ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL13°C
Az Bulutlu

YAZARLAR

Fark Var! Artık Millet de İnanıyor

Mehdi Çetinbaş

29 Nisan 2011 Cuma 23:15
  • A
  • A
Benim öğrenciliğimde sürekli tartışılan kavramlar vardı. İlerici-gerici, aydın-yobaz, laik-irticacı vs vs… Bu kavramların anlamlarını tam olarak bilmesem de; kendimi, karşı çıktığım, fikirlerini benimsemediğim insanlara göre konumlandırdığım için, otomatik olarak gerici-yobaz-irticacı safta yer alırdım.
Belli bir yaşa kadar, bu yaftalara pek fazla itiraz da etmedik. Bunun nedeni ise, bu yaftaları yakıştıranları pek fazla kale almayışımızdandı.
Türkiye’de beyinler, 1980’li yıllara kadar hep sol aydınların (!) bombardımanı altında iğdiş edildi. Dış kaynaklı sübvanse yayınlar, ucuz ve bedava kitaplarla gençlik zehirlendi. Cumhuriyetin ilk yıllarında, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanan eski Yunan klasiklerini okuyarak yetiştirilen nesil ile ülke büyük bir buhrana doğru sürüklendi.
Hiç unutmuyorum; 1970’li yıllarda, Anadolu’dan gelen saf, masum yağız delikanlılar, üniversitelerde gerici ve yobaz damgası yememek için, sol örgütlere katılarak sözüm ona sınıf atlıyor ve statü kazanıyorlardı. İlk geldiği zaman beraber oruç açtığımız bir çok gencin, ertesi yıl oruç yediğini görerek kahrolurduk.
Bizler bile bu damgayı yememek için, göz önündeki büyük camilere girmezdik. Birbirine kenetlenen dar bir kadro ile koskoca kentte var olma kavgası verirdik. Sanat onlarda, şiir onlarda, roman onlarda, sinema onlarda, tiyatro onlarda, kısacası sanat adına ne varsa hepsi onlardaydı.
Edebiyat fakültesinde okuyan bir genç olarak, takip ettiğimiz dergilerin esamisi bile okunmazdı. Aldığımız dergileri saklı saklı okurduk. Muhafazakar kesimin zirve ismi Necip Fazıl bile, o zaman yayınlanan şiir antolojilerinde ayıp olmasın kabilinden yer alırdı. Sezai Karakoç, henüz o antolojilere bile girememişti.



1979 İran devrimi, 1980 darbesi, 1991 Sovyetlerin dağılması ile hem dünya, hem de Türkiye’de büyük bir anlayış değişimi meydana geldi. Türkiye muhafazakarları, kendim de dahil olmak üzere, İran devriminden büyük sonuçlar çıkardık.
Fikirlerine tam olarak katılmak ayrı bir olay ama, İran, dünya üzerinde yaşayan Müslümanların büyük bir beyin fırtınası yaşamalarına sebep oldu. Molla adıyla küçümsenen ve aşağılanan o insanların, mükemmel yabancı lisanları ile batıyı ve felsefesini ne kadar iyi tanıdıklarını ve karşısında ezilmeden nasıl dik durabildiklerini gördük.
İran devriminden sonra, ilk defa Ali Şeraiti ismini duyduk. Şah döneminde 1977 yılında, İran gizli servis elemanları tarafından şehit edilen bu büyük mütefekkirin Türkçe’ye kazandırılan eserleri, ne yalan söyleyeyim düşünce ufuklarımızı açtı. Türk insanının, atadan ve dededen gelen geleneksel İslam anlayışının yerine, soran ve sorgulayan, çözümler üreten bir İslam ile daha yakından tanıştık. Batı karşısında ezilmeyen, her şeye cevap veren bir İslam ile tanıştık.
Önceleri, Amerika’nın çıkarlarını savunan, gerici-yobaz ve kullanılan bir yığın olarak görülmekten kurtulan muhafazakar çevreler, yeni fikirlerle ortaya çıktılar. Okudular, yazdılar, ürettiler ve kısa zamanda, kendilerine zorla giydirilmeye çalışılan gömleği sırlarından çıkardılar. Daha doğrusu yırtıp attılar.
Sovyet depremi ile kabesi yıkılan sol, bütün enerjisini tüketti.Yıllarca sanat adına bir yığın deli saçmasını bu millete yutturmaya çalışanlar, artık sert duvarlara çatmaya başladılar. Sanat adına halkın değerleri ile alay etmeyi alışkanlık haline getirenler yalnız kalmaya başladılar.
Bunları durup dururken neden yazıyorum!
Başbakanımız Recep Tayyip Erdogan’ın “Kanal İstanbul” projesini dinlerken bir anda geçmişe daldım.
Türkiye’nin beş sente muhtaç kaldığı günleri hatırladım. İMF kapısında borç dilenen bir ülkede, Lüxemburg’dan alınan bir milyon dolar paranın, gazete manşetlerinde yer alışını hatırlayarak utandım.
Şehirlerde, bin hatlık telefon santrallerine, on beş yirmi bin abonenin bağlı olduğu günler aklıma geldi. Telefon ahizesinin başında, hattın boşalmasını bekleyip, çevir sesi almak için uzun uzun bekleyişlerimizi hatırladım.
Türkiye nereden nereye geldi dedim!


Ertesi günün gazetelerine göz attım. Malum koro ağız birliğiyle; neymiş efendim, bu proje yeni değilmiş. Osmanlı zamanından beri defalarca dile getirilmiş. En son merhum Ecevit, 1994 mahalli seçimlerinde seçim beyannamesinde bahsetmiş. Mİş miş miş…
Peki ben de soruyorum? Ecevit 1994 yılında bu projeyi dile getirmiş, neden kamu oyunda yeterli ilgiyi görememiş?
Çünkü kimse böyle bir projenin Ecevit tarafından hayata geçirilebileceğine inanmamış. Aynı şeyler geçmiş Osmanlı döneminde de olmuş.
Projelerin hayal ile başladığı fikrine katılırım. Hayal ve idealleri olmayan insanlar ya da toplumlar gelişemezler. Hayal sadece hayal planında kalır, ayakları yerden kesik olursa, fiiliyata geçme imkanı bulamaz. Hayalin gerçeğe dönüşmesi imkanını da sağlayacak olan da insan unsurudur.
Kanal İstanbul projesini ortaya atan Başbakan, Seyyar Tayyar misali; bunu ilk ben buldum mu demiş? Başbakan bu projelerin daha önce dillendirildiğini bilmiyor muydu? Elbette biliyordu. O zaman aradaki fark nedir?
Aradaki temel fark, Türk toplumunun açıklanan bu projenin gerçekleşebilme ihtimaline, ilk defa inanmış olmasıdır. Öyle ki; bu ihtimale muhalefet partileri de inandıkları için, ciddiye alıp eleştirme ihtiyacı duymuşlardır.
Olay sadece bizimle kalmamış, bütün dünya medyası bu projeyi flaş haber olarak okuyucularına duyurmuştur. Türkiye artık dünyada dikkate alınan sözü dinlenen bir ülke haline gelmiştir.
Türkiye bütün kösteklemelere rağmen, sağ ve muhafazakar iktidarlar döneminde kalıcı eserler ortaya koymuştur. İşin garip tarafı sol çevreler her yeniliğe karşı çıkmışlardır.
12 eylül öncesi Adalet Partisi Kocaeli il teşkilatında çay ocağını çalıştıran Hasan Amcamız vardı. CHP için beddualı parti derdi. Hasan Amca “ Aşarcılar (vergi memuru) gelince, büyüklerimiz ormana kaçardı. Ekilmiş tarlaya göz kararı bakıp, buradan şu kadar buğday çıkar diye vergi yazarlardı. Tarladan yeterli mahsul çıkmadığı için zavallı babamın borç buğday alıp devlete verdiğini hatırlarım” derdi.
Ardından da ilave ederdi.
-Allah bu CHP’yi iktidarsız yaptı. Onun için CHP’nin bu memlekette ben çaktım diyebileceği çakılmış bir çivisi bile yok.
Hasan Amca bu dünyadan göçeli çok oldu. Söylediği sözlerin üzerinden otuz küsur yıl geçti. Değişen pek fazla bir şey yok. CHP hala Hasan Amca’nın bıraktığı yerde. Bir arpa boyu bile yol alamamış.
Bizim neslimiz Türkiye’nin büyük dönüşümlerine şahit oldu. Varlığı da, darlığı da elli küsur yıllık yaşamımıza sığdırdık.
Yeni yetişen nesle açıkçası imreniyorum. Onlar gelişen ve dünyada lider olan bir Türkiye’nin fertleri olarak göğüslerini gere gere dolaşacaklar. Yakında ceplerinde taşıdıkları pasaportları ile gurur duyacaklar.
Bütün bunların olması artık hayal değil. Millet inanıyor ve güveniyor.
Gerisi teferruat…
YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.