ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL12°C
Çok Bulutlu

YAZARLAR

12 Haziran 2011 Pazar 00:09
  • A
  • A
Liderlerin televizyon performanslarını izliyordum. Sunucu Başbakana sordu:
-Neden Kılıçtaroğlu ile birlikte tv tartışmasına çıkmıyorsunuz?

Başbakan her yerde söylediği klasik cümlesini tekrarladı ”Süper lig takımları ile amatör küme takımları aynı kategoride değerlendirilemez” dedi ve ardından ekledi “ Ben kırk yıldır aktif politikanın içindeyim. Kılıçtaroğlu’nun politikayı öğrenmesi için daha çok yol yürümesi lazım”

Aynı yaş gurubunda olduğumuz, yaşça benden sadece dört ay büyük olan Başbakan’ın,kırk yılı aşkındır politik hayatın içinde olduğu gerçeği, beni bir anda geçmişe götürdü. 57 yaşındaki Başbakan, kırk yılı aşkındır politikanın içinde olduğuna göre, 17-18 yaşlarından itibaren siyasetin içinde pişmiş demektir. Başbakanımız, en alt kademeden başlayıp, siyaset merdivenlerini tek tek çıkan nadir politikacılardandır.

Başbakan’ın siyasi geçmişini incelediğimizde, gerçekten de dünya siyaset tarihinde eşine az rastlanan bir profil ile karşılaşıyoruz. İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde, MSP gençlik kollarında üye olarak başlayan siyasi hayatı, gençlik kolları başkanlığı, ilçe başkanlığı, il başkanlığı, parti genel idare kurulu üyeliği, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve nihayetinde AKP Genel Başkanı ve Başbakan olarak daima ilerleyen bir çizgide devam etti.

Bir Başbakan düşünün, sokakta afiş asmaktan başlayıp, miting organizasyonlarında kolundaki görevli bandıyla koşuşturan, sandık başlarında müşahit kartıyla sandık sandık dolaşan bir geçmişe sahip olsun.

İşte Başbakan’ımızı başarılı kılan budur. O particiliğin ve siyasetin her kademesini avucunun içi gibi bilmektedir. Teşkilatın en alt kademesinde işlerin nasıl yapıldığını, ne çileler çekildiğini bilen bir başbakana sahibiz. Genel başkanlık makamlarına paraşütle inen icazetli politikacılardan bu millet çok çekmiştir.

Politikayı sadece vaad olarak gören, insanı da marxsist bir yaklaşımla, ekonomik hayvan olarak algılayan popülist yaklaşımların artık para etmediğini anlayamayan ithal politikacılar, batı tipi siyasetin bu ülkede pek geçerli olmadığını maalesef anlayamıyorlar.

Her söyleminde kullandığı “karnın doyuyor mu?” sorusunun bu millet için bir aşağılanma ifade ettiğinin bile farkına varamayan siyasetçi bozuntuları, sözde ülke yönetimine talipler. İnsanı hayata bağlayan tek unsurun mide olduğunu zanneden siyasetçiler, halkla uzlaşmak için çok beklerler.

İşin komik tarafı, muhalefetin bile AKP’den % 47 ve üzeri oy beklemesidir.

Kemal Kılıçtaroğlu seçim meydanlarına atıyor tutuyor, esip gürlüyor. Fethiye’yi iktidara gelişinden altı ay sonra il yapamazsa istifa edecekmiş. Hızını alamıyor devam ediyor. İktidara gelişinden sonra dört ay içinde mazotu 1.5 TL’ye indiremezse, yine iktidara gelişinden sonra dört ay içinde, çiftçinin elektrik borçlarını tamamen sıfırlamazsa başbakanlığı bırakırmış! Ard arda sıralanan daha bir çok vaad…

Bu kadar vaadi peş peşe sıralayan Kemal Kılıçtaroğlu’nun, şayet iktidara gelemezsem, ya da ikinci parti olursam, bu görevi bırakırım dediğini duyan olmuş mu? Tabi ki hayır! Nasıl olsa iktidar olamayacağını kendi de biliyor. Hani bir Trakya türküsünde de söylendiği gibi “At martini Debreli Hasan dağlar inlesin.” Kılıçtaroğlu da sahte kabadayılık yaparak dağları inlettiğini sanıyor. Ne çare, tipi buna pek müsait değil. Böyle olunca eylem ile söylem birbirini tutmuyor.

Bazen hayretler içinde kalıyorum. Muhalefet partilerinin mensupları, televizyonlarda yaptıkları konuşmalarda, % 47’nin altında oy aldığı takdirde AKP’nin başarısız sayılacağını kendi ağızlarıyla söylüyorlar. Sekiz buçuk yıldır iktidarda olan bir partinin yıpranmışlığını veya iktidar yorgunluğunu hiç hesaba katmadan konuştukça konuşuyorlar.

İşin ilginç yanı; AKP’de bu söylemlere kendini kaptırmış, çıtayı yükselttikçe yükseltiyor. Bilinen bir gerçek vardır. Dünyanın her yerinde iktidar partileri, şöyle ya da böyle bir miktar yıpranırlar. Bu durum başarılı iktidarlar için de geçerlidir.

Tek başına iktidara kimin geleceği konusunda bir tereddüt yok! Tek merak 330 sayısı.

Sekiz buçuk yıldır iktidarda olan AKP iktidarının, halen yıpranmışlık özelliği göstermemesi çok ilginçtir. Dünya siyasetinde de, bunun pek rastlanan bir durum olduğunu söyleyemeyiz. Muhalefetin bile AKP’ye meydan okurken, ondan oy artışı beklemesi ibretlik bir manzaradır.

Yüzde kırklara varan bir enflasyondan ve İMF kıskacından bu ülkeyi kurtaran bir iktidar ile birlikte, dünyanın yaşadığı ekonomik krize inat, sürekli büyümeyi gerçekleştiren bir hükümet ile karşı karşıyayız.

Bu süreç zarfında ekonomik sıkıntıların bertaraf edildiğini söylemek elbette mümkün değildir. Bilhassa kredi kartı ile borçlanma noktasındaki kontrolsüzlüğün, başına buyruk bir şekilde devam etmesi kabul edilebilir bir durum değildir. Ödeme gücü olmayan insanların eline, güçlerini kat kat aşan limitteki kartların verilmesinin önüne mutlaka geçilmelidir.

Bu gün insaf sahibi hiç kimse, 2002 yıllarının daha iyi şartlar içerdiğini söyleyemez. Türkiye son sekiz buçuk yılda, büyük bir sıçrama gerçekleştirmiştir. İnsanımızın hayat standartları yükselmiştir. Teknolojik gelişme ile birlikte, hayatımıza yeni sarf kalemleri dahil olmuştur. Bunların hepsinin elbet bir bedeli vardır.

Gerek CHP tarafından açıklanan ve reklamı yapılan aile sigortası, gerek MHP tarafından halka vaad edilen Hilal Kart modeli, yeni şeyler değildirler. Zaten yasa gereği, doğan her çocuk 18 yaşına kadar sosyal güvenceye tabidir. Bu gün uygulanan, Sosyal Dayanışma Vakıfları kanalıyla yapılan yardımlar da bundan başkası değildir.

Türkiye genel seçimlerinde ilk defa bir partinin, on iki yıl sonrasının hedeflerini göstererek kampanya yaptığına şahit oluyoruz. Sürekli olarak insanların midelerine hitap edilerek yapılan kampanyaların dışında gerçekleşen bu seçimler nasıl sonuçlanacak çok merak ediyorum.

Bu seçimlerde iktidar partisi sadece iktidarı istemiyor. Aynı zamanda anayasayı tek başına değiştirebileceği bir çoğunluk, ya da referanduma götürebileceği sayıda bir milletvekili istiyor.

12 Eylül anayasasına dört elle sarılan statüko partilerinin, mevcut anayasaya sahip çıkmaları ne hazin bir paradoks. Anayasa değişikliği için defalarca muhalefetin kapısını çalan AKP, en son 12 Eylül referandumu ile bu işin milletle birlikte yapılabildiğini göstermiştir.

12 Haziran seçimlerinde ben oyumu tereddütsüz olarak, mevcut yönetimin devamı noktasında kullanacağım. Gerçekler ortada dururken, hayal peşinde koşmaya hiç niyetim yok.
Sonuçların mevcut iktidarın devamı konusunda çıkacağından hiç şüphem yok.
Tek endişem, anayasa değişikliği için sınır sayılan, 330 milletvekili sayısının altında kalınmasıdır. Bunu da milletin sağduyusunun çözeceğine inanıyorum.
YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.