ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL13°C
Az Bulutlu

YAZARLAR

Ben seçilmişlerin yanındayım

Mehdi Çetinbaş

26 Aralık 2013 Perşembe 18:04
  • A
  • A

 

 

 

     Son günlerde yaşanan olaylarla ilgili yazı yazmak hiç içimden gelmedi. Cemaat hareketine ben oldum olası ısınamadım. Bununla ilgili geçmişte bazı olumsuz yazılar da kaleme aldım.

     Cemaat tarafından zaten sevilmeyen bir insanım. Olay ne olursa olsun sonunda, yolsuzluk gibi bir konuya gelip dayanıyor. Karakter olarak böyle bir şeyi, hangi gerekçe olursa olsun savunmam da mümkün değildi.

     Sonuçta, iki tarafta da kendisini Müslüman olarak niteleyen, Allahın emirlerine uyma noktasında hassas olarak gören insanlardan oluşuyor. Kimseye de bühtanda bulunmak istemedim.

     Allah şahit ki, cemaat hakkında bu yolsuzluk operasyonu ile ilgili hep olumlu ve iyi niyetli olmaya çalıştım. Ön yargılı olmamak adına yazı yazmak istemedim.

     Ne zaman ki, Fethullah Hoca kendinden geçercesine, gözleri dönmüş bir şekilde beddualarını ardı ardına sıralıyor. Ben de yazı orucumu bozmaya karar verdim.

     Öncelikle şunu peşinen belirtelim; yardım toplarken hiçbir ayrım gözetmeyen bu insanların, dünyada mağdur ve mazlum olan Müslümanlara el uzattıklarına hiç şahit olmadım.

     Ben Çeçenistan savaşı sırasında, mültecilere ve mağdurlara yardım için kurulan resmi Çeçen Dayanışma Komitesinin başkan yardımcısıydım.

     Çok çaresiz durumda kalmıştık. Bütün İslami vakıf ve derneklerden yardım talebinde bulunduk. Tahmin edebileceğiniz gibi yardım alamadığımız tek yer Hoca efendi’nin cemaati idi.

     Müslümanlardan topladıkları kurban bağışlarını, sadaka ve zekatları Kolombiya’daki hristiyan çocuklarına, Tayland’daki Budist öğrencilere gönül rahatlığı ile harcarken, ne hikmetse bu bağışlardan Filistinli yetimler ve Çeçen mülteciler nasiplenemiyordu.

     Yurt dışında açtıkları okulların imajını sürekli olarak Türkiye’de bilinçli olarak hep çarpıtarak anlattılar. Benim zavallı Anadolu esnafım, o ülkelere İslami bir tebliğ yapılıyor zannıyla, ibadet aşkıyla bunlara para yağdırdı.

     AKP iktidarına kadar her dönem dışlanan baskı altına alınan cemaat, 28 Şubatta Erbakan Hoca itibarsızlaştırılırken, Merve Kavakçı meclisten kovulurken hep sessiz kaldı.

    Genç kızlarımızın başından başörtüleri çıkarılırken Hoca Efendi, müslümanlardan esirgediği hoş görüyle olaya yaklaşarak, başörtüsünü bir teferruat olarak niteliyordu.

     Buna rağmen mütedeyyin insanlar Cemaat mensuplarına karşı hep iyi niyetli oldular.

     Merve Kavakçı’ya “Bu kadına haddini bildirin” diye boyun damarlarını şişirerek bağıran Ecevit için “elimde şefaat yetkisi olsa Ecevit’e şefaat ederdim” diyen Fethullah Hoca’ya AKP kapılarını açarak acaba yanlış mı yapmıştır?

     2002 seçim zaferinde hiçbir etkileri olmadığını bildiğimiz cemaat mensupları, hemen rota değiştirerek AKP gemisine yanaştılar.

     Disiplinli yapıları sayesinde parti içinde kısa zamanda elde ettikleri mevzileri genişleten cemaat mensupları, devlet içinde devlet olmaya tevessül ettiler. Kısacası Başbakan’ın boynunda asılı olan davulun tokmağını kendileri çalmak istediler.

     Duyumlara göre, İdris Naim Şahin’in bakanlığı döneminde önemli kilit noktalara kendi adamlarını tayin ettirdiler. Zamanla işi daha da ileri götürerek bütün bakanlıklarla kadro pazarlığı yapmaya başladılar.

    Duyumlarımıza göre, yerel seçimler öncesi yine aynı gerekçelerle Cemaat mensupları hükümetten bazı yerlerde adayların kendilerinden olması hususunda pazarlık yapmaya kalkmışlar.

     Başbakan’ın taşan sabrı sonunda Cemaatin yumuşak karnı olan dershaneler konusu gündeme gelmiş. Hepimizin gözleri önünde cereyan eden tehdit ve şantaj görüntülerinin yayınlanabileceği söylemlerine karşın, başbakanın geri adım atmayışı sonunda buralara gelmiş olduk.

     28 Şubat soruşturmaları sırasında, ABD’ye kaçarak hapse girmekten kurtulan Fethullah Hoca’nın bu süreçten sonraki hareketleri incelenmeye değer bir konudur.

     Cemaatine sürekli olarak bürokraside görev almayı tavsiye eden Fethullah Hoca’nın müntesipleri, anlaşıldığı kadarıyla aldıkları görevlerde devlete hizmeti değil, cemaatin çıkarlarını esas almışlardır.

     Polis içinde bilhassa istihbarat birimleri içinde görev almaya talip olmalarının, Hakan Fidan’ın yerine kendi istedikleri bir adayın atanmasını istemelerinin sebebi bugün daha iyi anlaşılmaktadır.

     Ayakkabı kutularından milyonlarca euro çıkarken, yatak odasında para sayma makinaları bulunurken, içine benim de dahil olduğum büyük bir halk kitlesinin bu operasyonlara şüpheyle bakması normal midir?

     . Elbette ki normal değildir. Ancak; Operasyonun sunuluş şekli bir yolsuzluk dosyasından ziyade, siyasi bir amaca yönelme hissi verdiği için maalesef inandırıcı olmamıştır.

     Şu soruyu sorana nedense hiç rastlamadım. Cemaat ile AKP ilişkileri bozulmamış olsaydı acaba bu operasyonlar yine de yapılır mıydı? Ben kesinlikle hayır diyorum.

     Şayet varsa, insanların yirmi ay boyunca suç işlemesine göz yumacaksınız. Bir değil, üç, beş değil, sayısız izleme yapacaksınız. Bunları bir dosyada biriktirip beklemeye alacaksınız. Bunun adının hukuk olduğunu hiç kimse iddia edemez.

     Dershane restleşmesi sırasında, cemaat yayın organlarında hükümete gözdağı vermek amacıyla önümüzdeki günlerde yayınlanacak olan yolsuzluk ve kaset görüntülerine dair haberlerin yayınlanması da tesadüf olamaz.

     Başbakan anlaşıldığı kadarıyla geçtiğimiz birkaç ay içinde bazı odaklar tarafından dosyalarla tehdit edilmiştir. Tehditlere boyun eğmeyen tavırlar sonucunda malum odaklar tarafından düğmeye basılmıştır.

     AKP döneminde yolsuzluk olmadığını, ya da yolsuzluğa bulaşan hiçbir siyasetçi ve bürokrat bulunmadığını iddia etmek elbette mümkün değildir.

     Bugün cemaat televizyonlarında yapılan yirmi dört saat kesintisiz yolsuzluk yayınlarının samimiyetine nasıl inanabiliriz? Geçmişte de bazı AKP yanlısı kuruluşlar hakkında açılan yolsuzluk soruşturmalarını o günün şartları gereği görmezden gelen Gülen medyasının bugün yaptığı yolsuzluk yayınlarının samimi olduğuna inanabilir miyiz?

     Geçmişte kapısından içeri adım atamadıkları Cemaat medyasının ekranlarında boy gösteren CHP’li siyasetçileri görünce kendimi gülmekten alıkoyamıyorum.

     Kırk senedir politikanın içinde olan biri olarak, bu kadar seviyesiz ve alçakça bir politika görmedim.

     Amcasını şehit eden Vahşi’ye bile merhamet eden bir peygamberin ümmetinin önde gelen bir din adamı, ağzından salyalar saçarak beddua edebiliyorsa orada durup düşünmek gerekir.

     Bir yolsuzluk dosyası ancak bu kadar politize edilebilirdi. Cemaatin akıl önüne geçen hırsı sayesinde, maalesef varsa bile bu yolsuzluk dosyası kanaatime göre inandırıcı olmadı.

     Halk Bankası müdürünün evinden çıkan ayakkabı kutusu içindeki para meselesi de rüşvet konusunda inandırıcı olmamıştır. Kanaatimce gizli kapaklı iş yapan, rüşvet alan bir insanın; hele hele üst düzey bir bankacının, şayet rüşvetse bu paraları evde tutmasının mantıklı bir izahı yoktur.

     Eğer o paralar şahsına ait olmuş olsaydı; onları gizlemenin bin türlü yolu bulunurdu. Yine de bu konuda İslami camianın bir hastalığının devam ettiğini görüyoruz. Güven esasına dayanan bağış sisteminin de mutlaka bir kurala bağlanması gerektiğine inanıyorum.

     Banka müdürünün evinden çıkan delilsiz bağış paralarının kat be kat fazlasının cemaat tarafından toplandığının bizzat şahidiyim. Çok yakın dostum olan Balkan kökenli eski bir milletvekili arkadaşım, Halk Bankası müdürünün vasıtasıyla Balkanlardaki bir çok İslami faaliyete destek sağladıklarını bizzat bana aktarmıştır.

     Bu banka müdürünü yirmi aydır takip eden çevrelerin, onun vesile olduğu hayır işlerini bilmemeleri mümkün değildir. Yapılan şey açıkça kalleşlik ve kötü niyetli bir tuzaktır.

     Aldığım bilgilere göre o kutularda bulunan paraların yanında bu paraların kim tarafından verildiği ve nerede kullanılacağına kadar bilgiler varken bunların es geçilip sadece paraların teşhirinin yapılması kötü niyetten başka bir şey değildir.

     Ben bütün komplolara rağmen Cemaatin bu kadar acımasız ve İslami hassasiyetten yoksun olabileceği kanaatinde değilim. Cemaatin içine sızan bir yapı, cemaat üst yönetimine sirayet ederek yapıyı esir almıştır.

     On bir senedir hükümeti devirmek için ellerinden geleni ardına koymayan çevreler, uzun uğraşlar sonunda AKP binasından bazı tuğlaları oynatmayı başarmışlardır.

     Önümüzde çok zorlu bir süreç vardır. Bu süreçte yükün tamamına yakını Başbakan Erdoğan’ın omuzlarına yüklenmiştir. Başbakan, yolsuzluk bahanesiyle kendisine yönelen sivil darbe teşebbüsünün farkındadır.

     Şu anda Türkiye’de maalesef hukuk askıya alınmıştır. Kısacası olağanüstü bir hal yaşanmaktadır. Siyasileşen ve iktidarı alaşağı etmek için kullanılan tetikçi hukuk adamlarına karşı, hükümet çevreleri de hukuk normlarını zorlayarak karşı hamlelerde bulunmaktadır.

     Bu savaşın bir şekilde sona ermesi gerekir. Bugün yaşadığımız kaosun uzun süre devam etmesi beklenemez. Seçilmişlerle atanmışlar arasında mutlaka bir denge kurulmalıdır.

     Yazmayacağım dememe rağmen belki de çok uzun bir yazı oldu. Farklı gün ve zamanlarda yazdığım bu yazıda birbirinden kopuk ifadeler varsa şimdiden affınızı dilerim.

     Sonuç bu yazıyı neden yazdım:

     Hazreti İbrahim’in ateşini söndürmek için ağzıyla su taşıyan karınca misali safımı belirtmek istedim.

     Ben bu kavgada millete hesap veren seçilmişlerin tarafındayım.

           

  

    

   

YORUM YAZ
TOPLAM 2 YORUM

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.

  • - ilyas kaya:29 Aralık 2013, Pazar 02:37

    yazınızı okuduktan sonra fikrim değişti yüreğinize sağlık..

  • - sevda kara:27 Aralık 2013, Cuma 09:10

    yazınızı dört gözle bekliyorduk. Teşekkür ederiz.