ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL12°C
Parçalı Bulutlu

YAZARLAR

Zavallı Bulgaristan

Mehdi Çetinbaş

17 Mayıs 2014 Cumartesi 19:48
  • A
  • A

Güzel ve yorucu bir Kosova seyahatinin ardından gece yarısı Üsküp’teki

otelimize döndük. MECRA TUR yönetimi olarak sonraki gezilerimizde Kosova’ya

en az iki gün ayrılması konusunda bir karar alabileceğimizi söyleyebilirim.

Otelimizdeki kahvaltımızın ardından, yeniden tarihi Üsküp çarşısına

gideceğiz. İlk geldiğimiz gün Paskalya nedeni ile çarşı çok tenha idi . Çarşının

hareketli halini de görmüş olacağız. Saat 12.00’da Bulgaristan’a hareket

edeceğiz.

İlk gün yağmur ve Paskalya nedeniyle, tadını alamadığımız Üsküp çarşısının

altını üstüne getiriyoruz. Klasik Osmanlı hanları yerli yerinde duruyor. Kapan

Han’ın içine giriyorum. İki girişi var. Cümle kapıdan sonra geniş bir iç avlu

karşımıza çıkıyor. İki katlı dikdörtgen bir yapı . Alt katında dükkanlar yer alıyor.

Kapan Han’da dikkatimi çeken bir husus var . Bir zil sesi duyuyorum. Üst

kattaki odalardan bir anda onlarca başörtülü kız dışarı çıkıyor. Merak edip

soruyorum. Burası Makedonya Diyanet İşleri Başkanlığı Tarafından Kur’an

kursu olarak kullanılıyormuş.

Yine çarşıda dolaşırken Makedonya Diyanet İşlerinin Hac ve Umre ofisiyle

karşılaşıyorum. Burada bir müddet sohbet ediyoruz. Bana hemen Erdoğan’ı

soruyorlar. “O seçimleri kazanınca biz burada yemek pişirip fakirlere

dağıttık.”diyor. Bir diğeri “Erdoğan kazansın diye evlerde 1001 Yasin okundu”

diye ilave ediyor.

Diyanet ofisinin hemen yanındaki dükkanın önünde oldukça büyük bir

AK Parti bayrağı asılı. Sahibi gururla, “Bunu Türkiye’den dayım sayesinde

getirttim. Dayım Esenler’de AK Parti’de çalışıyor” diyor.

Çarşı esnafının muhabbetine doyamıyoruz. Diğer yandan da otobüsümüzün

hareket saati geliyor. Otobüs Arasta hamamının yanındaki caddeye gelecek

ve oradan hareket edeceğiz. Otobüs geliyor ve elveda Üsküp diyerek yola

koyuluyoruz.

Makedonya’nın Güneydoğu istikametine doğru yol alıyoruz. Burada

geçtiğimiz yerleşim yerlerinde o ince kalem gibi minareleri göremiyoruz.

Buradan da şunu anlıyoruz ki; bu bölgede Müslüman nüfusu yoğun değil.

Kuzey Makedonya’da Sırbistan sınırına paralel bir rotada Bulgaristan’a

doğru yol alıyoruz. Bir ara yol tabelasında Kumanova 15 km tabelasını

görüyorum. Hemen aklıma bizim berber Arif Şentürk geliyor. Balkan

türkülerini değişik sesiyle bana göre en güzel yorumlayan dost burada

doğmuş.

Bundan yirmi otuz yıl önce nüfusunun büyük kısmı Müslüman olan, sayısı

on binlerle ifade edilen Türk’ün yaşadığı Kumanova’da Hıristiyan nüfus yüzde

yetmiş olmuş. Sadece yedi sekiz bin civarında da Türk kalmış.

Saat 14.30 dolaylarında Bulgaristan sınırına ulaşıyoruz. Bir saatlik bir

beklemeden sonra Bulgaristan’a ayak basıyoruz. Yine Anadolu’daki kasaba

yollarını andıran ve köylerin içinden geçen yolları aşarak Sofya’ya doğru

ilerliyoruz.

İçinden geçtiğimiz ülkenin Bulgaristan ve Bulgaristan’ın da AB üyesi olduğunu

hatırlıyorum. Kerpiç ve toprak evlerle dolu köyler ve sefaleti gözlerimizle

görerek yolumuza devam ediyoruz.

Türkiye’nin çok ama çok gerisinde olan bu ülkeyi içine alan AB’deki

Hıristiyan dayanışmasını takdir ediyorum. Fert başına düşen milli gelirde

Türkiye’nin altında olduğunu bildiğim Bulgaristan’ın AB üyesi olmasının

izahını yapamıyorum.

Radomil ve Pernik gibi yerleşim yerlerini aşarak Sofya’ya yaklaşıyoruz.

Programımızda Sofya’da durma ve konaklama yok. Umumi istek üzerine

panoramik bir şehir turu yapmak istiyoruz.

Şehre girip gireceğimize pişman oluyoruz. Bir tarafta yol çalışmaları, diğer

tarafta düzensiz trafik, bizi bir saatten fazla yerimizde çakılı tutuyor. Gözünü

seveyim İstanbul trafiğinin diyorum.

Şehrin hiçbir güzel yanını göremiyorum. Dolaştığım eski Sovyet Bloku

ülkelerindeki soğuk mimari Sofya ‘yı da esir almış. Şehrin en işlek yerlerinden

geçiyoruz. Otobüsteki genel kanaat: Sofya’nın puanı zayıf.

İki saatlik zaman kaybıyla, zor da olsa kendimizi Sofya dışına atıyoruz. Bu

arada, Flibe’ye gündüz gözüyle ulaşma imkânını yitirdiğimizi görüyoruz. Sofya

panoramik gezisi bize oldukça pahalıya mal oluyor.

Filibe’ye girdiğimizde hava kararmış, akşam yemeği saati de gelmişti. Otelden

önce yemek yiyeceğimiz Türk lokantasına gidiyoruz. Filibe’nin merkezi yeri

sayılan bir noktada bulunan Brasilia isimli bir restoran’ın önünde duruyoruz.

Restoran Edirne’li mühendis İlyas Bey’e ait. İlyas Bey’in ailesi de Edirne’de

yüz yıla yakındır lokanta işletiyormuş. 1996 yılında açtığı bu restoran

Filibe’nin en lüks mekânları arasında yer alıyor.

Yemek sonrası gece saat 22.00 olmuş. Herkes bir an önce kendisini otele

atmak istiyor. Nihayet otele varıyoruz. Kalacağımız otelin adı Otel City, burası

da yemek yediğimiz restoran gibi bir Türk işletmesi.

Otel 1950’li yıllarda Filibe’den Türkiye’ye göçen bir ailenin sanayici olan

çocukları Altan,Turan.Ertan Keser kardeşlerin isimlerini taşıyan Hadımköy’de

kurulu (ATEK) makine şirketine aitmiş.

Otel gerçekten rahat bir oteldi. Tuvaletleri dâhil her şey Türk usulü

düzenlenmişti. Odada televizyonda bütün Türk uydu kanalları mevcut olduğu

için, uykuya dalmadan önce kısa süreliğine de olsa haber kanalları arasında kısa

bir gezinti yaptım.

Ertesi sabah programımızda Filibe şehir turu var. Otobüsümüzü eski Filibe

meydanındaki parka çekip tura başlıyoruz.

Filibe adını Makedonya Kralı İskender’in babası Filip’ten alıyor. Bu

sebepten tarihi bir şehir. Binlerce yıllık tarihi eserlerle dolu Filibe . Yedi tepe

üzerine kurulu olduğu söyleniyor. Filibe, gerçekten de düz ovada volkanik

tepeleri olan bir şehir. Dümdüz yerde göğe yükselen yüz ya da yüz elli

metrelik volkanik tepeler çok ilginç bir görüntü arz ediyor.

Çok geniş bir meydan ve çevresi parklarla dolu alandan Filibe çarşısına doğru

ilerliyoruz. İp gibi dikdörtgen bir alanı andıran, otuz metre genişliğinde bir

caddede sağlı sollu mağaza vitrinlerini seyrederek ilerliyoruz. Arada bir tarihi

eski binalarla da karşılaşıyoruz.

Bu çarşının sonu Cuma Camiine çıkacak. Bu Caminin asıl adı Murat

Hüdavendigar Camii. Osmanlı zamanı Cuma namazları bu camide kılındığı için

adı Cuma Camii olarak bilinirmiş.

Çarşının sonunda bir anda, cami bütün heybeti ile karşımıza çıkıyor. Balkan

turu sırasında görmüş olduğumuz camiler arasında sanırım en heybetlisi bu.

Diğer ülkelerde de gördüğümüz gibi burası da 2008 yılında TİKA tarafından

onarılmış. Caminin girişinde bulunan plakadaki yazıya göre, restorasyon

çalışmalarına İstanbul Büyükşehir belediyesi de katkıda bulunmuş.

Bu cami bende derin bir hüzne sebep oluyor. Caminin restorasyon öncesi

fizibilite çalışmalarını yapan, eski eserler uzmanı Rahmetli Şaban Kuyumcu

kardeşimi hatırladım. Şaban Kardeşim, 2005 yılının ramazanını Filibe’de ön

çalışmalar yapıp rapor hazırlayarak geçirmişti. Bu eserin ihya edilmesine katkı

sağlayan rahmetli arkadaşıma burada Fatiha yolluyorum.

Cami yapılışı itibariyle kot farkına sahip olduğu için, on beş ya da yirmi

basamakla içeri girilebiliyor. Caminin içi; süslemeleri, çinileri, minberi, mihrabı

kısaca her şeyi mükemmel. Namaz vakti değil ama yine de içimden iki rekâtlık

şükür namazı kılmak geliyor.

Bize rehberlik yapan Şumnu’lu bir Türk kızı Nesrin bilgiler veriyor. Caminin

temelinin on beş yirmi metre yanında eski Roma Collesyumu var. Burası da

binlerce yıllık bir geçmişe sahip. Burasını da Danimarka, Lüksemburg ve daha

bir çok ülkenin şirketleri oluşturdukları bir konsorsiyum ile onarmışlar ve de

onarmaya devam ediyorlar.

Cuma Camiinden çıkıp eski Osmanlı kaldırımlarına basarak bir yokuşu

tırmanıyoruz. Sağlı sollu eski tarihi binaların arasından geçerek tarihi bir

yolculuk yapıyoruz.

Yol kenarında çevre düzenlemesi çerçevesinde çiçek eken ve çalışan kadınlar

görüyoruz. Bizi görünce işi bırakıp Türkiye’ye selamlar yolluyorlar, bizimle

sohbet ediyorlar. Başlarında dikilen amirleri olan Bulgar kadın bunlara çıkışıyor.

Konuşmalarından Roman olduğunu tahmin ettiğim bizimle konuşan kadın,

başlarında dikilen amire öyle bir çıkışıyor ki, kadın öylece donup kalıyor. Daha

sonra yüksek sesle bize duyurarak “Bulgar dölü” diyor. Onları daha da zor

durumda koymamak için “kolay gelsin “diyerek ayrılıyoruz.

Yokuşun zirvesinde, klasik bir Osmanlı eserinin önünde duruyoruz.

Rehberimiz burasının Balkanların en büyük Mevlevihanesi olduğunu

anlatıyor. Bahçesine giriyoruz. Çok güzel bir bahçe karşımıza çıkıyor. Çevre,

Mevlevi figürleri ile dolu, ancak burası artık Mevlevihane değil.

Bulgaristan hükümeti 1974 yılından bu yana burasını restoran olarak

kullanıyor. Komünizmin yıkılmasından sonra da özel sektöre kiralanan mekân

oldukça lüks bir restorana dönüştürülmüş.

Bulgaristan Müftülüğü vakıf malı olan bu binayı, içkili restoran özelliğinden

kurtarıp aslına çevirmek için büyük bir hukuki mücadele veriyormuş. İnşallah bu

konuda muvaffak olurlar diyoruz.

Çıktığımız tepenin diğer tarafından inişe geçiyoruz. Her yer eski Osmanlı

kalıntısı binalar ve eserlerle dolu. İniş sırasında ünlü Flibe antik tiyatrosuna

uğruyoruz.

MS II.Yüzyıldan kalma tarihi antik tiyatro, günümüzde de ayakta kalmayı

başaran ilginç bir yapı . 3500 kişilik bu antik tiyatro Filibe’nin geçmişi ile ilgili

bize önemli bilgiler veriyor.

Filibe için kullanılan “Bulgaristan’ın kültür başkenti” tanımı gerçekten de

yerine oturuyor. Şehrin tam merkezinde bulunan Roma, Bizans ve Osmanlı

eserleri burada aynı ortamda bir arada görülebiliyor.

Filibe’den de ayrılma vakti geldi. Seyahatimizin altıncı ve son günündeyiz.

Filibe’den Kapıkule sınırı otobüsle bir buçuk saat çekiyor. Öğle yemeğimizi

kısmet olursa Edirne’de yiyeceğiz.

İstanbul Fazilet Kolejinden Edirne’li öğrencim Salih Şenol bizi bekliyor. Salih

Edirne eski Kültür Müdür yardımcısı. Şu anda İngilizce öğretmeni olarak görev

yapıyor. Ciğerci Niyazi Usta’da yerimiz ayrılmış.

Nihayet Bulgaristan’dan çıkıp vatan topraklarımıza ayak basıyoruz. Türkiye

tarafındaki free shopta kısa bir mola veriyoruz.

Yeniden otobüse binip Edirne şehir merkezine hareket ediyoruz. Salih ile

buluşup Niyazi Usta’da ayrılan masalarımızda nefis Edirne ciğerini yiyoruz.

Yemek sonrası kısa da olsa bir Edirne turu yapmak istiyoruz. Selimiye ile

bir iki tarihi eseri ziyaret edip yolcu yoluna gerek diyerek İstanbul’a hareket

edeceğiz.

Salih , yemekten sonra yürüyerek bizi küçük ama şirin bir camiye

götürüyor. Burası Dar’ül Hadis Camii. Fatih Sultan Mehmet’in de ders aldığı bir

medrese.Türkiye’nin çevre birincisi seçilen bu camide ikindi namazını kılıyoruz.

Namaz sonrası caminin İmamı ile tanışıyoruz. Mahmut Eroğlu Hoca

bu camide büyük işler başarmış. Özel girişimleri ile bu camiye hayat

vermiş .Bahçe düzeni, ekilen ağaçlar hepsi Mahmut Hoca’nın eseri. Çimleri

kendi eliyle biçiyor. Cemaat kendisine yardımcı oluyor.

Gençlerle ve çocuklarla da yakın diyalogu var. Camide hayırseverlere

aldırdığı laptop bilgisayarlarla çocuklara eğitim veriyor. Hocamızla toplu bir

hatıra fotoğrafı çektirip hemen yan taraftaki Meriç köprüsünden Karaağaç’a

geçiyoruz.

Meriç ve Tunca üzerindeki köprüleri geçip kısa bir gezinti yapıyoruz. Meriç

kıyısında özlediğimiz Türk usulü çayı yudumluyoruz. Akşam gece geç vakte

kalmadan İstanbul’a varmak istiyoruz.

Edirne deyince, adıyla özdeşleşen Selimiye’yi görmeden olmaz. Finali

Selimiye ile yapmak istiyoruz. Güneş yavaş yavaş alçalıyor. Selimiye camiini

ziyaret edip yola çıkıyoruz.

18 Nisan saat 23.00’da başlayan yolculuğumuz çok ilginç bir tesadüftür ki; 24

Nisan 23.00’da sona erdi.

Balkanlar’da gerçekten de unutulmaz günler geçirdik. Başka seyahatlerde

buluşmak üzere… 

Edirne Dar'ul Hadis Camii Avlusu

Filibe Antik Tiyatro

Filibe Mevlevihane

Filibe Eski Osmanlı Sokağı

Filibe Cuma Camii

Cuma Camii İçi

YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.