ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL10°C
Çok Bulutlu

YAZARLAR

Şer İttifakı

Mehdi Çetinbaş

08 Eylül 2011 Perşembe 11:40
  • A
  • A
Son günlerde artan PKK eylemlerini hayretle karşıladığımı söyleyemem. Otuz yıla yaklaşan PKK terörünün dillendirdiği, istismar ettiği sorunların en fazla çözüme kavuşturulduğu, ya da çözülme konusunda iyi niyet gösterildiği bu dönemde, bu olayların tırmanmasının başka bir izahının olması gerekir.

Geçmişte bırakın Kürt realitesini; Kürt etnik varlığını bile inkar eden bir yönetim anlayışından bu günlere geldik. İlk başlarda, Kürt kimliği ezilen ve mazlum bir halk figürünü çağrıştırırken, acaba durum bu gün için aynı mıdır. Bu durumu en azından kendi düşünce seyrimde meydana gelen değişim açısından hissedebiliyorum.

Bu ülkede geçmişte, Kürt halkına karşı bir ayrımcılık yapıldığını en baştan beri söyleye geldim. Kürt denince yıllarca; cahil, kültürsüz, vasıfsız bir insan tipi akla geldi. Askerde Ali okullarında eğitim gören, her türlü zor işe koşulan bir insan tipi canlandı zihnimizde. Bu toplum yıllarca “Kıro” diye anılarak aşağılandı.

Bunları hep birlikte yaşadık. Ancak burada suçlu sadece Türk etnik kimliği miydi acaba? Bu soruya evet diyebilir miyiz? Kendi iç yapısı ve aşiret düzeni yüzünden geri kalmışlığı acaba Kürtler ne derece sorguladılar?

Çalıştırdığı marabaların alın terleri üzerine kurdukları yaşamları ile bilinen Kürt ağalarının bu işte hiç mi günahları yok.

Kürt halkından çok daha olumsuz şartlarda yaşayan Ege’de,batı Karadeniz'de Türk köyleri var.

Kürt halkının sırtından kazanıp, yatırımlarını batıya yapan iş adamlarının hiç mi günahı yok. Sürekli olarak ezilmişlik ve asimilasyon argümanını kullanan örgüt, aynı geçmişi paylaştığı Türkiye halklarının da bu düzenden aynı darbeyi yediğini bilmez mi?

Bu ülkede Türk unsuru, insan olarak çok mu itibar görmüştür. Gerçek Türk olarak bilinen Anadolu’nun Yörük köylerine giderseniz bu durumun böyle olmadığını görürsünüz. Bırakınız doğuyu Ege’de, Marmara’da güneydoğudan daha perişan durumda olan dağ köyleri ile karşılaşırsınız. Bunlar Türk oldukları için şikayet etme makamında değildirler. Onlar o yoklukla birlikte bu vatanın(!) sahipleridir.

Türkiye, genetik kotlarında cihangirlik ve dünyaya nizam verme hasletleri taşıyan bir ülkedir. Binlerce yıla dayanan devlet geleneği ile dünyanın sayılı üç beş devleti arasında yer alır. Büyük devletler bazen geçici olarak fetret dönemleri yaşarlar. Türkiye yaklaşık olarak yüz yıllık bir fetret dönemi yaşamıştır.

19 yy sonlarında başlayıp, 1945 ikinci dünya savaşıyla birlikte dünyada yeni bir düzen kuran güçlerin oluşturduğu düzenin miadı dolmuştur. Kendi kurdukları demokratik nizamın aksine, diğer toplumları, bilinçli olarak oligarşik ve totaliter rejimlere mahkum etmişlerdir. Böylelikle o toplumları, kendi adamları olan diktatörler kanalıyla kontrol etmeye muvaffak olmuşlardır.

Türkiye, batının kendisine empoze ettiği totaliter rejimi 1950’li yıllara kadar sürdürmüş, bu yıldan sonra da kör ya da topal, demokratik hayata merhaba demiştir.

Ülkemizi kontrol etmek isteyen güçler demokratik düzende de yakamızı bırakmamışlar, ülkemizde demokrasi kisvesi altında yıllarca devam eden bir oligarşik düzenin oluşmasına zemin hazırlamışlardır.

Türkiye’nin ileride gelişerek yeniden toparlanacağını ön gören güçler, onun önüne mayınlı tuzaklar döşemişlerdir.

İşte PKK böyle bir projenin ürünüdür. Gırtlağına kadar uyuşturucu ticaretine bulaşmış bir örgütün, Avrupa’da elini kolunu sallayarak faaliyet göstermesinin tek bir izahı olabilir.Türk fobisi.

Derin güçler Türkiye’de tek partinin iktidara gelmesini istemiyorlar.

Avrupa’da gerçekten de bir Türk fobisi vardır. 1683 yılında Viyana kapısına kadar dayanan Türk ordusunun gölgesi, halen Avrupa’nın üzerinden kalkmamıştır. Güçlü bir Türkiye Avrupa’nın arzuladığı bir şey değildir. PKK terör örgütünün arkasındaki gücü burada görmek gerekir.

Türkiye’de demokratik yoldan iktidara gelen tek parti yönetimlerinde ,istisnasız gelişme ve ilerleme kaydedilmiştir. Buna popülist Demirel iktidarları da dahildir. Tek parti iktidarları sürekli olarak sabote edilmiş ve Türkiye geçmişte koalisyonlara muhtaç edilmiştir.Koalisyon yönetimleri derin güçlerin en fazla arzu ettikleri yönetim biçimidir.

2002 yılından bu yana Türkiye’de meydana gelen uyanış ve dirilişin önü tüm çabalara rağmen kesilememiştir. AKP iktidarını,iktidara gelişinden birkaç ay sonrasından başlayan devirme çabaları, bütün kirli ittifaklara rağmen başarılı olamamıştır.

AKP iktidarından kurtulmak için her yolu deneyen şer güçleri ,anlaşıldığı kadarıyla son kozlarını oynamaya karar vermişlerdir. Bu gün bir çoğu Silivri’de hesap veren darbecilerin dışarıdaki uzantıları, çok tehlikeli bir senaryoyu sahneleme hazırlığındadırlar.

Öteden beri söylenegelen PKK-Ergenekon ilişkisi, ihtimal odur ki gün ışığına çıkmaya başlamıştır. Yoksa bu gün PKK eylemlerini azdıracak Türkiye’de ne gibi gelişmeler olmuştur? Bunu kim söyleyebilir? Kürt realitesi ve Kürt siyasi hareketi otuz yıl öncesine göre bu gün kıyas kabul edilmeyecek bir yerdedir.

Türkiye son on yılda dünya siyasetinde çok önemli bir aktör olarak sahneye çıkmıştır. Üstelik bunu yaşadığı terör belasına karşı başarmıştır. Türkiye gelişen ekonomisi ve dışa açılan sanayicisi ve iş adamları sayesinde Orta Asya, Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde tanınır hale gelmiş, adeta bu ülkeler için rol modeli olmuştur.

Son olaylar Türkiye’yi masadan uzak tutmaya yönelik çabalardır.

Geçmişte zorla elimizden çıkarılan, parçalanan Osmanlı coğrafyası üzerinde kurulan düzenlerin miadı dolmuştur. Bu bölgelerden dışlanan Osmanlının mirasını yıllarca inkar eden Türkiye, bütün inkar politikalarına karşı reel politikten kaçamamıştır. Biz kaçsak bile, bu ülkelerin yaşanmış tarihi ve ortak hatıralar peşimizi bırakmamıştır.

Bu gün zaman zaman yazılıp çizilen Osmanlı diriliyor söylemleri, batılılara korkulu rüyalar göstertse bile, bu dönem artık geride kalmıştır. Türkiye Cumhuriyeti elbette Osmanlı’nın varisidir ama aynısı değildir. Eski hinterlandındaki ülkelerle Türkiye’nin ilgilenmesi, Osmanlı’nın yeniden ihyası değildir.

Arap baharı olarak nitelenen son ayaklanmaların perde arkasında,bu ülke insanlarının Türkiye’yi model olarak görmelerinin büyük etkisi vardır. Bu ülkelerin yıllarca diktatörlere mahkum olarak yönetilmesini sağlayan güçler, durumun vahametini görünce bir anda tavır değiştirmişlerdir. Arap baharını bekleyen en büyük tehlike,binlerce insanın kanıyla devrilen diktatörlerin yerine, batı tarafından, demokratik kisveli diktatörlerin getirilmesidir.

ABD ve batı, devrilmelerini önleyemediği diktatörlerin devrilmesine katkıda bulunarak, sözüm ona bu ülkelere şirin görünme yarışındadır. Orta Doğu ve Afrika’daki değişimi batının dizayn etmesinin karşısındaki en büyük güç, ister kabul edin ister etmeyin Türkiye’dir.

Orta Doğu ve Afrika’ya yeni dizayn verilirken Türkiye’nin devre dışı kalması, masadan uzaklaştırılması, bunlar da yapılamıyorsa, en azından başının belaya sokulması gerekmektedir. İşte PKK bu gün, batı tarafından kendisine verilen görevi yerine getirmektedir.

Türkiye buna karşı bütün kurumlarıyla topyekun bir savaşa girmiştir. Önümüzdeki sürecin en önemli konusu, şüphesiz ki dış politikadaki hareketlerimiz olacaktır. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi en büyük şansımızdır.

Başbakan ile Dışişleri bakanlarının uyumlu olarak çalıştıkları hükümetler istisnasız olarak başarılı olmuşlardır. Milletlerin kaderlerinde önemli rol oynayan politikacıların hariciyeciler arasından çıkması tesadüfi değildir.

Türkiye çok zor bir süreçten geçiyor. Bu süreçte Türkiye’nin en büyük şansı Başbakan ile birlikte Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’dur.

Bu konuya önümüzdeki yazıda devam edeceğiz.
YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.