ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL13°C
Az Bulutlu

YAZARLAR

Eleştirel globalleşme çözümlemesi

Musa Umutcan Yüksel

08 Mart 2013 Cuma 08:24
  • A
  • A

“Türk Dış Politikasındaki Dönüşüm Özelinde Dünya Siyasetine Alternatif Arayışlar”

A.      Giriş:

2011 yılının başından bu yana birçok Orta Doğu ülkesinde yaşanan halk hareketleri neticesinde ortaya çıkan gelişmelerin Türkiye’nin Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana bölgeye ilişkin takip etmekte olduğu ‘komşularla sıfır sorun’ odaklı dış politikasını zora soktuğu iddia edilmektedir. Buna karşın kimi çevreler de Suriye’deki yaşanan sürecin, Türkiye’nin takip etmekte olduğu ‘komşularla sıfır sorun’ odaklı dış politikasının iflasına dair kanıt oluşturmaktan çok, bundan sonraki süreçte bu politikanın daha çok ‘insan hakları’ odaklı, Batı eğilimli, liberalizm ve demokrasi vurguları taşıyan bir karakter kazanmasına yardımcı olacağını iddia etmektedir.[1] Bu bağlamda Türk Dış Politikasına oryantalizm ekseninde yapılacak eleştirel bir globalleşme çözümlemesi her iki bakış açısının karakteristiğinin aslında metodolojik ifsadlar içerdiğini gösterecektir. Türk Dış Politikası özelinde kristalize ettiğimiz küresel ve bölgesel aktörlerin Ortadoğu politikasını anlamamıza yardımcı olacak, oryantalizm ekseninde yapılacak eleştirel globalleşme çözümlemesi aynı zamanda Ortadoğu’nun içsel bağlamında yaşadığı paradoksal durumu da okumamızı sağlayacaktır.

Türk Dış Politikası analizlerinde risk, fırsat ve iflas kutuplaşmasına alternatif olarak eleştirel bir çözümleme varsayımından yola çıktığımız bu çalışmada ilk olarak Türk Dış Politikasının “Arap Baharı” öncesi ve sonrası temel paradigmatik dönüşümleri incelenmiş; sonrasında bu dönüşümlerin temel itici gücü olan neo-liberal dönüşümlerin arka planı dışsal ve içsel bağlamda değerlendirilmiştir.

B.      Türk Dış Politikası: “Arap Baharı Öncesi” ve Sonrası:

Son iki yıldır Türkiye’nin dış politika anlayışı Ortadoğu bölgesinde ortaya çıkan gelişmeler neticesinde ciddi bir krize girmişlik görüntüsü vermektedir. Bu durumun anlaşılabilmesi için yapılması gereken ilk şey dış politikanın üzerine oturduğu kavramsal temelleri tartışma ve bunu yaparken Türk Dış Politikasının son on yılının kavramsal analizini yapmaktır. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılının sonlarından “Arap Baharı” olarak adlandırılan gelişmelerin yaşanmaya başladığı 2011 senesinin başına kadar geçen sürede ve sonrasında “Arap Baharı” sürecinde uygulanan dış politika anlayışlarının karşılaştırmalı analizi, temel eğilimleri anlamamızda yardımcı olacaktır.

                Türk Dış Politikasının son on yılının analizi yapılırken, “Arap Baharı” sürecine kadar altı kavramsal temelden söz etmek mümkündür: i) komşularla sıfır sorun politikası ii) bölgesel güç olma eğilimi iii) yumuşak güç (soft power) iv) arabuluculuk v) karşılıklı bağımlılık vi) model ülke. Bu bağlamda benimsenen yeni dış politika paradigmasının parametrelerine bakmak faydalı olacaktır. Öncelikle belirtmek gerekir ki bu yeni politika özünde savunmacı bir karakter taşımaktadır ve bölge ülkelerindeki dönüşümleri daha çok söylemsel düzlemde desteklemektedir. İkinci olarak, Türkiye’nin Ortadoğu bölgesine yönelik yeni bakış açısını ve daha aktif bir dış politika izlemesini tetikleyen olay Amerika’nın bölgeye derinlemesine girmiş olması ve takip etmekte olduğu politikaların Türkiye-ABD ilişkilerini olumsuz yönde etkilemeye başlamasıdır. Üçüncü olarak bu süreçte Türkiye’nin iç ekonomik dinamikleri onun komşularla sıfır sorun odaklı dış politikasını yakından etkilemiştir. Türk mallarına Pazar bulmak ve bölge sermayesini Türkiye’de yatırım yapmaya ikna etmenin en önemli yollarından birisinin karşılıklı ekonomik bağımlılığı arttırmak ve bunun neticesinde bölgenin istikrar üretir bir karakter kazanmasına destek vermek olduğu görülmüştür.

                Dördüncü olarak, Türkiye’nin bölgesindeki ülkelerin rejimlerinin niteliği ekonomi odaklı iyi ilişkiler getirmenin önünde bir engel görmediğini belirtmek gerekir. Beşinci olarak, Türkiye’nin bölgesindeki çetrefili sorunların çözümüne ilişkin benimsediği arabuluculuk rolleri temelde tarafları aynı masa etrafında buluşmaya ikna etmekten öteye gidememiştir. Altı çizilmesi gereken diğer bir nokta, Türkiye’nin Ortadoğu bölgesinde artmakta olan görünürlüğünün en önemli sebeplerinden birisinin bölge ülkelerinin –özellikle Irak, Suriye, Mısır ve Suudi Arabistan’ın- yaşamakla olduğu dahili problemler yüzünden bölgesel liderlik yapmaktan uzak bulunmalarıdır.

                “Arap Baharı” öncesinde gelişen bu yeni dış politika anlayışı olumlu bir doğrusal çizgi görünürlüğünde olsa da “Arap Baharı” sürecinde yaşanan gelişmeler aynı olumlamayı kapsamamaktadır. Bu bağlamda “Arap Baharı” süreciyle senkronize hareket eden üç temel itici güç vardır. Birinci itici güç, Türkiye’nin kendi içinde yaşamakta olduğu dönüşümdür. Bu yönde bir dönüşümü hızlandıracak ikinci temel faktör, Türkiye’nin yumuşak ve sert güç imkânlarındaki dikkate değer artıştır. Zikredilmesi gereken üçüncü temel itici güç ise Orta Doğu bölgesinde yaşanmakta olan dönüşümlerin Türkiye’nin ulusal güvenlik ve refahını başka bölgelerdeki gelişmelerden çok daha fazla etkilemekte olduğudur. Tarık Oğuzlu’ya göre Türkiye’nin başlangıçtaki ‘yarı ihtiyatlı-yarı pragmatik’ politikasının zamanla yerini daha liberal, daha insan hakları odaklı, daha iddialı ve daha normatif bir yaklaşıma bırakmasının ardında da bu üç temel itici güç vardır.[2] Bu çerçevede Türk dış politikası için yine Tarık Oğuzlu’ya göre “Arap Baharı” zorluklar ve riskler barındırsa da fırsatlar da sunmaktadır.  Fırsatları sunan neo-liberal parametrelere sahip bir dış politika dönüşümünü temsil eden bu duruma oryantalizm ekseninde getirilecek eleştirel bir çözümleme, günümüz küresel/bölgesel konjonktürünü anlama ve anlamlandırmada daha yararlı olacaktır.

C.      Eleştirel Bir Globalleşme Çözümlemesi:

 

1.       Dışsal Bağlam:

Oryantalizm ekseninde yapılacak eleştirel bir çözümleme algısal ve olgusal düzlemde iki boyutlu bir açılım sağlayacaktır.[3] Birinci olarak, “minimal devlet + serbest Pazar + girişimci birey = modernleşme/kalkınma/demokratikleşme” denkelmi temelinde hegemonik söylm konumuna yükselen ve bu denklemi “mutlak doğru” olarak kabul eden bir siyasal iradenin kurulmasını amaçlayan neo-liberal globalleşme söyleminin ve bu söylemin dış politika formasyonlarının dünyanın değiştiği, küçüldüğü ve zenginleştiği savına karşı, oryantalizm ekseninde yapılacak eleştirel globalleşme çözümlemesi bize yaşadığımız dünyanın aynı zamanda parçalandığını, kimlik temelli mikro milliyetçi savaşları ve etnik/dinsel kıyımları ürettiğini, zengin ile fakir arasındaki dağılım adaletsizliğinin büyüdüğünü ve yaygınlaştırdığını ve farklı olanı tanıma yerine “yok etme ve yok sayma” temelinde ötekileştirdiğini gösterecektir.

İkinci olarak, daha somut bir düzeyde, oryantalizm ekseninde yapılacak eleştirel bir çözümleme bize bugünün hâkim uluslar arası ilişkiler söyleminin aksine ve ona alternatif olarak terörizme, dikta odaklı ve otoriter yönetimlere karşı yapmamız gereken mücadelenin savaşa indirgenmemesi olasılığını verecektir.

Bu iki boyutlu açılım; Carl Schmitt’in siyaset anlayışını desteklercesine, dünya siyasetine bakışın “dost-düşman ayrımı” temelinde söylemsel kuruluşunu gözler önüne sermekte; “bizden olanlar/bize benzeyenler ile düşman ötekiler” arasında çizilen sınırın keskinleştiğini vurgulamaktadır.[4] Hâkim paradigmadaki çatışma ve güvenlik temeline oturtulan “dost-düşman” ayrımına dair vurgu aslında Medeniyetler Çatışması’nın yeniden popülerleşmesi ile ilintilidir. Global düzlemde medeniyetler çatışmasının argümantasyonu emperyalizm modellemesi ile uyumlu iken Türk dış politikasında “stratejik derinlik” ardına saklanan medeniyetler çatışması içerisindeki medeniyetler çatışması bir ironiyi simgelemektedir. Bu bağlamda Türk dış politikası, global düzlemdeki “terörizme karşı mücadele=savaş” söylemini; kendisine “otoriter yönetimlere karşı mücadele=savaş” söylemi olarak adapte etmiştir.

Medeniyetler çatışması tezi ile ilintili olan, güvenlik olgularını tartışılmaz veriler olarak uluslar arası ilişkilerin temeline koyan ve “otoriter yönetimlere karşı mücadele=savaş” söyleminin adaptasyonu, üç önemli varsayımda bulunur:[5]

-uluslar arası ilişkiler özünde “çatışma” içeren ilişkilerdir, ulusal ve yerel ilişkilerden farklı olarak, bir toplumun alansal bütünlüğünü ve güvenliğini ulus-devletin hem dış politikasında hem de kendi ulusal ve alansal hareket tarzında birncil görevi ve temel iktidar kaynağı yaparlar.

-uluslar arası ilişkilerin ontolojisini kuran olgunun çatışma olması ve bu olgunun güvenlik sorununa birincil öneme sahip bir nitelik vermesi, aynı zamanda siyasal alana da ekonomik ve kültürel alanlara karşı öncüllük ve belirleyicilik rolü verir.

-hem birincil olarak siyasal alanın, hem de ekonomik ve kültürel alanların çatışma ve güvenlik olguları temelinde kurulmaları, devleti, daha somutta devlet egemenliğini uluslar arası ilişkilerin temel aktörü yaparken, dünya düzeninin sağlanmasını da devlet ekseninde gelişmiş bir liderlik ya da hegemonya anlayışı içinde görmeyi olanaklı kılar.

Bu üç ve birbirleriyle ilişkili varsayımlar “modern benlik – düşman öteki” ikilisini üreten bir bölgesel paradigma yaratırken liberalizm, demokrasi, modernleşme, insan hakları ve küreselleşme gibi kavram ve olguların meşruluğu ardında savaşı yek-çözüm olarak ulusal/uluslararası toplumun gözleri önüne sermektedir.

“Arap Baharı” süreci içerisinde Suriye’de yaşanan gelişmeler ile senkronize olarak neo-liberal dönüşümü yaşadığı iddia edilen Türk Dış Politikasına oryantalist düzlemden bakmak temelde bize iki çıkarım sunmaktadır: Birinci olarak dış politika formasyonundaki Batı-temelli bu dönüşüm özelde Türk Dış Politikası ile ilgili olsa da Atlantik-merkezli düşünce yapısının Doğu’ya bakışını simgelemektedir ve ABD’nin 11 Eylül sonrası İslam tasnifi ile benzeşmektedir. 11 Eylül sonrasında “Rand Cooperation” tarafından hazırlanan “Sivil Demokratik İslam: Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler” başlıklı 88 sayfalık kapsamlı raporda “İslam ve Müslümanlar, Batı demokrasisi değerlerine ve küresel düzene uyumlu hale getirilemezse, medeniyetler çatışması olasılığının yüksek olduğu” tezinden yola çıkılarak Müslüman toplumlar; gelenekçiler, ılımlı İslamcılar, köktendinciler ve laikler olmak üzere dört gruba ayrılıyordu.[6] ABD ise stratejisini bu rapora göre –yine oryantalist düzlemde- belirliyordu.  Bu bağlamda, son dönem Türk Dış Politikasının yaşadığı paradigmatik değişimin de aynı “modern benlik ve düşman öteki” ayrımı üzerine temellendiğini söylemek mümkündür. İkinci olarak yine neo-liberalizm odaklı dönüşüm kendi içerisinde bir ironi barındırmaktadır. Bu ironi aslında Türk siyasal yapısının griftliğini temsil etmekle birlikte; Doğu içerisindeki Şarkiyatçı ve liberal odak ile karakterize olmaktadır. Diğer bir deyişle Türk Dış Politikasındaki paradigmatik değişim “medeniyetler çatışması içerisindeki medeniyetler çatışmasını” simgelemektedir.

Çalışmamızın genelinde bahsettiğimiz oryantalist eleştiri temelde dış aktörlerce etki-tepki kuyruğuna sokulurken iç yansımalarından da bahsetmek bölgeyi okumada oryantalizmin gerekliliğini gözler önüne serecektir.

2.       İçsel Bağlam:

Ortadoğu’nun içerisinde bulunduğu bağlamsal ve tarihsel konum düşünüldüğünde; bir alan/kavram/olgu olarak bölgenin, azınlıkların bir arada yaşayabildiği yegâne yer olduğu görülecektir. Ancak bir arada yaşama karakteristiğine sahip bu bölgedeki temel sorunsal “azınlıklar” kimliğini tanımlayan aktör ve/veya aktörlere içseldir. Bu bağlamda İmparatorlukların çatırdamasından ulus-devlet inşasına ve II. Dünya Savaşı sonrası oluşturulan küresel sisteme paralelize olarak dönüşen/dönüştürülen Ortadoğu medeniyetinde kimlik tanımlamaları bürokratikleşme ve kurumsallaşma adına bir yapı bozumu yaşamıştır. Diğer bir deyişle Ortadoğu’daki güncel konjonktürü belirleyen en temel etmen yapay sistemlerin yarattığı toplumsal istikrarsızlıklardır. Söz konusu yapay sistem ve kurumlar, siyasal istikrar sağlama amacına matuf olarak siyasal düşünce ve projeler oluşturmuş; bu oluşumlar Ortadoğu toplumuyla uyuşmadığı için çatışma ve ötekileştirmeyi düşünsel ve pratik sahada maksimize etmiştir.

Çalışmamızın genelinde bahsettiğimiz özelde Türkiye’nin Ortadoğu politikasına genelde ise küresel aktörlerin Ortadoğu politikasına özgü oryantalist parametrelerle benzeşen iç dinamikler de aynı kavramsal dinamik üzerinden okunmalıdır. Bu okuma düzlemi, öteki sorunu ve bu sorunu temellendiren oryantalist kültür paradigmaları ile içsel bağlamda oluşturulan öteki sorunu arasındaki benzeşimi ortaya çıkaracaktır. Nasıl ki bölgeye özgü verilere Batı temelli kavram ve kurumların entegrasyonu toplumsal istikrarsızlıklara sebebiyet veriyorsa; aynı kavram ve kurumların dış politika formasyonlarına dağılımı da küresel istikrarsızlıkların hem sonucu hem de itici gücü olacaktır. Bu çerçevede ulus, ulusçuluk, milliyetçilik gibi bölgeye özgü olduğu inancında olduğumuz kavramlar ve pratize edilmiş halleri de; en az liberalizm, insan hakları gibi Batı temelli kavramlar kadar oryantalist üretim biçimlerine içseldir. Ortadoğu’nun mevcut siyasi ve toplumsal yapısını belirleyen Batı-temelli kavramların tasnifini en genel haliyle milliyetçilik, ulus-devlet inşası bağlamında tuba ağacı metaforu ve insan hakları şeklinde yapabilmek mümkündür.

 

 

2.1.Milliyetçilik:

Chatterjee oryantalist söylemin gerek sorunsal gerekse tematik düzeylerde işleyişinin milliyetçi bir düşünce için de geçerli olabileceğini ileri sürer. Chatterjee’nin milliyetçi düşünceyi “türevsel söylem” olarak ele alan önemli çalışması Batı sömürgeciliğine karşı temel direnme biçimi olarak kabul edilen milliyetçi söylemin aslında Oryantalizmin bir ürünü, Oryantalizm tarafından üretilen kategorilerle işleyen ters yüz edilmiş bir Oryantalizm olduğunu gösterir.[7] Chartterjee’nin argümanının temelinden şu varsayım yatar: Milliyetçi düşünce ‘modern’ olmaya razı olarak bilgin bu ‘modern’ çerçevesinin evrensellik iddiasını kabul eder. Yine de, ulusal kültürün özerk kimliğini de oluştururlar. Böylelikle aynı zamanda yabancı bir kültürün hem epistemolojik hem de ahlaki üstünlüğünü aynı anda hem reddeder hem de kabul eder.[8] Ortadoğu’da ortaya çıkan Arap Milliyetçiliği olgusu da bu bağlamda değerlendirilmelidir.

Chatterjee milliyetçi söylemde, üstünlüğün bu şekilde eşzamanlı olarak reddedilmesinin ve kabul edilmesinin nasıl gerçekleştiğini betimlemek için sorunsal düzeyinde milliyetçi düşüncenin ‘nesnenin’ hala oryantalist söylemin kurduğu Doğu olduğunu önerir. Fakat bu sefer Doğu pasif ve katılmayan bir özneden ziyade aktif, katılan, egemen ve özerk bir özne olarak hareket eder. Tematik düzeyde de milliyetçi söylem doğu batı karşıtlığına dayalı oryantalist söylemin kullandığı tipolojik tarih anlayışını benimser. Chatterjee için milliyetçi düşüncenin oryantalist işleyişini sergilemek kültür, iktidar, bilgi ve değişim arasındaki ilişkiyi göstermek demektir. Milliyetçi düşüncenin çelişkili niteliğinin merkezinde aslında “temsili yapısı milliyetçi düşüncenin reddetmeye çalıştığı iktidar yapısına tekabül eden” bilgi çerçevesi içerisinde hareket etmesi yatar.

2.2.Ulus-Devlet İnşası ve Tuba Ağacı Metaforu:

Ortadoğu’daki hemen hemen bütün devletlerde görülen genel özellik halkın devletini kurmasından ziyade devletin halkı kurması/inşa etmesidir. Devletin karizmasının, imajının ve uzun süren baskıcı yönetimlerin meşruiyet dayanağı da zaten budur. Devletin bu imajı ve diğer toplumların aksine tersten işleyen bir süreçle varması “ağaç metaforu” ile anlatılabilir. Bu tür toplumlarda devleti çınar ile sembolize etmek yerine, “tuba” ağacı ile anlatmak daha realist ve açıklayıcı olur. Tuba, cennette yetişitiği düşünülen ve kökleri yukarda  dalları ise aşağı doğru sarkmış ters bir ağaçtır ki bu haliyle Arap toplumunu ve devletini resmetme gücü hayli yüksektir. Zira kökleri toprakta değil semadadır. Bu da soysa ve siyasal kültür de bir tabu olarak köklerine uzanamama durumunu yaratmıştır. Ancak Tuba ağacı ile sembolize ettiğimiz tersten işleyiş süreci aynı zamanda yanlış ulus/halk algısına etnik/dinsel kimliklerin kendilerini politize ederek siyasal şiddeti aygıt olarak kullanmalarına neden olmuştur. Etnik çatışma riskinin temelinde yatan bu olgu için tersten okuma süreci yeterlidir.[9]

 

                                                              

D.      Sonuç:

“Modern benlik – düşman öteki” ikilisini üreten bir bölgesel paradigma yaratırken liberalizm, demokrasi, modernleşme, insan hakları, milliyetçilik, ulus inşası ve küreselleşme gibi kavram ve olguların meşruluğu ardında savaşı yek-çözüm olarak ulusal/uluslararası toplumun gözleri önüne seren dışsal oryantalist düşünce üretim biçimi ile içsel oryantalist düşünce biçimi arasındaki bu girift yapı; bir yanda bahsedildiği gibi oryantalist düşünce biçiminin yarattığı “savaş=mücadele” retoriğini oluştururken diğer yanda “çatışma=savaş” söylemini de bölgesel derinliğe yerleştirmiştir.

Bu noktada temel çözüm önerimiz oryantalist temelde globalleşme eleştirisiyle mümkün olmakla birlikte, aynı eleştirinin kavramsal temeliyle de ilintilidir. Oryantalist düşünce biçiminin yarattığı “savaş=mücadele” retoriğine paradigmatik bir devrim getirerek dünyayı demokratik bir yönetim vizyonu içinde kurabilmek için farklılıkları ötekileştirme sürecinin uluslararası ilişkiler kuramının temel hareket tarzını oluşturduğu varsayımını kabul etmemiz gerekmektedir. Çünkü farklılıkları ötekileştirme süreci oryantalizm olduğu gibi; kültür sorunuyla karşılaşmak da oryantalizm sorunuyla karşılaşmaktır. Bu ön kabulün sağlanması oryantalist ötekileştirme sürecinin sorgulanmasını sağlayacaktır. Diğer bir deyişle iki boyutlu bir gereklilik saptanabilir: i) Uluslararası ilişkileri ve dünya siyasetini daha doğru bir şekilde anlayabilmek için çatışma ve güvenlik olgularının üzerine kurulmuş ve çeşitli haklılık amacında teorileri kendisinin motto’su olarak alan hegemonik zihniyetin oryantalist niteliğinin ortaya çıkartılmasının gerekliliği ve; ii) bu sonuca ulaşabilmek için de öteki sorununun ciddi bir sorun, kuramsal ve tarihsel araştırmanın nesnesi olarak ele alınmasının çözüm konusundaki gerekliliği.

Oryantalizm temelinde yapılacak bir globalleşme eleştirisi ve öteki kavramsallaştırmalarının iyi okunması, demokratik ve adaletli bir alternatif dünya vizyonunun kurulması için gerekli olan normatif başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Çatışma yerine birlikte yaşama, savaş yerine adalet, ötekileştirme yerine diyalog, “dost-düşman karşıtlığı” yerine demokratik eleştirel müzakere, salt devlet çıkarı yerine insan yaşamı ve devlet bekası yanında hukukun üstünlüğü ve demokrasi; alternatif kültürün yaratılmasıyla olasılık kazanacaktır.

Bu analiz E. Fuat Keyman’ın Doğu Batı Yayınları’nda 2002 yılında yayınlanan “Globalleşme, Oryantalizm ve Öteki Sorunu: 11 Eylül Sonrası Dünya ve Adalet” başlıklı makalesi üzerine temellendirilmiştir.

                                                                                                                                             M. Umutcan Yüksel



[1] Tartışmanın Türkiye’deki yansıması için bkz. Oğuzlu, Tarık, “Türkiye ve Arap Baharı: Türk Dış Politikasında Liberal, İddialı, Batılı Eksenin Yükselişi, Akademik Orta Doğu Dergisi, Cilt 6, Sayı 2, 2012, s.41-61

[2] Oğuzlu, Tarık, “Türkiye ve Arap Baharı: Türk Dış Politikasında Liberal, İddialı, Batılı Eksenin Yükselişi, Akademik Orta Doğu Dergisi, Cilt 6, Sayı 2, 2012, s..55

[3] Keyman, E. Fuat, “Globalleşme, Oryantalizm ve Öteki Sorunu 11 Eylül Sonrası Dünya ve Adalet”, Doğu Batı Yayınları, Yıl 5, Sayı 20-II, 2002, S.11-12

[4] C. Schmitt’in siyaset anlayışının kapsamlı bir açılımını yapan çalışma için bkz. C. Deveci, “Faşizmin Yorumsanması ya da Carl Schmitt’in Saf Siyaset Kuramı”, E. F. Keyman (der) Liberalizm, Devlet, Hegemonya, Everest, İstanbul, 2002 içinde.

[5] Bu yaklaşımın daha geniş açılımı için bkz. E. F. Keyman, “Globalleşme, Devlet, Kimlik/Fark”, Alfa, İstanbul, 2001

[6] Ayrıntılar için bkz. Cherly, Benard, “Civil Democratic İslam: Partners, Resources and Strategies” RAND- National Security Research Division.

[7] Ayrıntılar için bkz. Partha Chatterjee, Nationalist Thought and the Colonial World: A Deriative Discourse, 38-52.

[8]Keyman, E. Fuat, “Globalleşme, Oryantalizm ve Öteki Sorunu 11 Eylül Sonrası Dünya ve Adalet”, Doğu Batı Yayınları, Yıl 5, Sayı 20-II, 2002, S.29-30

[9] Umutcan Yüksel, “Arap Baharında Mezhep Riski: Tuba Ağacı Metaforu ve Soğuk Savaş”,  www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=2594 (e.t. 06.10.2012)

YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.