ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL12°C
Parçalı Bulutlu

YAZARLAR

İşte sandık! Karar sizin...

Mehdi Çetinbaş

15 Ocak 2014 Çarşamba 14:39
  • A
  • A

Altmış yaşındayım. 18 yaşından beri politika ile iç içeyim.12 Eylül öncesi, Adalet Partisi gençlik kolları içinde başlayan siyasi hayatım, sonrasında DYP içinde devam etti. İl başkan yardımcılığı, Belediye başkan adaylığı, genel merkez delegeliği,kısacası siyasi parti içinde her kademede görev aldım.

28 Şubat sürecine kadar, Demirel çizgisinde bir politika takip ettim. Kendisinden büyük bir dindarlık beklentim olmamasına rağmen, Demirel beni 28 Şubat sürecinde büyük bir hayal kırıklığına uğrattı. “ Başörtüsü takmak isteyenler Suudi Arabistan’a gitsin” sözü benim için Demirel’in bitiş noktasıydı.

1999 seçimlerinde, Rahmetli Ömer Lütfi Mete ağabeyimi desteklemek için Devlet Bahçeli’den hiç hazzetmememe rağmen aktif kampanya yaparak MHP’ye oy bile verdim.

2002 seçimlerinde, çevremin yoğun baskısı ile, Ak Parti’den İstanbul üçüncü bölgeden aday adayı oldum. Maddi destek sözü veren arkadaş çevrem beni ancak onuncu sıraya kadar destekleyebilirlerdi.

Ben Kafkas camiasını temsil amacıyla böyle bir işe soyunmuştum.Seçim kampanyasına ayıracak en ufak bir birikimim bile yoktu. Bütün çevrem de yakından bilir ki, bana on altıncı sıra teklif edildi. Be listeye yazılıp hiçbir maddi katkıya iştirak etmeden, sırf listede adım bulunsun mantığına karşı çıktım.

Kibarca teklifi geri çevirdim. Sonunda benim bölgemden on yedi milletvekili seçildi. Geriye dönüp baktığımda, pişman mıyım diye kendime soruyorum. Aslında en ufak bir pişmanlığım yok.
Ben her zaman Allaha şöyle yalvarırım “ Allahım; gelecekte herhangi bir makam ya da mevki benim kişiliğimi değiştirecek ya da beni bozacaksa bana o yeri nasip etme.”

Demek ki bizde de bozulma potansiyeli mevcutmuş ki, Allah duamızı kabul etmiş diye düşünürüm.
Kısacası 2002 yılından beri, Ak Parti politikalarının kahir ekseriyetini benimseyerek oy kullandım. Zaman zaman da ,doğru bulmadığım yönlerini de eleştirmekten çekinmedim.

Bunları yazmamın sebebi, fanatik bir partizan olarak algılanmanın önüne geçmek endişesi elbette olabilir. Ancak asıl sebep olabildiğince tarafsız bir gözlem yapma arzumdur.
Şurasını açıkça belirtmeliyim ki, Şayet Tayyip Erdoğan ile ilgili kafamda oluşabilecek en ufak bir istifhamda bile, bu yapıya verdiğim desteği hemen çekebileceğimi söyleyebilirim.
17 Şubat sürecinden sonra, neden sık yazmadığımı soran birçok dostla karşılaşıyorum.

Yolsuzluk konusunda çok hassas olmama rağmen,son operasyonun amacının yolsuzluk olmadığını yazmam üzerine bazı dostlar “Ne yani yapılan bu yolsuzlukları görmezden mi gelelim” şeklinde sitemlerini bildirdiler.
Onlara şu basit soruyu sorayım; şayet cemaatle iktidarın arası bozulmasaydı bu operasyonlar yapılır mıydı?
Bu soruya ben cevap vereyim; kesinlikle hayır.
Başbakan ilk seçimlerden sonra, 2002 yılı seçimlerinde kendisine oy vermediklerini bildiği halde, cemaat mensuplarıma kucak açtı. Devlet dairelerinde onlara kadro verdi atamalar yaptı.
Cemaat iktidarın iyi niyetini sonuna kadar suistimal etti. Ele geçirdikleri kadroları, çaycısına kadar kendi elemanları ile doldurarak parti içinde görünür rahatsızlığa sebep oldular.

Partinin çeşitli kademelerinde dile getirilen şikayetlere rağmen,Başbakan bunları bir anlamda sineye çekti. Cemaat ise, iktidarın gücünü kullanarak hem içerde, hem de uluslararası alanlarda büyüdükçe büyüdü.
Belli bir noktadan sonra, cemaat mensupları şımardıkça şımardı. Kontrolsüz bir güç halinde büyüdükçe büyüdü.

Cemaatin gücünü gören bir kısım çevreler, o limana boca ederek işlerini bu kanaldan yürütmeye başladı.
Aslında cemaat ile hükümetin arasının bozulmaya başlamasının ilk işaretleri 2007 yıllarına dayanır. Diğer bazı muhafazakar sivil toplum kuruluşlarının Başbakan’a cemaat ile ilgili bazı şikayetleri bu tarihte aleni olarak yapılmıştır.
Başbakan yardımcısı Bülent Arınç tarafından cemaat lehine yapılan değerlendirmeler sonucu, bu konu o dönemde buz dolabına konmuştur.

Cemaat ile hükümetin ilk ciddi çatışması 7 Şubat 2012 tarihinde MİT müsteşarı atamasıyla yaşandı. Uzun hazırlıklar ve kulislerle müsteşarlığa kendi cemaatlerine mensup birinin atanması için yoğun faaliyet yürüten Cemaat mensupları, bu makama Ahmet Davutoğlu’nun yetiştirdiği Hakan Fidan’ın atanması ile tabiri caizse şoke oldular.

Sonra malum kriz yaratılarak, Fidan görevden uzaklaştırılmak istendi. Ne kadar gizli bir operasyon yapılsa da, hükümet bu işin arkasındaki gücün cemaat olduğunun farkına varmakta gecikmedi.
Bu tarihten itibaren Cemaat ile Hükümet arasındaki satranç oyunu başlamış oldu. Başbakan bilinçli olarak cemaatin kısa yoldan adam devşirme ocağı olan dershane konusuna el attı.

Dershanelerin kapanması, cemaatin gücünü önemli oranda etkileyecek bir hamleydi. Bu hamle sonucunda önemli bir maddi kayıp, Zaman Gazetesinin tirajında yüzde seksen oranında düşüş, bütün bunlardan daha önemlisi eleman devşirme ocağını sönmesi idi.

Bu tehlikeyi gören cemaat, burada gerçek yüzünü ortaya çıkardı. Devlet dairelerinde yürüttüğü paralel devlet yapısı içinde derlediği bilgileri hükümete şantaj olarak kullanmaya kalktı.
Duyumlarımıza göre, bizzat başbakana aracılar yoluyla bazı dosyalardan ve kasetlerden bahsedildi. Başbakan bu şantajları duyunca daha da öfkelenerek dershaneler konusunda kesin talimatını verdi.

Bunun ardından, bilinen malum süreç tabiri caizse göstere göstere geldi. Birbiriyle alakasız üç ayrı operasyonun aynı anda harekete geçirilmesi, kafalarda ilk istifhamların doğmasına neden oldu. Hele hele her belediyede yaşanan sivil toplum kuruluşlarına arsa temin etme yüzünden gözaltına alınan Fatih Belediye başkanının bu listede bulunması tam bir garabetti.

Bütün bu olayların sonucunda yaşadığımız süreç meydana geldi. Bu süreçte yaşanan olayların benzerini ben hiç görmedim.

Hiçbir yolsuzluk soruşturması, bu kadar inandırıcılıktan uzak olarak gerçekleşmedi. Adı yolsuzluk operasyonu olmasına rağmen, olayın siyasi boyutu yolsuzluğun önüne geçerek birinci sıraya yerleşti.
İçinde benim de dahil olduğum bir çok insan, bakan çocuklarının gırtlaklarına kadar yolsuzluğa bulaştıklarına inanmasına rağmen, Cemaatin pazarlıkçı ve sinsi politikası sebebiyle bu olaya yeterice değer veremedik.
Şu anda tabiri caizse, hükümetle cemaat arasında Tayland usulü boks maçı yapılıyor. Tayland boksu tabiri bile yanlış. Çok acımasız bir spor tarzı olmasına rağmen Tayland Boks’unun bile bir kuralı var. En azından burada hayalara tekme atmak yasak.

Hükümet –cemaat kavgasında her türlü faul serbest. Bütün kurallar alt üst olmuş. Herkes neresini bulursa oradan vuruyor.

Cemaat operasyon yapıyor, hükümet birkaç saat sonra operasyon yapan birimi görevden alıyor. Emniyet içindeki cemaat mensuplarının öylesine gözü dönmüş ki; emri amirlerinden değil, dışarıdan alarak iş yapıyorlar.
En son Kiliste İHH’ya yapılan operasyona bakın. Karar Van’da veriliyor. Polisler Kilis’e gelip operasyon yapıyor. Önce yanlış bir adres basılıyor. Durum fark edilince vazgeçiliyor.

Güya İHH’da çalışan bir eleman El Kaide mensubu olmakla suçlanıp aranıyormuş. Şahıs evinde aranacağına , sabahın altısında İHH deposunda aranıyor. Arama emrinde İHH olmamasına rağmen, şahıs bahane edilerek depo didik didik ediliyor. Bu operasyonda sizce iyi niyet görülebilir mi?
Operasyonu duyunca, yanımdaki arkadaşlara Van’daki operasyon amiri görevden alınacak dedim. Nitekim öyle de oldu.

Bu operasyonu yapan amir, sizce bu operasyonun ardından görevden alınacağını bilmiyor olabilir mi? Buna rağmen bu gözü kara ve ülke itibarını düşürücü operasyonu hangi amaçla yapabilir?
Sorular sorular…. Birbiri ardına sıralanan birçok soru. Dünyanın dört bir yanına dal budak salan, dış görünüşüyle hayranlık uyandıran, dört duvar arasında bir lokma bir hırka yaşayan, gözü yaşlı bir lidere itaat eden hizmet erleri.

Dışarıdan bakılınca olay hep böyle göründü. Alt kademede ,sırf Allah rızasını kazanmak için, Cafer Bin Ebu Talip misali, Habeşistan’a hicret eden Müslümanları çağrıştıran bir fedakarlık yarışı yaşanırken, üst kademede kim bilir ne kirli pazarlıklar yapıldı.

Her akşam cemaat televizyonlarında mendille gözyaşını silerek hamasi vaazlar veren Hoca Efendi’nin bilinmeyen bir yüzüyle tanışma şerefine nail olduk.

Uganda’da kurulacak olan Rafinerinin Koç gurubuna verilmesi, finansal sorunlar yaşayan Bank Asya’nın üç yüz milyon dolar takviye edilmesi ve daha birçok konu ; meğerse hep hoca efendiden alınan talimatlarla yürüyormuş.

ABD’de ikamet eden Hoca Efendi acaba verdiği kararlarda tek otorite midir? Yoksa küresel ölçekte bir parayı kontrol eden cemaatin küresel danışmanları mı bu ekonomiyi yönlendirmektedirler?
Gün geçtikçe ve kurcaladıkça ,cemaat ve hizmet kavramlarının ardına gizlenmiş bir aysbergle karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz.

AK Parti ve Tayyip Erdoğan ,karanlık dehlizlere açılan; sanıldığından da daha büyük bir ahtapot sarmalının içindedirler.
Bu yapıyla mücadele oldukça zorlu bir sürece gebedir. Başbakan’ın kararlı tutumu ve durumu halka iyi anlatması sonucu bu sarmaldan kurtulması ihtimali yüksektir.
İç içe geçmiş paralel yapılarla örülmüş Türkiye Cumhuriyetinde, muktedir olmanın bedelinin ne kadar ağır olduğu anlaşılmıştır.
Başbakanın tabiriyle paralel devlet, post modern darbenin yanı sıra, dost modern darbeler de yapabilmektedir.
Bu açmazdan kurtulmanın tek yolu sandıkla gelen yönetimden yana tavır koymaktan geçer. Yolsuzluk yapan eninde sonunda cezasını bulur.
Yolsuzlukla mücadele adı altında halk iradesine ipotek koymaya çalışanlara karşı dikkatli olmak gerekir.

Unutmayalım sandıkla gelen bir iktidarın, anti demokratik yollarla düşürülmesi bizi yıllarca geri götürür.
Önümüzdeki bir buçuk yıl içinde, üç ayrı seçim var. Şayet iktidardan ve icraatlarından memnun değilseniz, işte sandık; karar sizin.

 

YORUM YAZ
TOPLAM 1 YORUM

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.

  • Ibrahim Agah - Ibrahim Agah:21 Ocak 2014, Salı 18:19

    Yazılarınızı çok samimi ve içten buluyorum.Allah razı olsun