ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL11°C
Az Bulutlu

YAZARLAR

İnsan Hakları, “Arap Baharı” ve Taksim Gezi Parkı

Musa Umutcan Yüksel

07 Haziran 2013 Cuma 00:10
  • A
  • A

Son bir haftalık ülke gündemini takip ettiğimizde Taksim’de Gezi Parkından başlayarak tüm Türkiye’ye yayılan gösterilerin ön plana çıktığı gözlemlenebilir bir gerçektir. Gezi Parkının yıkımına karşı bir ekolojik tepki olarak ortaya çıkan hareket, polisin asimetrik güç uygulamasıyla adeta bir domino etkisi yaratarak tüm Türkiye’ye yayılmıştır. Gerek iktidarın gerekse örgütsüz toplumsal muhalefetin tepkisinin yayılmasıyla ilgili süreçte medyanın kayıtsızlığı, gösterilerin provakasyon riski ve söylemlerin/haberlerin sosyal medya üzerinden yayılması gündemin hala önem arz eden başlıklarından olmaya devam etmektedir. Bu bağlamda Taksim Gezi Parkında yaşanan protest hareketlerin ve bu hareketlere verilen olumlu-olumsuz tepkilerin iki noktada analiz edilmesi gerekir.

İnsan Hakları mı Elektoralizm mi?

Öncelikle gösterilere yöneltilen en temel eleştiri odaklarından biri olan “iktidarın politikalarına rızanız yoksa sandıkta cevabını verirsiniz” söyleminde kristalleşen demokratik rejimlerin elektoralizme (çok partili seçimcilik) dönüşmesi önemli bir husus olarak karşımıza çıkmaktadır. İoanna Kuçuradi’ye göre "demokratikleşme'nin, günümüzde pek çok ülkede elektoralizme indirgenmiş olduğu, bunun sonucunda da her şey yapılabilir ilkesiyle belirlenen siyasi partilerin, mümkün olduğunca çok oy almak ve sözüm ona demokratik bir yoldan iktidara gelmek için, çok sayıda seçmenin hoşuna gitse de, insan haklarına zarar veren şeyler yapmaya söz vermesi ve bunları yapmaya çekinmedikleri gözden kaçırılmaktadır." Bu kapsamda, demokratikleşme için çok partili seçim sistemi önemli konumda olsa da demokrasinin temsil krizini de bünyesinde barındırdığını söylemek gerekir.  Diğer yandan insan haklarının da modern siyasal yaşam içerisinde ulusal iradeyi yansıtan seçimlerin yanında kıstas olarak alınması gerekir. Alman filozof Jürgen Habermas’ın da belirttiği gibi modern demokrasilerin iki meşruiyet dayanağı olmalıdır: Biri ulusal iradedir, diğeri ise insan haklarıdır. Bu iki dayanak birbirinin tamamlayıcısı olduğu kadar, birbirleri arasında organik bir kontrol mekanizması da kurmaktadır. Taksim Gezi Parkından başlayarak tüm Türkiye’ye yayılan gösterilerin ve bu gösterilere polisin asimetrik müdahalesinin de insan hakları kapsamında ele alınması elzemdir. Çünkü seçimlerin çoğulculuk ilkesinden ziyade çoğunluk ilkesini yansıttığı gerçeğini göz ardı eden demokratik bir yönetim biçiminin olması muhtemel değildir.

Bazı insan hakları yazarları demokratikleşme, serbest piyasa ve insan hakları arasında zorunlu bir bağıntı olması gerektiğini savunur. Böyle bir bakış açısı zorunlu olmaktan çok değer yargılamalarının bağlantılanmasının sonucudur ve bu ilişkilendirmeci bakış açısı formel bir özgürlük ve eşitlik anlayışını sunmaktadır. Bu noktada söylenmesi gereken yegâne şey ulusal irade sonucunda iktidara gelen siyasi partinin, pozitif ve negatif statü hakları olarak birleştirilen insan hakları ile çelişecek eylemlerde bulunmaması gerektiğidir. Bu nedenle seçime indirgenmiş bir demokrasi önerisi ve “sandık” retoriği bir kenara bırakılmalıdır. Çünkü Taksim Gezi Parkı protestolarına yöneltilecek böyle bir eleştiri, Antik Yunan’da var olan Sofistlerin “metron antropos panton: insan her şeyin ölçüsüdür” ilkesini göz ardı etmek anlamına gelir.

“Türk Baharı”Senaryosu

İkinci olarak ise gösterilerin başladığı günden itibaren ulusal ve yabancı basında yankı bulan “Türk Baharı” söylemi çerçevesinde şekillenen öngörü iyi incelenmelidir. Bu kapsamda tarihsel bir deneyim ve işleyen bir süreç olarak “Arap Baharı”na yapılan vurguya istinaden “olası Türk Baharı” öngörüsünün Ortadoğu’daki deneyimler ile benzeşen yönleri iyi incelenmelidir. İncelemeye “Arap Baharı”nın düşünsel temellerinden başlamak faydalı olacaktır.

“Arap Baharı”nda on yıllar boyunca bu ülkeleri baskı, popülizm, nepotizm ve dış destek ile yöneten diktatörlerin varlıkları daha önce hiç görülmemiş bir cesaret ve açıklıkla sorgulanmış; Mısır, Tunus ve Libya’da süreç Hüsnü Mübarek, Zinedin el Bin Ali, Muammer Kaddafi gibi liderlerin siyaset sahnesinden çekilmesi ile siyaset yeni bir aşamaya geçmiştir. Liderler gitsin ya da gitmesin, rejimler düşsün ya da düşmesin, Ortadoğu’yu saran halk ayaklanmaları ile siyasi arenanın farklı grupların iktidar mücadelesine açıldığı ve yaşanan gelişmelerin siyasetin kurallarını, çerçevesini, kurulacak ittifakları ve izlenecek iç ve dış politikaları yeniden tanımlayacağı bir dönemin başladığının sinyalleri verilmiştir. Süreçsel olarak yaklaşılması gereken “Arap Baharı” Tunus’ta, Mısır’da, Libya’da ve Suriye’de farklı izlekler yaratsa da “demokrasi talebi” söylemiyle kristalize olmuştur. Farklı izlekler denilmesindeki temel sebep; her ülkenin yapısı içerisindeki toplumsal muhalefetin, kültürel dinamiklerin ve siyasal anlayışların farklı olmasıdır. Ancak bu noktada “Arap Baharı”nın bölgesel bir görünüm etkisine sahip olduğu diğer bir deyişle, domino etkisi yarattığını söylemekte fayda var. Bu noktada düşünsel temeller ve halk hareketleri kandilinin fitilini ateşleyen temel unsur aynı olsa da süreçler ve buna bağlı olarak sonuçlar aynı olmamıştır. Taksim Gezi Parkından tüm Türkiye’ye yayılan protestolardan sonra yapılan “Türk Baharı” analizleri de bu bağlamda okunmalıdır. Protestolar ile “Arap Baharı”nın en önemli benzerliğinin “insanların baskıya, tek elden yönetmeye, otoriterleşmeye, her konuda ve alanda bir denetim kurmaya ve bireysel düzeyde kendisinin yaşam alanına müdahale ettiğini düşündüğü iktidara karşı protesto düzenlemesi” olarak gören Veysel Ayhan’a göre “siyasal istikrar uğruna toplumsal istikrarsızlığı derinleştiren iktidarın toplum ve doğrudan bireyi ilgilendiren konular üzerinde de istediği düzenlemeyi hayata geçirme hakkını kendisinde bulunduğunu düşünmesi tepkinin birikmesine yol açmıştır.” Ancak örgütsüz halk muhalefetinin ortaya çıkması ve siyasi talepler gibi konularda da Arap Baharı ile benzeşen Türkiye’deki protest hareketlerin tam anlamıyla bir “Türk Baharı”nı yansıttığını söylemek için henüz çok erken. Diğer yandan protestoların Türkiye için bir dönüm noktası taşıdığını ve “siyasi erk”e halk nezdinde mesajlar verdiğini de söylemek gerekir. Buna karşın yukarıda da değindiğim gibi sebepler birleştirici olsa da sonuçlar ve süreçler ülkelerin iç dinamiklerine göre farklılık göstermektedir. Her ne kadar “Arap Baharı”nda olduğu gibi Türkiye’deki protest hareketler birçok farklı ideolojiyi ve kimliği bir araya getirse de sürecin belirleyici unsuru iktidarın vereceği tepkidir.

Taksim Gezi Parkında yaşanan olaylar, Tunus’ta Muhammed Buazizi’nin intiharında olduğu gibi domino etkisi yaratmıştır. Bu anlamda “Arap Baharı” söylemiyle karakterize olan Ortadoğu’daki halk hareketleri ne kadar bölgesel bir görünüm etkisi yaratarak küresel politikaya etki ettiyse, Türkiye’de yaşanan protest hareketler de küresel politikaya, en önemlisi Türkiye’de siyasetin yeni kodlarına etki edecektir. Bu noktada yeni siyasetin kodlarının toplum nezdinde yaratması gereken farkındalık “ulusal irade+insan hakları=demokrasi” formülasyonu ile açıklanabilir. Ancak süreç içerisinde fiziki/psikolojik açıdan şiddetinin artmaması ve toplumsal istikrarın tesis edilmesi açısından iktidarın “risk yönetimi tercihleri” önemli konumdadır. Bu risk yönetimi hızının çoğulcu ve ılımlı bir anlayışla karakterize olması protestoların, demokrasinin gelişimine etkisini de belirleyecektir.

YORUM YAZ
TOPLAM 1 YORUM

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.

  • - Biri İşte:07 Haziran 2013, Cuma 05:20