ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL11°C
Az Bulutlu

YAZARLAR

Çerkeslere Atıfet mi Gösterildi?

Mehdi Çetinbaş

04 Nisan 2011 Pazartesi 20:46
  • A
  • A
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, bölünmeye, parçalanmaya ve düşmanlara karşı ülkeyi savunma esasına dayanır. Bu bölünme korkusu, öyle büyük bir paranoya oluşturmuştur ki, Cumhuriyetin kurucuları, ulus devlet yaratma adına, Osmanlı bakiyesi olan tüm Müslüman halkları, ırk olarak da Türk yapmak için büyük çaba sarf etmişlerdir.

Kendi mantık süzgeci içinde, belki de haklı sayılabilecek olan Türkiye Devleti, uygulamalarda aşırıya kaçmış, “Güneş Dil Teorisi” ve “Vatandaş Türkçe Konuş “ kampanyaları ile, Hitler şovenizmine rahmet okutacak uygulamalar yapmıştır.

Bunları niçin yazıyorum?

Geçen Cumartesi akşamı, Habertürk Televizyonu’nda ”Tarihin Arka Odası” programını izlerken, araştırmacı tarihçi olarak görüşlerine değer verdiğim, önemli tarih araştırmalarına imza atan Sayın Murat Bardakçı’nın, tabiri caizse, tam anlamıyla saçmalamalarına daha doğrusu hezeyanlarına şahit oldum.

Yanında da bozacının şahitleri olarak, İlber Ortaylı ve Erhan Afyoncu’yu da görünce, şaşkınlığım bir kat daha arttı. Hazretler “Demokratik Çerkes İnisiyatifi “ adlı bir sivil toplum örgütünün girişimleri üzerinde konuşuyorlar; Çerkes halkı, dili ve kültürü üzerine ahkam kesiyorlardı.

Neymiş efendim: Çerkesler de Kürtlerin oyununa gelmişler, bu ülkenin bölünmesi için çalışıyorlarmış. Çerkesçe okul, Çerkesçe yayın yapan televizyon istiyorlarmış. Anadil evde öğretilirmiş, devletin anadil öğretme gibi bir yükümlülüğü yokmuş, isteyen özel kurslar açarak istediği gibi dil öğretebilirmiş.

Hem Çerkesler, Osmanlı’nın kendilerine gösterdiği “atıfet” sayesinde bu topraklara gelebilmişler, kendilerine yer ve yurt verilmiş. Bu davranışları sergileyen Çerkesler, kendilerine gösterilen atıfete karşı ihanet içindeymişler.

Acaba gerçekten de böyle midir? Osmanlı, Çerkeslere atıfette (karşılıksız yardım, sevgi fedakarlık) bulunarak onları büyük bir dramdan mı kurtarmıştır. Eğer böyle olsaydı, Çerkesler bu gün tarih sahnesinde yok oluş ile karşı karşıya kalırlar mıydı?

Ubıhça bilen iki kişi bulup konuşturun biz de görelim

Televizyon ekranlarına çıkarak, yalan yanlış bilgilerle halkı ifsad edenler, bunun vebalini de çekeceklerdir. Hele Murat Bardakçı gibi bir tarafı Abhazlara dayanan bir insanın, akraba olduğu topluma karşı bu kadar yabancı olması inanılır gibi değil. Hafızasını bir sürü lüzumsuz bilgiyle dolduran ve bununla öğünen Bardakçı’nın, Kafkasya ile ilgili tek bir kitap bile okumadığı anlaşılıyor.

Her konuda kendilerini ahkam kesmek zorunda hisseden bu insanları, Allah'a havale ederek üzüntü içinde bir müddet seyrettim. Hele Ubıhça konusundaki sözleri, tam bir cehalet ürünü idi. Kaybolan ve tarih sahnesinden silinen Ubıh halkı ve dili, bir çok bilimsel araştırmaya konu olmuştu. George Dumezil tarafından lugatı çıkarılan, son dil bilen Ubıh, Tevfik Esenç'le birlikte yok olan dilin, hala yaşadığını söylemeleri bana pes dedirtti. O zaman ben de onlara meydan okuyorum. Eğer bu dilin var olduğunu iddia ediyorsanız, ekrana Ubıhça bilen iki kişi çıkarır konuşturursunuz, biz de dinlemiş oluruz.

Ben de bir Çerkesim. Annem, babam bilebildiğim en uzak atalarımın hepsi Çerkes. Ben Çerkes halklarından Adige’lere mensubum. Yani Türkiye’de Çerkes olarak anılan, toplumun yüzde seksenini Adıgeler oluşturur. Hayatımın büyük bir kısmı da, Kafkasya ile ilgili sivil toplumu organizasyonları içinde geçti. Bizi tanıyan dostlar bilirler ki, hiçbir zaman etnik bir ayrımcılığın içinde olmadık.

Halbuki, bölücü, ayrımcı ve vatan düşmanı olmam için çocukluğumda bütün olumsuz şartları yaşamıştım. Hiç unutmuyorum! 27 Mayıs ihtilalinin sonrası 1961 yılı. İlk okul ikinci sınıra gidiyorum. Sayın Murat Bardakçı’nın dediği gibi, evimde anadilim olan Çerkesçe’yi öğrenmiştim. Bir Çerkes köyünde yaşadığım için haliyle Türkçem çok iyi değildi. Teneffüste arkadaşımla Çerkesçe konuşuyordum.

Köyümüze sonradan yerleştirilen, muhacir mahallesi olarak tanımladığımız Bulgaristan göçmenleri vardı. Bizim Çerkesçe konuştuğumuzu duyan bir arkadaş, bizi öğretmene şikayet etti. Köyümüzde askerliğini öğretmen olarak yapan hocamız, arkadaşımla beni öyle bir dövdü ki, arkadaşımın dişi kırıldı, benim de yüzüm gözüm kan içinde kaldı.

O gün çok korkmuştum. Neden dayak yediğimi bir türlü anlayamamıştım. O ihtilal döneminin şartlarında, Demokrat Partili olan ailem benim hakkımı savunamamıştı. Yediğimiz dayakla kaldık. Benim yaşadığım olay, fert olarak sadece benim yaşadığım bir olay değildi. Bu ve benzeri olaylar bu ülkede sürekli olarak yaşandı.

Kaderin garip cilvesine bakın ki, ilk okula başladığında Türkçe bilmeyen ben, okuyup üniversite bitirmiş ve Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olmuştum. 28 yıllık meslek hayatımda binlerce öğrenciye Türkçe’nin kurallarını öğrettim.

Osmanlı'lar Rus'ların sürdüğü Çerkes'leri, anlaşmalı olarak kabul etti

Bırakın Çerkes'leri, bu toprakların yerlileri olan Kürt insanının bile varlığı yıllarca inkar edildi. Sınırımızın hemen dışında Irak, İran ve Suriye’de Kürtler yaşarken, bizim ülkemizde, karda yürüyen Oğuz Kağan’ın askerlerinin çıkardığı kart-kurt sesinden adını alan bir halk yaşıyordu. Böyle bir ortamda Çerkes, Boşnak ve Arnavut’tan kim bahsedebilirdi ki.

Çerkes'ler bu ülkeye 1864 yılında Rus'lara karşı verdikleri savaşı kaybetmelerinin ardından sürgün olarak gelmişlerdir. Çerkes'ler, Osmanlı toprağı olmayan Kafkasya’da yaşıyorlardı. Burada sadece Ruslar'la savaşmadılar, aynı zamanda Osmanlı müttefiki olarak onun kuzey sınırlarını da korudular.

Osmanlı'lar, savaş kaybeden Çerkes'leri, Rus'larla anlaşarak ülkesine kabul etti. Biri insandan arındırılmış Kafkasya ve Karadeniz kıyısı istiyordu. Diğeri ise, savaşlarda kaybettiği Müslüman nüfusun yerine ikame edeceği taze bir güç istiyordu. Osmanlı, Çerkes'leri ülkesine bir atıfet olarak kabul etmedi. Bunu anlamak için tarihçi olmak da gerekmez. Çerkes'lerin yerleştirildikleri yerlere bakarsanız bunu çok iyi görürsünüz.

Samsun Amasya, Çorum, Tokat, Yozgat, Kayseri, Sivas, Maraş, Adana, Hatay; bu vilayetlerin harita üzerindeki dizilişine bir bakar mısınız! Bu vilayetlerin doğusunda neden Çerkes iskanı yoktur. Kafkasya’ya çok yakın olmasına rağmen sözün gelişi Kars, Ardahan, Artvin, Iğdır, Erzurum, Van, Ağrı gibi vilayetlerde neden Çerkes iskanı yoktur. Varsa bile kayda değer bir sayı neden yoktur.

Bu sorunun cevabı çok basittir. Çerkes'ler sürgüne gönderilirken, vatanlarından zorla kopartılırken, Osmanlı atıfette bulunmamış, daha önceden hazırlanan bir plan çerçevesinde Çerkes'ler bu topraklara yerleştirilmiştir.

Aynı şey Balkan'larda yapılmıştır. Bulgaristan ve Makedonya’da isyan eden çetecilerle baş edemeyen Osmanlı, 200 binden fazla Çerkesi bu topraklara yerleştirmiştir. Varna başta olmak üzere, Rodop'lara ve Makedonya’da Priştine ve havalisine yerleştirilen Çerkes'ler, bu topraklarda sadece 13 yıl kalabilmişlerdir.

Tarihte 93 Harbi olarak bilinen, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası, yenilen Osmanlı’nın imzalamış olduğu Berlin Anlaşması (13 Temmuz 1878) hükümlerinden birinin de, Bulgaristan topraklarına yerleştirilen Çerkes'lerin burayı terk etmesi hükmünün olması dikkat çekicidir. Sahipsiz bırakılan ve Rus katliamı tehlikesiyle baş başa kalan Çerkes'lerin, Balkan'ları boşaltması da büyük bir dramdır.

93 Harbi sonrası, Balkan'ların boşalması aslında büyük bir Çerkes göçüdür. Tarihler nedense bunu yazmaz. 1878 yılında, perişan vaziyette yaya olarak, 13 yıl yaşadıkları toprakları terk eden Çerkes'lerin, İstanbul’a doğru yürüyüşleri büyük olay olmuştur. Çerkes'lerin İstanbul’a girişini önlemek için, karşılarına büyük bir askeri güç çıkarılarak durdurulmaları ve kurulan çadırlarda zorunlu olarak bir müddet tutuldukları yerin, bugün hala Çerkezköy olarak anılması, bu olayın Çerkes'ler için ne kadar dramatik bir olay olduğunun en büyük kanıtıdır.

Bugün adı kalan, ancak Çerkes iskanının olmadığı Çerkezköy’de, Çerkes'lerin yaşamı çok uzun olmadı. Burada zorunlu olarak çadır kamplarına yerleştirilen Çerkes'ler, buradan Tekirdağ Limanı'na nakledilerek gemilere bindirilmiş, Suriye’nin Hayfa Limanı'na indirilmiş, buradan da iskan yerlerine gönderilmişlerdir.

Dedemin İstiklal Madalyası'nı büyük bir gururla muhafaza ediyorum

Bugün İsrail işgali altında bulunan Golan Tepeleri, Çerkes iskan bölgesi olmuş, bir diğer kol da Ürdün’de Vadissiir adı verilen bir yere yerleştirilmiştir. Tabi bu arada, Golan Tepeleri'ne yerleştirilen Çerkes'lerin, yeniden mülteci durumuna düştüğünü bilmem söylemeye gerek var mı.

İşte sevgili okurlar, bir atıfet olarak Osmanlı'ya getirilen Çerkes'lerin yaşadığı dramlardan sadece küçük bir kesit. Başından bu kadar büyük olaylar geçen bir toplum, ancak canını kurtararak hayatta kalmak mücadelesi verebilirdi.

Üzerinde çok durulduğu için, Sarıkamış, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı'ndaki Çerkes'lerden bahs etmeyeceğim. Annemin dedesi ile babasının Çanakkale’de birlikte savaştıklarını da söylemeyeyim. Bir kelime Türkçe bilmeden, Çanakkale’de şehit düşen büyükbabamız Koblı Yusuf’un künyesi bile gelmedi. Mezarı bile belli değil. Sadece tevatürle bildiğimiz, şarapnel parçaları ile yaralandığı, gözlerinin kör olduğu ve sahra hastanesinde şehit olduğu.

Dedem Kobli İlyas’a gelince; o Çanakkale’den sağ döndü. Ardından Kurtuluş Savaşı'na katıldı. Yedi yıl aralıksız savaştı. Savaş sonunda kırmızı kurdelalı İstiklal Madalyası aldı. Ölümüne kadar(1975) bu madalyayı gururla taşıdı. Madalya büyük kızı anneme, oradan da en büyük evladı olarak bana intikal etti. Bu madalyayı büyük bir gururla muhafaza ediyorum.

Çerkes'lerin bu ülkede sevildikleri, sayıldıkları ve ayrıma tabi tutulmadıkları söylemi, son kırk yıl ele alınırsa kısmen doğru sayılabilir. Ancak bu durum Çerkes'lerin dillerini ve kültürlerini bir tarafa bırakarak asimile olmalarını mı gerektirir? Allah'ın yarattığı her dil, o dili konuşan için kutsal ve güzeldir. Konuşma ve gelişme imkanı bulamadığı için kısır kalan bir dili küçümsemek kimsenin hakkı değildir.

Anadil evde öğretilir gibi basit bir mantıkla sorumluluktan kurtulmak mümkün değildir. Edebiyatı, yayını ve kullanma hinterlandı olamayan bir dil, evdeki konuşma ile ne kadar yaşatılabilir. Yukarıda da örneklerini verdiğimiz gibi, Çerkes halkı bu ülke tarihi için çok önemli görevler üstlenmiştir. Osmanlı coğrafyasına çil yavrusu gibi dağıtılan Çerkes toplulukları içinde, dillerini kaybetme tehdidi altında olanlar Türkiye Çerkesleridir.

Bardakçı, babasının mahkumiyetinin psikolojik ezikliği içindedir

Ürdün’de yaşayan yüz bin civarındaki Çerkes'in kendi dillerinde eğitim yaptıkları okulları vardır. Daha da ilginci, beş bin nüfusa sahip, İsrail topraklarında yaşayan iki Çerkes köyü bile kendi dillerinde eğitim yapmaktadırlar. Aynı İsrail, ülkesinde yaşayan beş bin Çerkes için, haftanın belli günlerinde Çerkes'çe televizyon yayını yapmaktadır.

Her haklı taleplerini dile getirdiklerinde, PKK terör örgütü ile özdeşleştirilme tehdidi ile sinen Çerkesler, artık seslerini yükseltmeye başlamışlardır. Ne Bardakçı, ne Afyoncu, ne de İlber Ortaylı, benden daha fazla bu vatanı sevdiklerini söyleyemezler. Bu topraklara kanını döken ve şehit olan bir dedenin evladı olarak, benim vatanseverliğimi kimse sorgulayamaz.

Bu ülkede yaşayan Çerkes'ler hakkında ahkam keserek, hangi Çerkesce ile yayın yapacaksınız sorusunu soranlar, bu sorunun cevabını bal gibi biliyorlar. Daha önce de yazdığımız gibi Çerkesçe'den kasıt, Adıge diyalektidir. Daha önce radyo yayını olarak başlatılan Adıgece’nin televizyon yayınını devreye sokmak çok mu zordur. Diğer Kafkas dilleri ile ilgili sorunları dile getirerek çarpıtma yapmak bir işe yaramayacaktır. Önce gündeme gelen bu konu ile ilgili tatmin edici bir cevap verilmelidir.

24 saat kesintisiz Kürtçe yayınının yapıldığı bu ülkede, Çerkesçe televizyon yayınının yapılmaması için bir sebep yoktur. Aynı şeyler eğitim için de geçerlidir. Devlet nasıl bazı sivil toplum kuruluşlarını muhatap alarak çalıştaylar tertipliyorsa, aynı şeyler Kafkas sivil toplum kuruluşları ile yapılabilir. Bazı illerde seçilen okullarda, devlet eliyle isteyen ailelerin çocuklarına eğitim verilerek bir yerden işe başlanabilir. Daha başka çözüm önerileri de ortaya konabilir.

Çerkes çocuklarının dillerini öğrenmesinden kazançlı çıkacak olan Türkiye olacaktır. Çerkesçe, bizim sınırlarımız dışında da kullanılan bir dildir. Kafkasya, Suriye ve Ürdün gibi ülkelerde bu dil ile insanlarımız Türkiye’ye yeni ufuklar açabilirler.

Bir yarım Çerkez olan sayın Bardakçı’nın, geçmişte babasının vatana ihanet ile yargılanarak mahkum olmasının psikolojik baskısını üzerinden atamadığını görüyoruz. Bize göre merhum İlhan Bardakçı büyük bir vatansever ve gerçek bir tarihçiydi. Oğlunun bugün sarf ettiği sözleri duysaydı, bizim yerimize bu cevaplar eminim kendisi verirdi.

Yazımızı çok uzattığımızın farkındayız. Neyleyelim bizde dert çok, bir dokun bin ah işit. Murat Baradakçı, bu toplumdan özür dilese ne olur dilemese ne olur. O, önce bülbüller gibi Abhazca konuştuğunu söylediği anneannesinin ruhundan özür dilesin.

Çerkeslik, sadece ince belli güzel kızlar, çerkes tavuğu ve Şeyh Şamil oyunundan ibaret değildir. Bu toplumun bir dili, bir kültürü vardır. Olmayan şey ise devletidir. Devleti olmayan kültürlerin ve dillerin yaşama haklarının var olup olmadığı konusunda sayın Bardakçı'nın fikirlerini merak ediyorum.

Demokratik Çerkes İnisiyatifi adı altında ortaya çıkan kuruluş içinde tanıdığım, çok sayıda samimiyetinden şüphe duymadığım insanlar var. İzledikleri metoda tam olarak katılmasam bile, bir defa daha “Kral Çıplak “ dedikleri için kendilerini tebrik ediyorum.
YORUM YAZ
TOPLAM 1 YORUM

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.

  • - Burak GÜRSEL:06 Şubat 2014, Perşembe 14:12

    Emeğinize, kaleminize sağlık...