ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL13°C
Az Bulutlu

YAZARLAR

Kapitalizmin Köleleri

Mehdi Çetinbaş

03 Ağustos 2011 Çarşamba 05:16
  • A
  • A
İki haftadır yurt dışındaydım. Kuzey Kafkasya’ya akraba ziyaretinde bulundum. Dedemin doğduğu toprakları, atalarımın köyünü, akrabalarımı görerek onlarla bol bol hasret giderme imkanı buldum.

Sovyetler Birliği’nin parçalandığı 1991 yılından, 1999 yılına kadar her yıl, bazen birkaç defa olmak üzere, sık sık Kafkasya’ya gittim. İkinci Rus-Çeçen savaşının patlak vermesinden sonra, Rusya’ya vize alamadım. Bana hiçbir gerekçe de gösterilmedi. Ben kendim bunun sebebini zaten biliyordum. Savaş sırasında kurulan Kafkas-Çeçen Dayanışma Komitesi’nde vazife almam, Rus ordusunun Çeçenistan’da yaptığı katliamları sık sık dile getirmem, vize almama engel çıkarıyordu.

Aradan 12 yıl geçti. Türkiye ile Rusya arasında vizesiz seyahat başladı. Rusya Federasyonu vatandaşı bir akrabamın, ülkeye girişimde bir engel bulunmadığını bildirmesi üzerine yolculuğa karar verdim. Yolculuk gerçekten de çok kolay oldu. Sabiha Gökçen Hava Limanından kalkan Pegasus Hava Yolları uçağı, beni bir buçuk saat sonra RF Krasnodar Hava Limanına ulaştırdı.

Gerçeği söylemek gerekirse Rusya Federasyonu’nu çok değişmiş buldum. O, eski Komünist dönemin kalıntısı asık suratlı memurlar girmiş, yerlerine daha güleç insanlar geçmişti. Uçaktan iner inmez, pasaport kontrolüne girdik. Burada küçük bir olumsuzluk yaşadık.

Pasaport kontrolünden önce, ülkeye girmeden bir form doldurulması gerekiyordu. Görevli bir memur, bir miktar formu eliyle havaya fırlattı. Ne olduğunu anlamadan, ani bir refleksle üç tane birden yakaladım. Yere düşen kağıt parçalarını, Türkiye’den giden yolcular birbirini ezerek kapışıyorlardı.

Kaptığım kağıtlardan birini, uçakta tanıştığın Denizli’li bir Çerkes hemşehrime verdim. Diğerini de benden form isteyen Krasnodar’da çalışan bir Türk mühendise verdim. Bu mühendis kardeşimiz sayesinde, Rusça olan formları kolayca doldurduk. Pasaport kontrolüne yöneldik.

İşin komik tarafı, dağıtılan form Türk yolculara yetmemişti. Formları havaya fırlatan görevli de ortada yoktu. Yaklaşık on civarında Türk yolcu, fellik fellik form arıyordu. Adam ortalıkta yoktu. Çaresiz yolcuların imdadına tecrübeli eski Türk yolcular, Krasnodarda çalışan işçiler yetiştiler.

Krasnodar’ı 12 yıl sonra tanıyamadım, çok gelişmiş buldum.

Anlaşılan onlar bu konuda tecrübeliydiler. Her ihtimale karşı ceplerinde, bu giriş formlarından yedek bulunduruyorlardı. Bir yolcu “bu form yüzünden burada yarım saat beklemiştim, herkes çıktıktan sonra adamı bulup form almıştım” dedi. Herkes cebindeki yedek formları çıkararak, problemi bir şekilde çözüme kavuşturdular. O kadarı da nazar boncuğu olsun diyerek, vizesiz olarak Rusya Federasyonu’na merhaba dedim.

İlk intibalarım çok olumluydu. Ben görmeyeli, bir eyalet statüsünde olan Krasnodar çok gelişmişti. Tanıyamadım dersem yalan olmaz. Kapitalizmin yansıması dev reklam panoları, ışıl ışıl alışveriş merkezleri, caddelere sığmayan ve tıkanan trafik, Türkiye’de bile görmeye alışık olmadığımız lüks araçların fazlalığı, ilk dikkatimi çekenlerdi. 1999 yılında akşam saat 21.00’de bomboş olan caddelerde, 2011 yılında gece yarısı 00.30’da müthiş bir trafik vardı.

Doğal gaz ve elektriğin pahalı olmasını Rus insanı kolay anlayamıyor.

Bir gece kaldığım Krasnodar’dan ayrılarak, dede vatanım Adıgey Cumhuriyetine hareket ettim. Adıgey, Rusya Federasyonu’nu oluşturan 21 cumhuriyetten, hem nüfus, hem de yüzölçümü olarak en küçüğü idi. Buna mukabil toprakları, belki de Rusya Federasyonu’nun en verimli toprakları arasında yer alıyordu.

Adıgey sınırını geçince, katı gerçeklerle yüz yüze kaldım. Adıgey 12 yıl öncesinde benim bıraktığım yerde kalmıştı. Hatta belki de biraz daha geri gitmişti. Krasnodar’a sadece 100 km mesafede bulunan başkent Maykop yerinde sayıyordu. Yüz kilometre mesafede hayat bu kadar mı farklı olur. İnsan bu soruyu sormadan edemiyor.

12 yıl aradan sonra geldiğim ata topraklarında, dünyaya veda eden akrabalarımın ailelerine, geç de olsa taziye ziyaretlerinde bulundum. Daha önceleri benimle iki kez babasının doğduğu toprakları ziyaret eden, 2007 yılında aramızdan ayrılan babam da artık yoktu. Geçmiş günleri buğulu gözlerle yad ederek hasretle kucaklaştık.

Köyler, söylemek gerekirse, tam manasıyla acınacak haldeydiler. Kafkasya’da köyler genellikle en az üç yüz hane civarında . Her köyde en az 50 adet, boş ve çökmeye yüz tutmuş ev ile karşılaştım. Son derece verimli topraklara sahip olan köyler, neredeyse boşalmış. Tarım ve sebze yetiştiriciliği Rusya’da da para kazandırmıyor. Bu yüzden canım araziler ekilmeden bomboş duruyor.

Eskiden, elektrik ve doğal gazı neredeyse bedava kullanmaya alışmış köylüler, bu gün artık ödeme zorluğu çekiyorlar. Dünyaya bol miktarda sattıkları bu ürünlere, hatırı sayılır bir ücret ödeyen insanlar bunu bir türlü kabullenemiyorlar.

“Özel mülkiyetin Rusya’daki geçmişi 20 seneyi bulmadı” diyor, bir tanıdık. “Dünyanın en zengin 100 insanı arasında 15’ten fazla Rus var” diye ilave ediyor.

Bana dönerek soruyor.
-Türkiye’de kaç yıldır özel mülkiyet var?
Ben önce soruyu anlamakta zorlanıyorum. Sonra karşımdaki kişinin geçmişte komünist bir rejimde yaşadığını hatırlıyorum.

-Bizde hep özel mülkiyet vardı. Eski Osmanlı’da, farklı da olsa hep özel mülkiyet vardı. Cumhuriyet dönemini başlangıç olarak alırsak, aşağı yukarı 90 yıldır özel mülkiyet var.

- Peki sizde ilk 100 sıralamasına giren kaç zengin var.
Ben geçekten de böyle bir araştırma içinde olmadığım için, nasıl cevap vereceğimi bilemedim. Parmaklarımla saymaya başladım. Koç, Sabancı, Karamehmet vs.vs… Tahmini olarak içimden ilk 100 içinde yer alacağını düşündüğüm birkaç isim saydım. On kişiye ulaşamadım.

Bu yazıyı yazmaya karar verinceye kadar, inanın ilk 100 arasında kaç Türk olduğunu bilmiyordum. İnternette bir araştırma yapınca, bu konudaki cehaletimden utandım. Dünyanın en zengin yüz kişisi arasında hiç Türk yoktu. En üst sıradaki Türk, M.Emin Karamehmet ancak 268. Sırada yer bulabilmişti. Ben ilk yüz sıralamasına on kişi sokmaya çabalarken, ilk beş yüz içinde ancak beş kişinin var olduğunu görerek cehaletime bir kez daha şaştım.

İnsanlar çocuklarına iyi bir gelecek hazırlamak için sporu halen bir araç olarak görüyor.

Rusya gibi bir ülkede, 20 yılda servetini dünyanın en zengin yüz insanı arasına girecek kadar arttıran insanların bu kadar fazla olması, gelir adaletsizliğini gözler önüne seriyor.

Ülkemizde sık sık eleştirdiğimiz gelir adaletsizliğini, Rusya’yı görünce, “gözünü seveyim ülkemizin” diyesi geliyor insanın. Rusya gerçekten de bir tezatlar ülkesi. Son derece ağır yaşam koşullarına sahip bu ülkenin, dar gelirli olarak nitelenebilecek ailelerin evlerinde piyanonun bulunması bana en ilginç gelen manzaralar arasında yer alıyor.

İnsanlar çocuklarını sefaletten kurtarmak, daha iyi bir gelecek kurmalarını sağlamak için, eskiden olduğu gibi sporu bir araç olarak görmeye devam ediyorlar. Her biri bir Anna Kornikova ya da Maria Sharapova olmak için çaba sarf ediyorlar. Zengin sporu olarak adı geçen tenisin, bu derece yaygın olmasının başka izahını bulamadım.

Her konuştuğum insan, Rusya’nın çok zengin bir ülke olduğunu söylüyor. Ardından da ilave ediyor “bu zenginliği başta bulunanlar kendi çıkarları için peşkeş çekiyorlar.” Bu herkesin ortak söylemi. Putin’in bir diktatör olduğu konusunda insanlar hemfikir.

Medvedev ile Putin’in bir iktidar kavgası içine girip girmeyeceklerini soruyorum. “Kesinlikle böyle bir şey olmaz . Medvedev Putin’in bir kuklası, onun emirleri dışında hiçbir şey yapamaz” diyorlar.

Gezdiğim her yerde, insanların Türkiye adını duyunca gözlerinin parladığını görüyorum. Bütün ekonomik olumsuzluklara karşın, Antalya’ya tatil için giden çok sayıda insanla karşılaştığımı görerek hayret ediyorum. Bu konuda da Türk turizm operatörlerinin başarısı devreye giriyor.

Uçuş ve her şey dahil , bir haftalık uygun paket programlar sayesinde milyonlarca Rus turist Antalya’da tatil yapıyor. Bazı aileler yardımlaşarak bu tura katılıyorlar. Bir yıl, sırf bu tatil için para biriktiren insanlar ile karşılaştım.

Kısacası Rus insanı, 20 yılda tüketim ekonomisine çok çabuk adapte oldu. Maneviyat dünyası boş olan insanlar, bir yıl boyunca, Antalya ya da bir başka yerde yapacağı son derece özgür bir tatilin hayaliyle çalışıp çabalıyorlar.

Marksist düşüncenin temelinde yer alan “insanın ekonomik bir hayvan” olduğu tezini komünist sistem doğrulatamadı. Rus insanı bu sistem döneminde, insanlık onurunu muhafaza etmek için bütün gücüyle direndi.

Şu anda Rus insanı gerçek anlamıyla “ekonomik hayvan” boyutunu yaşıyor. Şatafatlı bir yaşam özlemi içinde yanıp tutuşan insanlar, bir haftalık lüks tatil için, bir yıl köle gibi çalışıyorlar.

Seksen yıllık komünizm, Rusya’yı köleleştiremedi. Yirmi yıllık kapitalist sistem ise, Rus halkını “özgür köle” haline getirdi.
Ne yaman bir çelişki değil mi?
YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.