ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL11°C
Az Bulutlu

YAZARLAR

Dil devrimi ve kelime katliamı

Mehdi Çetinbaş

14 Şubat 2013 Perşembe 07:59
  • A
  • A

 Geçen akşam tıp fakültesi üçüncü sınıfında okuyan bir hanım kızımıza yarışmada soru soruluyor: “Genel Cerrahinin ‘-iye’ ile biten eski adı nedir?”

Doğal olarak bu sorunun kızımız tarafından çok kolay olarak cevaplanabileceğini sanırsınız. Hanım kızımız bir sürü şeyler söylüyor, kendince mantıklar yürütüyor. Sunucu yardımcı olmak için çırpınıyor

Mesela diyor "İç hastalıklarına dâhiliye deniyor değil mi?"

Hanım kızımız manasız bir ifade ile bakıyor.

Sunucu ona yardımcı olmak için soruyor.

Ürolojiye eskiden ne deniyordu biliyor musun?

Yine susuyor.

Bevliye

“İlk defa duyuyorum” diye cevap veriyor.

Sunucunun şaşkınlığı gittikçe artıyor.

Yarışmacı uzun muhakemeler yürüttükten sonra, soruda yer alan cerrah kelimesini baz alarak Cerrahiye diye bir kelime uydurarak cevap veriyor. Sunucu tekrar tekrar emin olup olmadığını soruyor. Hanım kız son cevabım diyor ve ekliyor. “Bu sorunun cevabını arkadaşlarım hatta birçok hocam bile bilmiyordur.”

Aynı soruyu denemek için salondaki arkadaşlarına da soruyor. Onlardan da cevap yok. Çaresiz cevabı kendi veriyor. HARİCİYE. Şaşkınlığını üzerinden atamayan sunucu “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” adlı bir klasik romanımız var değil mi? Yine manasız bir ifade ile sunucuya bakıyor. Sunucu içinden “a be kızın bu yarışmada senin ne işin var” der gibi bir ifade ile bakarken, öfkeden olmayan tansiyonum yükselmiş bir vaziyette hemen kanal değiştiriyorum.

Cumhuriyetin kuruluşundan sonra yaşanan, devrim adını alan birçok hareketin, toplumumuzda ne tür bir değişim yarattığını aradan geçen uzun zaman sonra yukarıdaki örnekte olduğu gibi çok daha iyi görebiliyoruz.

Türk toplum hayatını en çok etkileyen ve bu gün yaşadığımız, kuşaklar arası çatışmanın ana nedeni olan Dil Devrimi üzerinde durmak istiyoruz.

12 Temmuz 1932 yılında başlatılan dil devriminin sembolü, aynı tarihte kurulan Türk Dil Kurumu’dur. Bu kurumun amacı, güya halk tarafından anlaşılamayan, Arapça ve Farsça sözlüklerin yerine Türkçe sözcükler üreterek dilimizi çok rahat anlaşılır bir hale getirmekti.

Çankaya’da sofra başı muhabbetlerinde, salim kafalarla alınmayan bu kararın, Türkiye’yi getirdiği nokta aslında çok kısa bir süre sonra anlaşılmış, buna rağmen kraldan daha çok kralcı olan zümreler tarafından bu kampanya ısrarla yürütülmüştür.

Bir müddet Atatürk’ün de iştirak ettiği bu kampanya, Atatürk tarafından terk edilmesine rağmen, Dil Kurumunun başına çöreklenen gurup tarafından ısrarla yürütülmüştür. Eminim ki, Atatürk’ün ömrü vefa etseydi, bu maskaralığa son vermek için gerekirse yasa dahi çıkarırdı. 1938 yılında Gazi’nin ölümünden sonra onun fiili olarak terk ettiği bu yolu ısrarla devam ettirenlerin, bu millete verdikleri zararın haddi ve hesabı yoktur.

Öz Türkçe ile söylenen bu nutuğu acaba kaç kişi anlayabilir.

Başlangıçta Öz Türkçecilik akımına büyük bir hevesle katılan Atatürk’ün, bu dil ile yapılmış bir iki konuşma metninden başkasına rastlayamıyoruz. Bu metinlerin de saatler süren uzun çalışmalar sonucu hazırlandığı, okurken Atatürk’ün bir hayli zorlandığı bilinen bir gerçektir.

Aşağıda Öz Türkçe’ye örnek olması için, 3 Eylül 1934 tarihinde, İsveç Veliahtı, Altes Ruvayal için Çankaya köşkünde verilen yemekte Atatürk’ün konuşmasını okuyun.

“Altes Ruvayâl,

Bu gece konuklarımıza, Türkiye'ye uğur getirdiklerini söylerken, duygum, tükel özgü bir kıvançtır.
Burada kaldığınız uzca sizi sarmaktan hiç durmayacak ılık sevgi içinde, bu yurtta, yurdunuz için beslenmiş duyguların bir yankısını bulacaksınız.

İsveç, Türk uluslarının kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır. Süerdemliği onu, bu iki ulus, ünlü özlerinin derinliğinde sonsuz tutmaktadır.

Ancak, daha başka bir alanda da onlar erdemlerini o denli yaltırıklı yöndemle göstermişlerdir. Bu yolda kazandıkları utkuIar, gerçekten daha az özence değer değildir.

Avrupa'nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar, bugün, en güzel utkuyu kazanmıya anıklanıyorlar:

Baysal utkusu.

Altes Ruvayâl;

Yetmiş beşinci doğum yılında babanız bütün acunda saygılı bir sevginin söyüncü ile çevrelendi. Genlik, baysal, içinde erksürmenin gücü işte bundadır.

Ünlü babanız yüksek kralınız Beşinci Gustav'in gönenci için en ısı dileklerimi sunarken, Altes Ruvayâl sizin, Altes Ruvayâl Prenses Luiz'in, sevimli kızınız Altes Ruvayâl Prenses İngrid'in esenliğine; tüzün İsveç ulusunun gönencine, genliğine içiyorum.”

Okurken bile ne kadar zorlama bir dil oluşturulduğu belli olmuyor mu? Dil kurumunun bunca yıllık tahribatına rağmen, bu konuşmayı tam manasıyla anlayan kaç kişi vardır? Bu konuşmanın dışında, Atatürk’ün bu tarz derli toplu bir hitabeti yoktur.

Atatürk, Dil Kurumu ve Dil Devrimi faaliyetlerine rağmen konuşmalarını ölünceye kadar kendi bilinen tarzıyla yapmıştır. Bu dilin zorlama bir dil olduğu bizzat Atatürk tarafından da itiraf edilmiştir. Falih Rıfkı Atay’ın hatıraları bunun en somut belgesidir.

Dil devrimi adı altında kelime katliamı yapılmıştır.

Dil kurumunun çalışmaları ve devlet eliyle yapılan zorlamalar sonucu, zamanla yeni yetişen nesiller ile eskiler arasında dil uyuşmazlığı ve büyük bir uçurum meydana gelmiştir.

Dünyanın her yerinde dil ile ilgili oluşturulan kurumlar, sadece tavsiye niteliğinde kelimeler üretirken, Türkiye’de durum tam tersi olmuştur. Dil Devrimi yapanlar, yeni kelimeler üretirken, eski adı verilen kelimelere şiddetle savaş açmış ve onları tabiri caizse bir dönem tamamen sözlüklerden silmişlerdir. Kısacası kelime katliamı yapılmıştır.

Ben Edebiyat Öğretmeni olarak, 27 yıl Milli Eğitim’de öğrenci yetiştirdim. Yaşanan tahribatı kendi gözlerimle gördüm. Öğrencilerimi bu felaketten kurtarabilmek için, Öz Türkçecilik cereyanına kapılmayan yazarlarımızın eserlerini okutarak tedbirler almaya çalıştım.

Bizim yaptığımız iş, ateşe atılan Hz İbrahim’e, karınca misali su taşımaktan öteye geçemedi. Bizim uğraşlarımıza karşılık, Devlet ders kitaplarında TDK’nın sözlüğünü kullanmayı şart koşuyordu. İster istemez gençlik, en basit Arapça kökenli kelimelerin dahi anlamını bilemez hale geldi.

Hiç unutmuyorum; bir günü derste, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni orta son talebeleriyle işliyorduk. Ben hitabenin sadeleştirilmemiş orijinalini öğrencilere dağıtmıştım. Okuturken buradan bazı kelimeleri soruyorum; dâhili, harici, mümessil vs… Baktım hiç cevap alamıyorum. Kendimce herkesin bilebileceği bir kelime olarak gördüğüm İstikbal kelimesini sordum. Baktım 26 kişilik sınıfta cevap veren yok! Oturduğum yerde yığılıp kalmıştım.

12 Eylül ihtilalini her zaman eleştiririm. Bu ihtilalin yaptığı, sivillerin kolay kolay başaramayacağı hayırlı işler de olmuştur. Bunların başında Türk Dil Kurumunun yapısını ve yönetimini değiştirmek geliyor.
TDK, 12 Eylül ile birlikte Devlet Partisi CHP’nin kontrolünde olan dernek yapısından kurtarılarak, direkt olarak meclisin iradesine, dolayısıyla da halkın eline geçmiştir.

Türkçenin içine düşürüldüğü bu zavallılıktan çıkmak için, mutlaka tedbirler almak gerekiyor. Bu günkü nesil, bırakın yüz seneyi, otuz sene önce yazılanları da anlamakta zorlanıyor.

Bu konu daha çok su kaldıracak. Önümüzdeki yazımızda da çeşitli örnekler sunarak kendimizce çözümler üretmeye çalışacağız.

YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.