ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL13°C
Çok Bulutlu

YAZARLAR

İkinci Kürt açılımı ve Türkiye’nin Ortadoğu politikası

Musa Umutcan Yüksel

23 Mart 2013 Cumartesi 00:08
  • A
  • A

İkinci Kürt açılımı son dönemde gündemi meşgul eden temel maddelerden biri haline geldi. Açılım sürecinin ortaya çıktığı zaman dilimi ve bu zaman dilimine bağımlı bir değişken olan bölgesel konjonktür, sürecin girdi ve çıktıları üzerine bize önemli ipuçları veriyor. Rasim Özgür Dönmez, ikinci bir Kürt açılımı sürecinin pozitif mahiyet taşıdığını 13 Ocak 2013 tarihinde Radikal’e yazdığı yazısında şöyle belirtiyor: “İki haftadan bu yana, Kürt sorununda önemli adımlar atıldığını medyada izlemeye başladık. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın PKK’nın silahı bırakması için Abdullah Öcalan’la görüşüldüğünü açıklaması, Hakan Fidan’ın İmralı’da geçirdiği iki günlük tam mesaisi, bunun karşısında BDP’li milletvekillerin süreçle ilgili olumlu açıklamaları, ikinci bir Kürt açılımı sürecinin başladığını bize gösteriyor.”[1]

Diyarbakır’da dün yapılan Nevruz kutlamalarında Öcalan’ın okunan mesajı da sürecin olumlu bir ivme gösterdiğinin önemli kanıtlarından. Bu noktada anlaşılması gereken en önemli husus aslında sürecin siyasi bir manevra, jeo-stratejik bir planlama olduğudur. Açılım sürecinin başladığı zaman diliminde Ortadoğu coğrafyasındaki hareketlenmelerin gidişatını incelemek, başlatılan sürecin bir kaygı/endişe sonucu ortaya çıktığını bize gösterecektir. Bu kaygının temel parametrelerini hiç şüphesiz İran, Suriye, Kuzey Irak özerk yönetimi ve Türkiye’deki Kürt popülasyonu oluşturmaktadır. İleriki dönemlerde İran’da kurulma ihtimali olan Kürt devleti, Kuzey Irak’ta bulunan özerk yönetim, PYD öncülüğünde Suriye’de Esad sonrası kurulacak Kürt devleti senaryosu ve “Kürt Baharı” girişimleri düşünüldüğünde bu durumun bir görünüm etkisi yaratacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Diğer bir deyişle, söylemlerin pozitif algı yarattığı yeni bir siyasal kültür inşasıyla kristalize olan ikinci Kürt açılımı süreci ne kadar bölgesel etki kapasitesine sahip olacaksa, bölgede yaşanan diğer olaylar da iç politikada bir takım yansımalara sebep olacaktır. Nitekim ikinci bir açılım sürecinin Öcalan ile Türk yetkililer arasında 40 bin kişinin ölümüne neden olan çatışmayı sona erdirmek için yapılan yoğun müzakerelerin sonucu olduğuna vurgu yapan New York Times, bu yeni gelişmenin Türkiye’nin diğer komşuları olan Suriye, Irak, İran ile yoğun Kürt nüfusunun bulunduğu diğer bütün ülkelere de yansıyacağı yorumunu dünkü makalesinde yapmıştı.[2]  Bu nedenle ikinci bir Kürt açılımı süreci ne kadar olumlu ivme gösterirse göstersin bunun stratejik bir planlama ve çıkar odağında geliştiğini unutmamız gerekiyor.

Ahmet Davutoğlu ile sembolize olan Neo-Osmanlıcı proaktif barış diplomasisi, Arap Baharı’na kadar yanlışlanmayan bir teori olarak görülüyordu. Bu kapsamda Türk Dış Politikası; komşularla sıfır sorun politikası, bölgesel güç olma eğilimi, yumuşak güç, arabuluculuk, karşılıklı bağımlılık ve model ülke gibikavramsal temeller üzerinden bir paradigma kayması yaşıyordu. Gayet tabi bu paradigma değişiminin bazı temel parametreleri vardı. Öncelikle bu değişiminin özünde savunmacı bir karakter olduğunu belirtmek gerekir. İkinci olarak bölge ülkelerindeki dönüşümleri daha çok söylemsel düzeyde desteklemektedir. Üçüncü olarak bu paradigma değişiminin bölgesel ve küresel tetikleyici etmenlerinin olduğunu belirtmek gerekir. ABD’nin Ortadoğu bölgesine derinlemesine girmiş olması, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Asya-Pasifik bölgesinde yükselen güç konumuna gelmesi ve Ortadoğu’da istikrarsızlık unsurları nedeniyle Suudi Arabistan, Mısır, Suriye gibi ülkelerin bölgesel liderlik rolünü üstlenemeyecek olmaları Türkiye’nin Ortadoğu politikasındaki paradigma değişiminin temel nedenleri olmuştur. Son olarak Türkiye’nin sınır güvenliği ve ekonomik dönüşüm süreci gibi çıkar odaklı itici güçleri de bu değişimi gerekli kılmıştır.

Arap Baharı’na kadar olumlu bir ivme gösteren Türkiye’nin Ortadoğu politikası Arap Baharı sürecinin 2011 yılının başlarında yaşanmasıyla birlikte ciddi bir krize girmişlik görüntüsü yaşamaya başladı. Süreç ilk başlarda demokratikleşme umutlarının tohumlarını bünyesinde barındırsa da yakın dönemde de gördüğümüz üzere, paramiliter çatışma alanlarının oluşmasına sebep oldu. Paramiliter çatışmaların siyasal etkileri en temelde sınır güvenliği, ekonomik ve diplomatik ilişkilerin kesinti ve kopuşa uğraması gibi sonuçlar doğurdu. Ancak paramiliter çatışma siyasal olduğu kadar bölgesel bir Soğuk Savaş riskini de ortaya çıkardı. Bu çatışma ortamı içerisinde bir tarafta Şii jeopolitiği ile Sünni jeopolitiği mezhepsel dinamizm bağlamında çarpışmaya sokulurken, diğer tarafta etnisiteye dayalı siyasi söylemler şiddetlendi. Zaten paramiliter çatışmaların karakteristiği olarak kimlik üzerinden işleyişi de bu durumu simgelemektedir.

Modern siyasetin temel bir unsuru olarak risk yönetimi çatışma ortamı içerisinde risk yönetimini ve güvenlik açıklarının minimalize edilmesini gerektirir. Arap Baharı öncesinde Batı ile İslam dünyası arasında bir köprü olma görevini üstlenen Türkiye, Suriye süreciyle idealist paradigma ile realist paradigma arasında sıkışmışlık görüntüsünü yaşadı. Dış politika parametreleri kapsamında paradoksal durumun yaşanmasıyla eş zamanlı dönüşen Kürt hareketi ve bölgede yaşanması muhtemel “Kürt Baharı” senaryosu ise Türkiye’yi siyasal manevra ve risk yönetimi kapsamında hız niteliğine zorladı. İkinci bir Kürt açılımını bu kapsamda değerlendirmek gerekir.

Burada bahsedilmeye çalışılan ikinci bir Kürt açılımı sürecinin temel tetikleyici unsurunun dış politika ve bölgesel konjonktürel durum olduğu değil, ancak sürecin başlatılmasının önemli unsurlarından biri olduğudur. Nitekim Kürt hareketini “güvenlikleştiren” ve kriminalize eden Gülen cemaati tarafından sürecin engellenmeye çalışıldığını ve bu durumun uzlaşı sürecini uzattığını belirtmek gerekir.[3] Diğer taraftan sürecin iç politikada seçim kazanımı olarak görülmesi, ekonomik istikrarın sağlamlaştırılmasıyla ilgisi de dikkate alınmalıdır. Ancak bu kapsamda iki soru/sorun göz önünde bulundurulmalıdır: Türk milliyetçiliğinin açılım sürecine vereceği tepkinin ne olacağı ve uzun vadede uzlaşı sürecinin aynı olumlu ivmeyi gösterip göstermeyeceği sorusu. Uzun vadeye yönelik çıkarım yapmak için henüz çok erken. Ancak sürecin istikrarlı ilerlediği su götürmez bir gerçek. Burada yapılması gereken açılım sürecinin kişisel/karizmatik siyasi etki kapasitesinden çıkartılarak kurumsallaştırılmasının gerekli olduğunu kavrayabilmemizdir. Böylece uzun vadeye yönelik çıkarım yapmamız mümkün olabilir.

 


[1] Rasim Özgür Dönmez, “Çözüm neden şimdi?” http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1124341&CategoryID=149 (e.t. 22.03.2013)

[2]Harvey Morris, “A Kurdish Spring on Many Fronts” http://topics.nytimes.com/top/news/international/countriesandterritories/turkey/index.html (e.t. 22.03.2013)

[3] Rasim Özgür Dönmez, “Çözüm neden şimdi?” http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1124341&CategoryID=149 (e.t. 22.03.2013)

YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.