ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL15°C
Az Bulutlu

YAZARLAR

Barışa doğru adım adım

Mehdi Çetinbaş

19 Şubat 2013 Salı 12:13
  • A
  • A

İmralı süreci, gerçekten de çok sancılı geçeceğe benziyor. Otuz yılı aşkındır başımıza musallat edilen bu terör belasından kurtulmak için, elini taşın altına koyacak insanlar gerekli.

Dört yıl süren Kurtuluş Savaşı’nda verdiğimiz şehit sayısının, teröre kurban verdiğimiz şehit sayısından daha az olduğunu söylersek, işin vahameti daha iyi anlaşılır.

Otuz yıldır devam eden PKK terörü, “otuz beş bin cana mal oldu” derken, bir konuyu atladığımızı sanıyorum. Bu sayı doğrudur ancak, bu tabirden otuz beş bin asker ya da sivil vatandaşın hayatını kaybettiği anlaşılır.

Oysa durum böyle değildir. Bu sayının içine öldürülen teröristler de dâhildir. İşin doğrusu, otuz yıl zarfında, 5600 civarı polis ya da asker, 1500 köy korucusu, 6500 sivil insanımız şehit olmuştur. Bu süre zarfında öldürülen terörist sayısı 22000’i aşkındır.

Bunun en kısa özeti şudur: otuz yıl boyunca 35000 ana yüreğine ateş düşmüştür. Bu yazıyı okurken, bir kısmınızın, teröristlerden bahsederken onları insan kategorisinde değerlendirmeme öfke duyan seslerinizi işitir gibi oluyorum. İşte bu sebepten ana yüreği tabirini kullanıyorum.

Otuz yıl önce başlayan bir kalkışmayı ve dağa çıkan on binlerce insanın psikolojilerini anlamaya çalışmazsak, bu sorunu kesinlikle çözemeyiz.

Tarih boyunca Osmanlı da dâhil olmak üzere, Anadolu köylüsü hiç anlaşılamamış, sürekli olarak süt veren sağmal bir inek misali sağılmıştır. Seferlerde sürekli olarak askere gidecek evlat yetiştiren bir fabrika gibi görülmüştür.

Askere gittiğinde de, ellerine kına yakılan o ana kuzuları, hoyratça gök ekini biçer gibi düşman süngüleri ve mitralyözleri önünde hayatlarını feda etmişlerdir.

Cumhuriyet döneminde ise durum daha da vahim hale gelmiştir. Osmanlı’da köylü olduğu için horlanan bu insanlar, cumhuriyet döneminde etnik kimlikleri dolayısı ile de ayırıma tabi tutulmuşlardır.

Yıllarca ağaların zulmüne terk edilen bu insanlar, kurtuluş ümidiyle geldikleri büyük şehirlerde, tabiri caizse yıllarca ayak işi tabir edilen işlerde çalıştırılmışlardır.

Askerlikte de yine aynı işleme tabi tutulmuşlardır. Askerde okuma yazma bilmemenin sembolü olmuşlar, “Ali Okulu" adı verilen yerlerde dayakla Türkçe öğrenmişlerdir.

Bu insanlar yıllarca içlerinde biriktirdikleri kini, fırsatını bulunca ortaya dökmüşlerdir. Elbette bunlar bir kalkışmanın tek başına bir nedeni olamaz. Güney Doğuda bunlara iştirak etmeyen bir çoğunluk varsa, bunun nedeni devletin hizmeti değil, bu insanların, inançları ve yıllarca bir arada yaşamaya duyulan vefa duygusudur.

Kurtuluş Savaşı dönemi romancıları arasında özel bir yer tutan Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun yaban romanında çok güzel bir bölüm vardır. İstanbul’da yetişmiş roman kahramanı, bir Paşa çocuğu olan Ahmet Celal, savaş sonrası kolunu kaybetmiş, psikolojisi de bozulmuş bir vaziyette emir eri olan Mehmet Ali’nin yoksul köyüne sığınır.

İlk defa köylüyle ve onların çetin hayat mücadeleleriyle yüz yüze gelen Ahmet Celal büyük bir vicdan muhasebesine girişir. Onun bu muhasebesi, günümüzün Güneydoğu politikasının geçmişteki bir yansıması olarak da ele alınabilir.

Ahmet Celal diyor ki;

“Bunun nedeni, Türk aydını, gene sensin! Bu viran ülke ve yoksul insan kitlesi için ne yaptın? Yıllarca, yüzyıllarca onun kanını emdikten ve onu bir posa halinde katı toprak üstüne attıktan sonra, şimdi de gelip ondan tiksinmek hakkını kendinde buluyorsun.

Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfus edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı! İşletemedin. Onu bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi, elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin?
Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi? Tabii ayaklarına batacak. İşte, her yanın yarılmış bir halde kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun. Öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. Sana ıstırap veren bu şey, senin kendi eserindir.”

Bugün yaşadığımız olaylar da doksan yılın bir birikimidir. Başlangıçta sadece terör adını vererek silahla bastırmaya çalıştığımız olaylar, maalesef bu gün belirli bir tabanı olan siyasi bir hareket haline gelmiştir.

Toplumdan yüzde altı oranında oy alan bir siyasi partiyi ve mensuplarını terörist yaftasıyla damgalarsanız, işi çözülemez bir noktaya getirirsiniz. Otuz yılda öldürülen 22 000 teröriste rağmen sayı azalmış mıdır? Aksine örgüt öldürülenlerin yerine yeni militanlar koymaktadır.

Olay sadece bir terör örgütü olma boyutundan çıkmış, uluslar arası örgütler tarafından içinde ajanların cirit attığı bir yapı haline dönüşmüştür.

Başbakanımızın MİT kanalıyla yürütmüş olduğu görüşmeler, siyasi çözüm noktasında bir iradenin tezahürüdür. Bu güne kadar çözüm noktasında atılan adımlar, çeşitli şekillerde sabote edilmiştir.

Bu gün geçmişte yaşanan sabote hareketlerinden de ders alan hükümet, işi sıkı tutmaktadır.

Başbakanın bu barış sürecini halka anlatmak için dört koldan başlatmış olduğu hareket çok önemlidir. Buna BDP’nin Karadeniz bölgesinde toplantılar yaparak kendisini ifade etme çabalarını da katarsak, Türkiye’de çok önemli şetler olduğunu söyleyebiliriz.

Son günlerde barışa her zamankinden daha yakın olduğumuzu fark ediyorum. Bu ortamda geçmişte yaşanan katliamları, kötü olayları, sürekli olarak ısıtıp canlı tutmanın ne gibi yararlar getireceğini merak ediyorum.

İkinci Dünya Savaşı’nda savaşan taraflardan, karşılıklı olarak 35 milyon insan öldü. Bunlardan bir kısmı bu gün Avrupa Birliği içinde ortaklık yürütüyor. Üzerine atom bombası atılan Japonya ise, ABD birlikte hareket ediyor.

Otuz yıldır devam eden kanı durdurmak, Allah aşkına çok mu zor!

Yeter artık savaş çığırtkanlığını bırakalım!

İktidarıma mal olacak olsa bile bu savaşı bitireceğim diyen sese, hep birlikte destek verelim.

YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.