ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL13°C
Çok Bulutlu

YAZARLAR

Bayağılaşma, Alevi açılımı ve mezhepsel özgürlükler

Musa Umutcan Yüksel

01 Temmuz 2013 Pazartesi 08:12
  • A
  • A

Gündem baş döndürürcesine değişiyor ve biz gündemi takip edip üzerine yorumlar yapmaktan, farklı kutuplar ve düşünceler çerçevesinde kimliğimizi tanımlamaktan kendimizi alıkoyamıyoruz. Taksim Gezi Parkı ile ilgili birçok haber dolaşıyor, gerek sosyal medyada gerekse yazılı/görsel basında. Habercilik uğraşısının kalıpları yeniden tanımlanıyor. Ardından Alevi açılımı söylemlerinin yeni türevlerini görüyoruz. Başka yöne çevirdiğimizde bakışlarımızı, karşımıza ikinci Kürt açılımı çıkıyor. Provakasyon kelimesi artık zamanın “irtica” kavramı gibi temcit pilavı gibi pişirilip pişirilip önümüze konuluyor. Bilgiye hükmeden iktidar, alternatif bilgi kanallarını irdeleyen muhalif oluyor; Foucault’nun bilgi-iktidar nosyonuna atıfla.

Uzun uğraşılar sonucunda nitelikli bilgi yaratıldığında ve bunların alternatifleri yahut anti-tezleri oluşturulamadığında “inkar” mekanizmaları harekete geçiriliyor. “Bilginin anti-tezi olur mu?” sorusu düşüyor aklıma. “Diplomasi” yahut “diplomatik manevra” kavramları yanıt veriyor sualime. Sonra entellektüelin Said’in deyimiyle sürgün, marjinal, yabancı olması gerektiğini düşünüyorum. Teori ile pratik arasındaki ayrımın muğlak olduğunu idrak etsek de gerçekte böyle olmadığını görüyoruz. Çünkü “aydın” görevini profesyonellikle eş değer görmeye başlıyor günümüzde. Aydını erdemli kılan yegane edimin “eleştirmek” eylemiyle bağdaştığını, bizatihi öznenin kendisi unutuyor. Diğer bir deyişle ‘eleştirmek eylemi’ ile ‘olgu ve bireyleri araştırılması gereken birer nesne olarak görmek’ bir eşitliğin iki tarafı olarak görülüyor. Benda’ya atıfla “aydınların ihaneti” söylemi düşüyor gökkubbe altına. Aydınlar öncelikle kendi benliklerine ihanet ediyor; eleştirme edimini siyasi iradeye teslim ve tayin ederek. Sonra aydın topluma ihanet ediyor; siyasi düşünceden ziyade siyasi iradeyi topluma popülarize ederek. Popülarizasyon süreci sonra vülgarize ediyor kavramları, olguları, düşünceleri. İşte Türk siyasi hayatının geçmişten geleceğe en büyük problemi çıkıyor karşımıza: Kavramları tüketmek.

“Marjinaller” veya “marjinal gruplar” retoriği hitabet sanatıyla yoğrulup toplumsal hafızanın ağzına bir parmak bal misali çalınıyor. Daha sonra Alevi açılımı ve dini mabet olarak Cem Evlerine legal statü verilmesi ile ilgili bir takım konuşmalar yapılıyor. Ben bunu Taksim Gezi Parkı olayları ile ilgili iç siyasi dinamiklere bağlı bir seçim söylemi ve stratejisi olarak görüyorum. Ancak konuşulması gereken konu daha farklı; “Tekke ve Zaviyeler Kanunu” gibi 89 yıllık “Atatürk Devrimleri” kapsamında ele alınan güncelliğini,  çağdaşlığını yitirmiş bir uygulamanın, konuşmaların pratiğe geçirilmesinde bir engel teşkil edip etmeyeceği.

“Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun”[1] 30 Kasım 1925 tarihinde kabul edilip 13 Aralık 1925 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 677 sayılı kanun ile uygulamaya konmuş bir Atatürk Devrimi’dir. Konya milletvekili Refik Bey (Koraltan) ve beş arkadaşının önerisiyle meclise sunulup kabul edilen Tekke ve Zaviyeler ile Türbelerin Seddine ve Türbedarlar ile Bazı Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun; bütün tarikatlarla birlikte şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak amacıyla muskacılık gibi, eylem, unvan ve sıfatların kullanılmasını, bunlara ait hizmetlerin yapılmasını ve bu unvanlarla ilgili elbise giyilmesini de yasaklamıştır. Ayrıca yasa ile Türkiye Cumhuriyeti içinde padişahlara ait ya da bir tarikata çıkar sağlamaya yönelik tüm türbeler kapatılmış, türbedarlıklar kaldırılmıştır. Diğer yandan yasanın çıkmasında Doğu Anadolu Bölgesinde çıkan Şeyh Said isyanının hızlandırıcı etkisinin olduğunu söylemekte fayda var.

Derinlemesine inceleme yapıldığında kurulan Türkiye Cumhuriyeti ile yıkılan Osmanlı Devleti arasında bir siyasi ikililik yaratılmaması için kanunun çıkarıldığı gözlemlenebilir. Diğer yandan 1925 yılı iç siyasi ve toplumsal konjonktür böyle bir kanunu gerekli kılmıştır. Ancak hızlı bir çıkarımla kanunun, günümüzde geçerliliğini iki yönlü olarak yitirdiğini söylemek gerekir: Birinci olarak uygulamada tekke ve zaviyelerin günümüzde faaliyetlerini sürdürmesi nedeniyle kanun geçerliliğini yitirmiştir.  İkinci olarak ise din, vicdan ve ibadet özgürlüğü kapsamında kanun işlevini kaybetmiştir. Ayrıca siyasilerin tarikat mensupları ile ilişki kurması sonucu tarikatların itibar kazanması ile yasanın uygulanamaz duruma geldiğini söylemek gerekir. Bu noktada düşünülmesi gereken özgürlüğün herkes için olduğudur.

Biraz normatif yaklaşarak özgürlüğün herkes için olması gerektiğinden bahsediyorum. Her ne kadar Kuçuradi, “insan haklarının en önemli sorununun düşünce ile pratik arasındaki çelişki olduğundan” bahsetse de, insan haklarının önemli bir kolu olan din ve vicdan hürriyetinin herkes için olması gerektiğini düşünüyorum. Burada kastedilen hürriyet, dini mabetler ile ilgili değil. Çünkü 1925 tarihli kanun incelendiğinde görece “sorun teşkil eden” unsur kiliseler, camiler, havralar ve sinagoglar; diğer bir deyişle dini mabetler olarak görülmüyor. Kanun sorun teşkil eden unsuru en genel anlamıyla tarikatlar, dergahlar, tekkeler olarak görüyor. Bu kapsamda kanunun geçerliliğini ve işlevini yitirdiği ön kabulünden yola çıkarak; Ruhban Okullarının, genel olarak tekkelerin, dergahların, (örneklemek gerekirse; Kadiri,  Rufai, Yesevi, Nakşibendi, Halveti, Mevlevi, Cem Evleri-orjinali Bektaşi Dergahı  ve adını sayamağımız diğer tarkatlara ait tekke ve dergahlar) ve diğer dinlere ait tarikatların da dini ritüellerini yapabilir hale getirilmesi gerektiği söylenebilir. Bu noktada temel ilke, ‘azınlık/çoğunluk ayrımına içsel bir kategorizasyonun yapılmaması’ olmalıdır. Bu ilkenin temel dayanağı ise insan hakları ve demokrasinin temel ölçütü olan ‘uygulamada çoğulculuk düsturu’nun benimsenmesidir. Ayrıca dinsel özgürlük ve ibadet hürriyeti hiçbir teolojik tartışmaya dayanarak kısıtlanamaz olmalıdır. Diğer bir deyişle teolojik tartışmalar, din ve vicdan özgürlüğünün tahsis edilmesi konusunda bir engel teşkil etmemelidir. Çünkü teolojik tartışmalar din ve/veya mezheplerin kendi diyalektik süreçlerine içseldir.

Kavramların, siyasi düşüncenin arka plana atılarak bayağılaştırıldığı günümüzde söylemlerin pratikle çelişmemesi; dinsel özgürlüklerin herkes için olması; tartışmaların diyalog ve anlayış zemininde sonuca bağlanması ve  “siyaset çatışmaların çözüme kavuşturulmasıdır” deyiminin doğru anlaşılması dileğiyle…



[1] Kanun ile ilgili 1949, 1950 ve 1990 senelerindeki değişiklikler için bkz. http://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.3.677.pdf

YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.