ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL10°C
Çok Bulutlu

YAZARLAR

Şiwan Perver'le ağlamak

Mehdi Çetinbaş

01 Şubat 2013 Cuma 09:27
  • A
  • A

Başbakanımız her ne kadar tabire karşı çıksa da "Ana dilde savunma hakkı” yasalaşarak yürürlüğe girdi. Erdoğan, bu kanun sanığın kendisini en rahat ifade edebileceği bir dili kullanma hakkını tanıyor derken, aslında gerçeği ifade etmiş oluyor.

Yasalaşma süreci sırasında, mecliste fırtınalar kopartan, bir çok eleştirilere maruz kalan kanunu, aslında temel insan hakları çerçevesinde değerlendirmek gerekir.

PKK ve KCK davası sanıklarının, kendi anadillerinde savunma yapma bahanesiyle yargı sürecini aylarca tıkamaları, hem ülkemizdeki yargı sürecini yavaşlatmış; aynı zamanda da ülkemizi Avrupa nezdinde insan haklarını ihlal eden bir ülke konumuna düşürmüştür.

Aslını sorarsanız, kişisel kanaatim; mahkeme heyetinin kararlarıyla uyuşmaktadır. Ben de sanıkların çok iyi derecede Türkçe bildiklerine, hatta Türkçelerinin Kürtçelerinden daha iyi olduğuna da inanıyorum.

O zaman problem nerede diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. Problem, hukukun sanık hakkında tahmin yürütme hakkını kullanmayı kendisinde görmesidir. Beyana itibar etmemesidir.

Ahmet Kaya Paris’te vatan hasreti çekerek kahır içinde öldü.

Ülkemizde maalesef, yasak kavramı çok yaygın olarak kullanılmaktadır. Oysa yasak istisnai, serbestlik ise genel olmalıdır.

Çok iyi hatırlıyorum; bir zamanlar Kürtçe şarkı söylemek, ya da kaset çıkarmak sözü bile edilemeyecek derecede yasaklar kapsamı içindeydi. Merhum Ahmet Kaya, sırf Kürtçe bir kaset yapmak istiyorum dediği için, bırakın sanatını icra etmesini,Türkiye sınırları içinde bile barınamadı. Paris’e gitti,orada vatan hasreti çekerek kahır içinde hayata veda etti.

Ahmet Kaya “yeni çıkaracağım albümde Kürtçe bir şarkı okuyacağım” dediği için, zorunlu bir sürgün hayatı yaşamıştı. Ardından devir değişti, iktidara gelen AKP hükümeti, Kürtçe müzik yapmanın önündeki tüm engelleri kaldırdı.

O günleri hiç unutmuyorum. 2004 ya da 2005 yılları idi. Eminönü’nde vapurdan indiğimde, seyyar el arabaları ile kasetler satılırdı. Her yerden bangır bangır Kürtçe türkü sesleri gelirdi. Kaset satan Kürt gençleri, yılların intikamını alırcasına insan kulağını rahatsız edecek şekilde, yüksek sesle müzik çalarak bu kasetleri satmaya çalışırlardı.

Aradan zaman geçti sesler yavaş yavaş azalmaya başladı. Bir müddet sonra tamamen sustu. Bir zaman sonra, Kürt kökenli bir arkadaşımın arabasında seyahat ederken, Şiwan Perver’in Halepçe için Kürtçe söylediği bir ağıtı dinledim. Bir kelime Kürtçe bilmeyen ben, bu parçayı dinlerken ağlamıştım. Gerçekten de çok etkilendim. Tabiatımda da etnik müziğe karşı bir merak vardır.

Adem ile Havva’yı da Cennet’ten kovdurtan yasak merakı değil miydi?

Daha sonra Eminönü’ne yolum düştüğünde, satın almak için Şiwan’ın kasetini seyyarlara sordum. Ara ki bulasın! “Daha bundan birkaç ay evvel hoparlörü sonuna kadar açıp milletin kafasını şişiriyordunuz, şimdi de yok diyorsunuz” diye serzenişte bulundum.

Tezgahın başında duran genç “Abi talep yok, para bağlarsan haftalarca satılacak diye beklemek zorunda kalıyorsun. Ebru Gündeş kaseti yeni çıktı , bu gün sadece o kasetten otuz beş tane sattım” dedi. Bana Unkapanı’nda bir yer tarif ederek, ancak orada bulabilirsin diyerek yardımcı oldu.

Ne olmuştu da milletin merakla beklediği Kürtçe kasetler piyasadan çekilmişti .Sebebi çok basit! Yasak kavramının cazip kıldığı, ulaşamama, elde edememe durumu ortadan kalkınca, büyü de bozulmuştu. Düşününce insan daha iyi anlıyor. Adem İle Havva’yı da yaşadıkları cennetten kovduran yasak kavramını çiğnemeleri değil miydi.

Allah kutsal kitabımız Kur’anı kerimde, Araf suresinde (19-26)da Adem ile Havva örneğini verirken bizlere bir ders vermektedir. İnsan oğlu meraklı bir varlıktır. Yasak kavramı bir peygamber ve eşine dahi suç işletebilmektedir. O zaman sıradan bir beşer olan biz insanlar için, yasak kavramı mutlaka izahı olan somut bir gerçeğe dayanmak durumundadır.

Yazımızın başında değindiğimiz konuya yeniden gelecek olursak, aynı şey bu konuda da geçerlidir. Sanıklar, mahkemede Kütçe savunma yapma yasak olduğu için bu konuda diretiyorlar. Aslında geçmişte de Kürtçe savunma yapma hakkı vardı. Hakim sanığın Türkçe bilmediği kanaatine varırsa, Kürtçe Tercüman kullanmasına izin veriyordu.

Burada tartışılan konu, olayın hakim inisiyatifine bırakılmadan tümden serbest olmasıdır. Ben inanıyorum ki, bu olay çok kısa sürede gündemden düşecektir.

Sadece bu yasada problem gibi görünen bir husus vardır. O da sanıkların tercüman ücretini karşılamaları hususudur. Avukat tutamayan sanığa ücretsiz avukat tutan devletin, bu konudaki davranışı klasik bürokrat tavrıdır.

Sizin anlayacağınız devlet diyor ki, ben elimde tuttuğum yetkilerimi öyle kolayca bırakmam. Sizi bir miktar daha süründüreceğim. Sonuçta ihtimaldir ki, sanıklar biz tercüman tutamıyoruz paramız yok diyecekler. Mahkemeler yine bir müddet tıkanacak. Uzun bir itiş kakıştan sonra, devlet hadi tercüman parasını da biz ödeyelim diyecek.

Bu durumda yasağın tamamen kalktığını gören sanıklar hiç merak etmeyin, adım kadar eminim savunmalarını Türkçe yapacaklardır. Yasak olunca bir çok sanık doğru dürüst Kürtçe bilmediği halde sırf mahkemeyi zor duruma düşürmek için Kürtçe savunmada diretmektedirler.

Kürtçe konuşması yasaklandığı için İsveç’e sığınan Kürtçe bilmeyen mülteci.

Bu konuya İsveç’ten bir örnek sunmak istiyorum. Yakın biir tanıdığım seneler öncesi İsveç’e çalışmaya gidip orada yerleşmiş. Kendisi aynı zamanda İsveç dilini çok iyi konuştuğu için, mahkemelerde yeminli tercüman olarak da görev yapıyormuş.

Bir gün mahkemeden çağırmışlar, Türkiye’li bir Kürt sığınma talebinde bulunmuş, Türkiye’yi yerin dibine batıran suçlamaları sıralayıp, dışarıda hazırlanan bir dilekçeyi mahkemeye sunmuş. Suçlamalardan biri de anadili olan Kürtçeyi konuşmasına dahi izin verilmemesiymiş.

Mahkeme doğal olarak, Kuzey Irak’ın Süleymaniye kentinden gelip İsveç’e yerleşmiş yeminli Kürt tercümanı çağırmış. Dilini konuşturmuyor diye Türkiye’yi suçlayan Kürt ilticacı, gelen tercümanın karşısında sus pus. Kürt tercüman sonunda mahkemeye dönüp efendim bu şahıs Kürtçe bilmiyor demiş.

Bunun üzerine bizim dostumuzu çağırmışlar. Arkadaşım anlatıyor “Önce bir miktar yardımcı olayım dedim. Baktım devletimize saydırıyor, ağır hakaretlerde bulunuyor. Bir anda sinirlerim zıpladı. Tercüman olarak yapmamam lazım; ama dayanamadım. Hakim bey bu arkadaşın tercümanlığını daha fazla yapmak istemiyorum. Arkadaş kendi dilinde konuşarak derdini anlatsın” diyerek mahkemeden izin isteyip ayrıldım diye hatırasını anlatmıştı.

Türkiye’de PKK terör örgütünün işlediği alçakça cinayetler ve KCK sanıklarının mahkemeleri bloke etmek için savunmalarını Kürtçe yapmak isteklerini, sırf tepkisel bir refleksle değerlendirip hataya düşmemeliyiz.

Olayı, sadece her insanın konuştuğu dilin onun için kutsal olduğunu kabul ederek çözebiliriz. Bu konuda mutlaka empati yapmak durumundayız.

Cumhuriyet ile birlikte ilk yıllarda kabul edilen ilkeleri, bir dogma haline getirerek bu konuyu çözemeyiz.

Yeni anayasal mutabakata bunun için ihtiyaç var.

Anayasa çalışmalarında, uzlaşılan metinlerin dışında kalanlarda şayet uzlaşma olmuyorsa, bu konu daha fazla sürüncemede bırakılmadan yeni bir yol bulunmalıdır.

Bu konu, meclis çatısı altında gurup taasubu gütmeyen vekiller kanalıyla çözülmelidir.  

YORUM YAZ
TOPLAM 2 YORUM

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.

  • - Misafir01 Şubat 2013, Cuma 11:44

  • - Misafir01 Şubat 2013, Cuma 11:43