ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL8°C
Çok Bulutlu

YAZARLAR

Faydacı Aydınlar

Musa Umutcan Yüksel

02 Eylül 2013 Pazartesi 14:04
  • A
  • A

 

Köşe yazılarıma, deneme girişimlerime, analizlerime veya makalelerime başlarken çoğu zaman bir başlık vermem. Üzerine âcizane birkaç şey söylemek istediğim, yeri geldiğinde formüle ettiğim meseleler vardır. İşe öncelikle bir not defterinde bu meselelerin iskeletini oluşturmakla başlarım. O not defteri hala duruyor ve yine bu satırları yazarken nasıl ilerlemem gerektiğini o söylüyor bana. Daha sonra çizdiğim şeklin dışına çıkmayarak metni tamamlamaya çalışırım; ama çoğu zaman bunu başaramam, çünkü metne dökerken kendi çağrışımlarımın etkisinde kalırım. En son metni bitirdiğimde başlığı bizatihi metnin kendisi altın bir tepside bana sunar. Başlıklarımsa çoğu zaman çarpıcı, metni okumaya teşvik edici başlıklar olmaz, en azından çoğunluk tarafından. Bu metnin başlığı da çarpıcı olmayacak belki, ama diğer metinlerime nazaran bunun başlığı meselenin iskeletiyle birlikte kendisini altın bir tepside sundu: Faydacı Aydınlar

Faydacı aydınları anlatırken not defterim izlememiz gereken yöntemin “faydacılığı” ve aydın”ı ayrı ayrı anlatmamızdan geçtiğini söylüyor. Zira ampirizm ile yakın alakası olan felsefi bir akım olarak faydacılık (pragmatizm) ve onunla aydın arasında 19. Yüzyıldan bu yana üretilen mekanik bağın iyi anlaşılması şüphesiz ki her iki kavramın ayrı ayrı anlatılmasına içseldir.

Faydacılık ya da diğer adıyla pragmatizm, felsefi bir akım olarak iyi ve doğrunun teorisi; buna bağlı olarak refahçı (welfarist) ve neticeci  (consequentialist) kuramlar bütünüdür. Faydacılığa göre; İyi, en fazla faydayı sağlayan “şey”i ve doğru, bir şeyin uygulanabildiği ölçüde gerçek olduğunu simgeliyorsa; iyi ve doğru olan “şey” insan mutluluğuna, gerçekliğine artı değer sağlaması açısından faydacıdır. Ancak bu bakış açısıyla faydacılık genel-geçer kurallar veya hareketler bütünü tam anlamıyla sistematikleştirememiştir. Nitekim ilk faydacılar mutluluğun felisifik hesap (felisific calculus) ile sayısal olarak ölçülebilip karşılaştırılabileceğine inanıyor olsalar da pratikte bu, hiçbir zaman yapılamamıştır. Çünkü bireylerin faydalarının karşılaştırılması zorluğu faydacılığın en eski ve köklü sorunu olarak karşımıza çıkmaktaydı.  Ayrıca faydacılığın -bir şey uygulanabildiği ölçüde doğrudur- şeklindeki savı da akımın sorunlarından biri olarak değerlendirilmektedir. Zira bu bakış açısı hiçbir teorik mekanizmanın tartışılmasına izin verilmeden bir şey tözden yoksun olduğu halde başarılı bile olsa kabul gördüğü inancına sahiptir. Nitekim felsefi bir akım olarak faydacılığa yöneltilen bu eleştiriler onun kendi içinde çeşitlenmesine yol açmıştır. Buna göre faydacılığın geleneksel şekli; “en fazla fayda getiren hareket en iyi harekettir”, diyen hareket faydacılığıdır. Buna alternatif ise “en iyi hareket en fazla faydayı sağlayacak kuralın emrettiği harekettir” diyen kural faydacılığıdır. Ancak mutluluk, zevk, iyi ve doğru gibi normların değerlerinin bireye, topluma ve bizatihi normların kendisine bağlı olarak aynı derecede olmaması faydacılığın hala en büyük sorunlarındandır.

Faydacılığın konumuz açısından tanımlanması ve faydacılık eleştirilerinin kısa bir bakış açısıyla incelenmesi gerekli olsa da; onun aydın ile olan mekanik ilişkisi aslında kendi içindeki sorunla bağlantılıdır. Bu noktada faydacılığın en büyük sorunu olan “fayda sağlayan değerlerin farklılığı” konusu “kime ve neye göre faydacılık?” sorusunu gündeme getirmektedir. Diğer bir deyişle “bir kişiye ya da sisteme fayda sağlayan bir hareket veya kuralın başka bir kişiye, topluma veya sisteme zarar veremeyeceğini söyleyebilir miyiz?” Sözgelimi “mutlu olmak” değerini ele aldığımızda bu değerin zevkler silsilesinde kişiden kişiye değiştiğini söyleyemez miyiz? Nitekim J. S. Mill’in “mutsuz bir Sokrat (Sokrates) olmak mutlu bir domuz olmaktan yeğdir” sözü bu görüşü anlatmaktadır.

Mill’in “mutsuz bir Sokrat (Sokrates) olmak mutlu bir domuz olmaktan yeğdir” sözü aydın ile faydacılık arasında organik bir bağ kurmanın mümkün olmadığını anlattığı gibi; bu iki birey-akım arasında mekanik bir bağın kurulmasının da gereksizliğini anlatmaktadır. Zira Benda’nın aydın imgesi de aynı şeyi söylemektedir: “Gerçek aydınlar kazığa bağlanıp yakılma, sürgüne gönderilme, çarmıha gerilme riskine girmek durumundadırlar. Bu yüzden de sayıları çok olamaz, gelişimleri belli bir rutine bağlı olamaz.” Said de kendi aydın imgesini aynı isimli kitabında şu üç kelimeyle özetlemiştir: “sürgün, marjinal, yabancı.”

Aydın olmak ile faydacılık arasında 19. Yüzyılda kurulmaya başlanan mekanik/yapay ilişki aydın olma ediminin doğasına aykırı olarak ortaya çıkmıştır. Zira siyasi irade-siyasi akıl ikiliğinin ortaya çıkması, birinin pratik diğerinin ise teorik düzeyde kaldığı inancı bu mekanik ilişkiyi faydacı aydınların çıkış kapısı olarak sunmuştur. Oysa aydınların siyasi irade veya siyasi iktidar ile mekanik/organik hiçbir bağının olmaması gerekmektedir. Çünkü Nur Vergin’in ifade ettiği gibi; “Benda’nın anlattığı entelektüeller alelade insanlar ya da sıradan okumuşlar gibi maddi kazançla ilgilenmezler. Şahsi çıkar peşinde koşmak, ikbal ve mevki gayreti içinde olmak onların işi değildir. Onlar siyasal iktidarın yakını olmak için el etek öpmezler. Güçlünün uydusu değil, zayıfın savunucusudurlar. Zengin sofralarından yemlenmek için şaklabanlık yaparak kralın soytarısı rolüne soyunmazlar.” Nitekim bu kabilden özelliklerinden dolayı Benda, “aydınların ihaneti”nden söz etmiştir. Çünkü hakikate ulaşma inancı ve merak aşkıdır aydını aydın yapan.

İmam-ı Azam’ın talebelik yıllarında söylediği bir söz günümüz faydacı aydınının en önemli sorununu gözler önüne seriyor aslında: "Oğlum siz hasmınızı yenmek için tartışıyorsunuz, biz ise hakikati bulmak için." Üstat Cemil Meriç de aynı hakikatten şu sözlerle bahsediyordu: “… Aydın olmak için önce insan olmak lazım. İnsan mukaddesi olandır. İnsan hırlaşmaz konuşur; maruz kalmaz, seçer. Aydın, kendi kafasıyla, kendi gönlüyle seçen kişidir. Aydını yapan: uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikatin bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs.”

Aydın parçanın değil bütünün faydasını düşünendir; bu özelliği nedeniyle siyasi iradeye teslimiyet yerine, akla ve gönüle teslimiyet ilkesini benimseyendir. Aydının gelişimi belli bir rutin içerisine sokulamaz, onun profesyonelleşmesi veya merak aşkından uzaklaşması beklenemez. Zira gerçek aydınlar merak aşkıyla bezenirken, faydacı aydınlar aşkın iktidar özlemi ile bir bütün olmuşlardır. Bu nedenle faydacı aydınlar, kalabalık içindedirler, nitekim her gün isimlerini duyabilmeniz mümkündür. Ancak gerçek aydınlar yalnızdırlar, yaşamları kendi benlikleri ile sürgün halindedir. Çok fazla isimlerini duyamazsınız; çünkü hakikat her zaman öğrenilmesinin mutluluk getireceği bir değer değildir ve çoğu zaman rahatsızlık vericidir. Maksimum faydanın minimum doğruya olan nefreti de buradan gelmektedir zaten. Ancak “mutsuz bir Sokrat (Sokrates) olmak mutlu bir domuz olmaktan yeğdir.”  Aydınlar ihanettedir. Ya da ihanet faydacı aydınları 350 yıldır terk edememiştir.

YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.