ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL15°C
Az Bulutlu

YAZARLAR

28 Şubat'ın Ahı Tuttu

Mehdi Çetinbaş

14 Nisan 2012 Cumartesi 13:23
  • A
  • A
    Dün sabah işe giderken, arabanın radyosundan 28 Şubat ile ilgili operasyonların yapıldığı ve evlerin arandığı haberleri flaş haber olarak veriliyordu.

28 Şubat'ın kendi çapında, en yakın tanıkları arasında  bulunduğumu ifade edebilirim. O sırada Üsküdar’da, bir vakfa bağlı olan özel lisede,idareci olarak görev yapıyordum. Okulumuz,bünyesinde Kur’an kursu da dahil olmak üzere,bir çok eğitim kurumunu işleten bir vakfa bağlı idi.

    Okul, sizlerin de fark ettiği gibi muhafazakar bir grup tarafından kurulmuş; bu sebeple veli tabanı da aynı görüşe sahipti.
İlk önceleri okullarımız,kız ve erkek olarak ayrı ayrı binalarda eğitim görüyorlardı. 1990 yılında orta okul ve liselere de karma eğitim zorunluluğu getirilmişti.
    Durum böyle olunca, okullarımıza zorunlu olarak kız ya da erkek öğrenci kaydetmek zorunda kalıyorduk.Henüz 28 Şubat ortada yoktu ama; yine de askerlerin dayatması ile oluşan zorunlu karma eğitim bizi bir hayli uğraştırıyordu.
    Hiç unutmuyorum; 1990 yılında, Ümraniye’de bulunan kız lisemize Erkek öğrenci kaydı ,talep olmadığı için yapılmamıştı. Derhal milli eğitimden soruşturma açıldı. Arz talep durumuna göre çalışan,özel sektöre ait olan bir okula neden erkek öğrenci kaydın yok diye soruşturma açılıyordu. Yaptığımız yazılı savunmalardan bir sonuç çıkmayacağını anladığımızda,baktık ki ceza yiyeceğiz;bir milli eğitim müfettişinin bulduğu ara çözümle,Üsküdar’daki okulumuzdan,  Ümraniye’deki okula, velilerini de ikna ederek beş erkek öğrenci transfer etmiştik.
    1995 yılında, Refah partisini seçimlerden birinci çıkması fitili ateşlemişti .  
İşte böyle günleri yaşayarak eğitimi sürdürmeye çalışıyorduk. Veli tabanımızın görüşüne uygun olarak, haliyle okulumuzda önemli miktarda baş örtülü kız öğrencimiz de bulunuyordu.Baş örtülü ve başı açık kızlarımız, kendi aralarında hiçbir problem yaşamadan rahat ve özgür bir ortamda eğitimlerini sürdürüyorlardı.
    1995 seçimlerinden Refah Partisi'nin birinci parti olarak çıkması ile,okullarımızda tehlike çanları çalmaya başladı. Derin devlete göre bizlerin okulları, Refah partisinin arka bahçesiydi. Mutlaka bir çözüm bulunmalıydı.
    Milli Eğitim bakanlığından genelge üstüne genelgeler geliyordu.Baş örtülü öğretmen ve öğrencilerin takip edilmesi,genelgeye uymayanların disiplin cezasına çarptırılmaları isteniyordu. Bu denetimi yapmakla okul idaresi görevlendiriliyordu. Bu işi yapmamak ve vebal altında kalmamak için çeşitli tedbirler alınıyorduk.
    Aynen deprem uyarı sistemlerinde olduğu gibi ,okullarda da uyarı sistemleri kurulmuştu.Milli Eğitim müfettişleri ya da Batı Çalışma Gurubu denetçileri geleceği haber alındığında, baş örtülü öğretmenler ve öğrenciler çeşitli mazeret izinleri kullanarak, o gün okulda bulunmuyorlardı.Sizin anlayacağınız, sürekli köşe kapmaca oynamaktan yorulmuştuk.
   
 
   İnsanlar bu süreçte, iaşe ve ibateleri ile inançları arasında tercih yapmaya zorlandı.
İlk mağduriyeti ben kendi ailemde yaşadım. Baş örtülü olan eşim, 19 yıllık hizmeti olmasına rağmen, baş örtüsünü çıkarmayı reddettiği için görevden ayrılmak zorunda kalmıştı. Dışarıdan pirim ödeyerek, kendisini yirmi yıl üzerinden düşük bir maaşla zar zor emekli ettirmeyi başardık.
    Bu süreç, öyle yaman bir süreçti ki ,insanlar iaşe ve ibateleri ile inançları arasında tercih yapmaya zorlandı.İnsanlar aç kalmamak ve evlatlarının rızkını temin etmek için,inançlarından taviz vermek zorunda bırakıldılar. Baş örtüsü yasağının en şedit olarak uygulandığı dönemlerde,ağlayarak okulu bırakan kız öğrencilerimin vaziyeti gözlerimin önünden gitmiyor.
    Yukarıda daha önce adını zikrettiğim, Batı Çalışma Gurubu,meşruiyetini hangi yasadan aldığını bilmediğim yapısıyla, adeta ensemizde boza pişiriyordu. İşte böyle ortamlarda, çemberi daralta daralta 28 şubat sürecine gelindi.
    Süreç öylesine ilginçti ki,bütün baskılara rağmen,elerinde asaları,sarıkları ve cüppeleri ile aczmendi tabir edilen insanlar Anıtkabir kapılarına dayanıyor;eylem üstüne eylemler yapabiliyorlardı.Daha önceleri rutin olan küçük çocukların hatim cemiyeti törenleri, televizyonlardan büyük bir irtica eylemi olarak yansıtılıyordu.Her akşam televizyonlardan yayınlanan irtica kasetleri ile, millete sun’i bir dehşet havası pompalanıyordu.
    Ben olayların daha çok, yaşadığım ve şahit olduğum kısımlarını anlatmaya çalışıyorum .Tabii ki bir de bu işin ekonomi boyutu vardı. BÇG tabir edilen yapı, ülkedeki sermayeyi de kutuplara ayırıyordu.Mütedeyyin ve muhafazakar aileler tarafından kontrol edilen şirketler, yeşil sermaye adıyla karalanıyor,gazetelerde çarşaf çarşaf irticaya destek veren şirketlerin isimleri yayınlanıyordu.
      İrtica listesinden çıkmak için, şirketler Mehmetçik Vakfına yüklüce bağışlar yapıyorlardı.
İşin komik tarafı, bu listede karambole gidenler de oluyordu. Sırf adından dolayı,ya da kiracısı olduğu kurumdan dolayı, adı irtica listesine yazılanlar vardı. Ankara’da Kocatepe camiinin altında Diyanet’in kiracısı olan büyük  bir mağaza,adını irtica listesinden sildirmek için, ne kadar büyük bir Atatürk’çü bir firma olduğunu anlatan gazetelere tam sayfa ilanlar vermişti.Bütün bunların dışında, kara listeden çıkmak için, Mehmetçik Vakfına bağış yaparak makbuzu Çevik Bir Paşa’ya ulaştırma gayreti içine girenler de oldukça fazlaydı.
    Kanun ve yönetmelik tanımayan,kurdukları BÇG adlı yapı ile bütün devlet kurumlarına direktifler veren kudretli generaller, 28 şubatta halkın iradesi ile seçilen bir yönetimi cebren alaşağı ediyorlardı.Bu dönemde her kurumdan irtica suçlaması ile binlerce insan işten atılmış, aileler açlığa terk edilmiştir.
    28 Şubat ile ilgili bazı sanıkların evinde arama yapıldığını duyunca,ister istemez tebessüm ettim.28 şubat ile ilgili ne tür bir delil aradıklarını doğrusu merak ettim. Post Modern darbe adını verdikleri 28 şubat sürecinin kudretli generalleri, bin yıl süreceğini söyledikleri darbeyi zaten bağıra bağıra, aleni olarak yapmışlardı. Bir gün gelip kendilerine hesap sorulacağını düşünmedikleri için, çok pervasızca hareket ediyorlardı.
    En basit devlet kurumuna bile resmi yazılarla talimatlar veren Genel Kurmay BÇG’nin bütün yazışmaları kayıt altındadır.28 şubat ile ilgili gizli delil aramaya gerek yoktur. Çevik Bir’in o gün basına yansıyan yazılı ve görsel demeçleri bunun en büyük delilidir. Hiç bir gerekçesi yokken onlarca tankı kışladan çıkarıp Sincan sokaklarında halka karşı yürüten ve adına demokrasiye balans ayarı diyen generalin, bu söylemi bile başlı başına bir suçtur.
    28 Şubat soruşturmasının belgeleri diğer soruşturmalara göre çok somuttur. En büyük korkum bu soruşturmanın çok fazla dallandırılarak güdük hale getirilmesidir. 28 Şubat silahların gölgesinde bir baskı ve korku rejimidir.Bu olayın soruşturması sırasında at izi ile it izinin birbirine karıştırılmaması gerekir.
   Her sivil toplum kuruluşu, kendi içindeki 28 şubatın omurgasızlarını teşhir etmelidir.
    28 Şubat sırasında omurgalı bir duruş sergileyemeyen,ve gücün karşısında çok çabuk eğilen çeşitli meslek guruplarını ,kendi utançlarıyla baş başa bırakmamız gerekir. Genel kurmay karargahına gidip,orada yüzbaşı rütbesindeki askerlerin hazırladığı hukuk seminerlerini dinleyen ve büyük istifadeler aldıklarını ifade eden anlı şanlı hukukçularımız, bu gün zaten başları önünde eğik olarak dolaşıyor olmalılar.
    Çeşitli siyasilerin demeçlerine yansıdığı gibi, 28 şubat, asla bir intikam vesilesi olarak takdim edilmemelidir. Bizim kanaatimiz odur ki, olayın asıl müsebbipleri olan  etkin konumdaki cunta mensupları ,fiillerinden dolayı mutlaka yargılanmalı ve layık oldukları cezaya çarptırılmalıdır.
    Bunun dışında diğer demokratik sivil toplum kuruluşları, o dönemde dik duramayan ,gücün karşısında hemen eğilen ve yalakalık yapan  kendi içlerindeki unsurları, alenen teşhir etmelidir.Bu teşhir cezası onlar için yeterli olacaktır.
    28 Şubat’ın bu ülkeye verdiği zararın ekonomik boyutunu tespit etmek çok zor. Uluslararası ihalelerde devlet kaynaklarının hesapsız kitapsız harcanmasının hesabı mutlaka sorulmalıdır. 28 Şubat sürecinde büyük ihaleler alan firmaların isimleri ve yaptıkları işler, bedelleri ile birlikte ilan edilmelidir. Bu olay 28 Şubat'ın hangi kirli ilişkiler ağı içinde gerçekleştiğini çok net olarak ortaya koyacaktır.
    Sonuç:                                                                                                                  Divan Edebiyatının ünlü şairi Nabi’nin yüz yıllar önceki  mısraları, 28 Şubat’ın kudretli generalleri için söylenmiş gibi hala tazeliğini koruyor. Tek fark dilindeki ağdalı söyleyiş. Sizleri Nabi’nin gazeli ve günümüzdeki anlamı ile baş başa bıkıyorum. Anlayana…
   Bağ-ı dehrin hem hazanın hem baharın görmüşüz
    Biz neşatın da gamın da ruzgarın görmüşüz
    (Biz dünya bağının,bahçesinin hem baharını hem de son baharını görmüşüz
    Biz neş’enin de gamın da dönemini devrini görmüşüz.)
    Çok da mağrur olma kim meyhane-i ikbalde
    Biz hezaran mest-i mağrurun hümarın görmüşüz
    (Mevki ve makam sahibi olunca hemen gurur sarhoşu olma
    Biz binlerce gurur sarhoşunun ayıldıktan sonraki halini görmüşüz)
    Top-ı ah-ı inkisara pay-dar olmaz yine
    Kişver-i cahın nice sengin hisarın görmüşüz.
    (Gönlü kırık olanların ağzından yükselen AH! Beddualarının
    Nice büyük sultanların taştan kalelerini yıktığını görmüşüz)
     
   
YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.