını 2003’ten günümüze nükleer kriz ve uluslararası yaptırımlar oluşturmuştur. Uluslararası yaptırımların görüşülmesi ve nükleer kriz ile ilgili görüşmeler bugüne kadar uzlaşmaz bir statüde iken; Ruhani dönemi ile birlikte görüşmelerin olumlu seyir izlediği düşünülmektedir. Nitekim Nisan 2013’te P5+1 ülkeleri ve İran’ın pazarlık pozisyonları şu şekilde olmuştur:

P5+1 'in İran'dan talepleri:

1. Uranyum zenginleştirme düzeyinin silah üretiminde eşik sayılan yüzde 20'ye indirilmesi,

2. Yüzde 20 zenginleştirilmiş uranyum stoklarının çoğunun başka bir ülkeye gönderilmesi, az bir kısmının Tahran'daki araştırma merkezinde bulundurulması,

3. Kapsamlı bir denetim rejiminin kabul edilmesi,

4. Askeri nükleer araştırma faaliyetleri konusundaki soruların yanıtlanması.

İran'ın aynı toplantıda P5+1'den talepleri:

1. İran'ın uranyum zenginleştirme "hakkı"nın kabulü,

2. Bütün BM, ABD ve AB yaptırımlarının hafifletilmesi,

Nisan 2013’teki görüşmelerden hemen 2 ay sonra seçilen ve 4 Ağustos’ta göreve başlayan Ruhani’nin konuyla ilgili ilk adımı, nükleer müzakerelerin yürütülmesi görevinin ulusal güvenlik konseyinden alınıp dışişlerine bağlanması yönünde olmuştur. Nitekim Ruhani, bu adımıyla müzakerelerin hükümet inisiyatifine bağlandığı mesajını vermiştir. Konuyla ilgili en önemli gelişme ise 24 Kasım’da yaşanmıştır.

24 Kasım’da İsviçre’nin Cenevre kentinde 5 gün devam eden "İran nükleer sorunu" görüşmeleri sonunda anlaşmaya varılmıştır. Ruhani, anlaşmaya ilişkin, "Müzakerelerin sonucu olarak dünya güçleri İran'ın nükleer haklarını resmi olarak tanıdı" açıklamasında bulunmuştur.

6 aylık planı öngören eylem planı şunları içermektedir:

1. İran, uranyumu nükleer silah araştırmaları için kullanılabilecek seviye olan yüzde 5'ten daha fazla zenginleştiremeyecek.

Bu seviyenin üzerinde üretilmiş uranyum stokunu azaltacak.

2. İran'ın nükleer tesislerindeki denetimin kapsamı genişletilecek. Denetçilere Natanz ve Fordo tesislerinde her gün inceleme yapma imkânı verilecek.

3. Bunun karşılığında altı ay süreyle İran'ın nükleer programıyla bağlantılı hiçbir yeni yaptırım getirilmeyecek.

4. Yaptırımların hafifletilmesiyle İran'a yaklaşık 7 milyar dolarlık ekonomik rahatlama sağlanacak.

Özellikle İran açısından denetimlerin kapsamının genişletilmesi olumlu bir gösterge iken, Batı açısından da uluslararası yaptırımlar konusu olumlu bir gösterge olarak görülebilir. Ancak hem P5+1 hem de İran açısından hem sürece hem de eylem planına dair bir takım güvensizliklerin olduğu belirtilmelidir. Nitekim Cevat Zarif’in 25 Kasım’da yaptığı “Bu bir anlaşma (muahede) değil, altı aylık bir eylem programıdır. Bu anlaşma bize dayatılmadı, dünyayı yaptırım ve tehditten vazgeçirip müzakereye oturmaya zorlayan biz olduk. Biz anlaşmamıza bağlıyız ama karşı tarafın ihlal etmesi halinde anlaşmayı tek taraflı olarak korumaya mecbur değiliz.” açıklaması bu güvensizliği kanıtlar niteliktedir.

İran ile P5+1 ülkelerinin uzlaşma sürecinde olması öncelikle taraflar açısından bir fırsat olarak görülmelidir. İkinci olarak özellikle Suriye krizinin sonuçlanması ve bölgesel istikrar açısından da nükleer müzakereler olumlu etkide bulunacaktır. Üçüncü olarak ise nükleer yaptırımların hafifletilmesi İran ekonomisi açısından olumlu bir etki yaratacak, diğer yandan toplumsal hoşnutsuzluğun revize edilmesine etki edecektir. Ancak bu noktada sürecin uzun vadeye yayılması en önemli kıstas olarak görülmelidir.
 

YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.