ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL13°C
Az Bulutlu

YAZARLAR

Fidan nehrin önünde bekleyecek mi?

Kürşat Özdemir

22 Ekim 2013 Salı 07:40
  • A
  • A

 

 

Ön görünüm: “Nehrin önünde ne kadar uzun oturursan, hasımlarının cesetlerinin önünden geçtiğini görürsün.” Kızılderili atasözü

Bir önceki yazımızda (Hakan Fidan neden hedefte?) MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın şahsında başlatılan uluslararası karalama kampanyasının, yıllarca ABD/CIA ve İsrail/MOSSAD ile iç içe hareket eden unsurlardan temizlenen ve bağımsız hareket eden MİT’in yol açtığı rahatsızlığı göstermeye çalışmıştık.

Bu yazımızda ise Fidan’a yöneltilen eleştirilerin odak noktasına; MİT’in Türk Dış Politikası’ndaki etkisine dair kimi örnekler vermeye çalışacağız. Bunu yaparken de kimi yerlerde komple teorilerinin sınırlarını ihlal etmekten geri durmayacağız.

Hazar ve Orta Asya ülkeleri sahip oldukları zengin yer altı ve yer üstü kaynakları ile uzun zamandır dünyanın yeni mücadele sahası halini almış durumda. Özellikle Azerbaycan, Hazar havzasının enerji verimliliği sayesinde gün geçtikçe daha da stratejik bir konum kazanıyor. Azerbaycan’ın bu konumu uzun yıllardır ABD’nin de ilgi alanında, ülkedeki enerji zenginliği Rusya’nın alternatifi olarak görülüyor.

ABD Azerbaycan’a duyduğu ilgiyi bu ülkede görevlendirdiği büyükelçileri ile de belli ediyor. 2010 yılından beri ABD Dışilişkiler Komisyonu’nun masasında atama yazısı bekleyen NeoCon'ların tanıdık ve genç simalarından Mark Byrza’nın ABD’nin yeni Bakü Büyükelçisi’nin olacağı 2011 yılının başlarında nerede ise kesinleşmişti. Nitekim 17 Şubat 2011 tarihinde Mark Byrza, İlham Aliyev’e güven mektubunu sundu.

Byrza, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının hayata geçirilmesinde önemli rol oynayan kişilerden biriydi.  İlgi alanları Kafkasya, Ortadoğu ve Türkiye, özelde de enerji politikaları… Bryza’nın enerji hatlarının kilit noktasında bulunan Bakü’ye atanması ABD, Türkiye, Rusya ve bölge ülkeleri için bu nedenle önem arz ediyordu, ne var ki daha Byrza, güven mektubunu Aliyev’e sunmadan önce Azerbaycan Türkiye’den önemli ve ‘stratejik’ bir konuğu ağırlıyordu: MİT Müsteşarı Hakan Fidan!

Hakan Fidan, MİT Müsteşarı görevine geldiğinden beri ilk resmi yurtdışı ziyaretini 7 Şubat 2011 tarihinde Azerbaycan Milli Güvenlik Bakanı Korgeneral Eldar Mahmudov'un daveti üzerine bu ülkeye gerçekleştirmiş ve en üst düzeyde (Devlet Başkanı İlham Aliyev) görüşmelerde bulunmuştu. Aslında bu ilk ziyaret MİT’in Fidan döneminde (daha önce Emre Taner’in MİT’in 80. Yıl açıklamasında ortaya koyduğu) izleyeceği pro-aktif politikanın bir yansımasıydı.  Nitekim Byrza ile ilgili hiç beklenmedik bir yerden tepkiler yükseldi. ABD’deki Ermeni lobisi Bryza’nın Bakü’ye atanmasına eşinin (Zeyno Baran) Türk olması ve Zeyno Baran’ın çalıştığı Hudson Enstitüsü’nün pek çok enerji şirketinin hisselerine ortak olması nedeni ile bu atamaya karşı çıktı. Birileri ‘yeni bir oyun’ kuruyor, birileri ‘oyun’ bozuyordu!

Hakan Fidan’ın göreve gelmesi ile birlikte MİT’te uzun zamandır planlanan sivilleşme ve yeniden yapılanma çalışmaları hız kazanmıştı. Özellikle görevdeki ilk yıllarında uzun yıllar kurumun üzerinde yük haline gelen kimi haber elemanları ile irtibatlar kesilmiş, MİT’e farklı diller bilen, genç ve eğitimli gençlerin kazandırılmasına önem verilmişti. MİT personel alımları için hazırlanan ilanlarda analiz yeteneği güçlü gençlere ‘sıradışı bir kariyer’vaddediyordu.  Elbette bu gençleştirme ve değişim hareketi medyadan yansıdığı kadarı ile kurum içinde klikleşen kimi unsurlarda rahatsızlık oluşturuyordu.

Sivilleşmenin en önemli ayağı ise 1950’li yılların sonunda ABD tarafından Sovyetler’e karşı istihbarat toplamak amacıyla kurulmaya başlanmış, daha sonra NATO ve Türkiye’nin kontrolüne bırakılan ‘Bayrak Garnizonu’nun MİT’e devriydi.  MİT’e bağlanan Genelkurmay Elektronik Sistemler (GES) Komutanlığı Türkiye’nin en yüksek kapasiteli elektronik istihbarat ve dinleme üssü olarak biliniyor. Wall Street Journal’daki meşhur haber analizde GES Komutanlığı’nın MİT’e devrine değinilirken, ABD ile yakın ilişkileri olan birçok üst düzey general, toplu bir dava sonucu hapse atıldı ve bu yıl Erdoğan hükümetini devirme planı yapmaktan hüküm giydi’ hükmüne yer verilmesi çok dikkat çekicidir.

Hakan Fidan’ın MİT’in başına geçmesi ile birlikte yıllarca iç istihbaratla uğraşan, vatandaşlarını komünist, bölücü, irticacı diye takibe alan teşkilat olması gerektiği gibi, dış politikanın en önemli kurumlardan biri haline gelmişti. Hakan Fidan özellikle 2011-2012’de Suriye’ye çok önemli ziyaretlerde bulunmuş, Esad’a halkın talep ettiği reformları gerçekleştirmesi yönünde Türkiye’nin mesajlarını iletmişti.

Tunus’ta başlayıp Mısır, Libya ve Suriye’yi etkisi altına alan  Arap Baharı sürecinde Türkiye etkin bir aktör olarak dünya sahnesinde yerini almıştı. Her ne kadar Türkiye’nin bu süreçteki etkisi ABD ve İsrail tarafından gölgelenmeye, önemsizleştirilmeye çalışılsa da, özellikle Mısır’daki Sisi darbesi sonrası ortaya çıkan manzara tüm bu çabaları boşa çıkarmış oldu. MİT kritik bölgelerde görev yapan 7 bin 400 görevliyi süreçte yaşayabilecekleri zorluklara karşı 101 istihbarata karşı koyma brifingi ile bilgilendirmişti.

Hakan Fidan TİKA’dan gelen deneyimi sayesinde Türk dünyası ve Orta Asya’yı, bu bölgedeki aktörleri çok iyi tanıyor ve analiz edebiliyordu. Yine göreve geldiği ilk yıllarda Azerbaycan ve Türkmenistan başta olmak üzere Orta Asya ülkelerine yaptığı ziyaretlerde Türkiye ile bölge ülkeleri arasında istihbarat paylaşımı ve bu alanda işbirliği, genel barışı, güvenliği ve istikrarı sağlama, dönemin tehlikelerine ve tehditlerine karşı konulması konusunda ortak işbirliğinin sürdürülmesi konularında çalışmalar yürüttü. (Açık İstihbarat ve Kurtlar Vadisi )

Kök:Türk-İsrail ilişkilerinin kırılma noktası olarak görülen Mavi Marmara olayı da Hakan Fidan’ın müsteşarlık görevine gelmesinin hemen ardından gerçekleşti. İsrail’deki kimi basın organları ve Türkiye’den bazı kalemler olayın ardından Mavi Marmara gemisinde MİT görevlilerinin bulunduğu yönünde iddialarda bulundu. Washington Post’ta yayınlanan MOSSAD’a çalışan 10 İranlı ajanın bilgilerinin Tahran’a MİT tarafından verildiği iddiası da Mavi Marmara olayına misilleme olarak sunuluyordu.

İsrail’in bu konuda duyduğu rahatsızlık çeşitli şekillerde ve yollardan dile getirildi. En ilginç açıklamalardan birisi ise Habertürk Ekonomi yazarlarından Serpil Yılmaz’ın köşesinde yer alan 6 Ocak 2013 tarihli bir röportajda dile getirilecekti. Nobel Ödülü sahibi, 1941 doğumlu Hayfalı/İsrailli bilim adamı Dr. Dan Shechtman; 'Erdoğan beni pingpong topu gibi kullansın!' diyerek Türkiye ve İsrail arasında arabuluculuk yapabileceğini söylüyordu. Başlığın ilgi çekiciliği kadar yazının içeriği ve röportajın yapıldığı mekânda dikkat çekiciydi. Serpil Yılmaz’ın sürpriz olarak nitelediği buluşmanın özel olarak hazırlandığı gerek yazının içeriğinde verilen mesajlardan gerekse fotoğraflardan çok net anlaşılabiliyordu.

İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e bir telefon uzaklıkta olduğunu söyleyen Dr. Shechtman, İshak Alaton’un kurucusu olduğu Alvimedica şirketinin merkezinde Mevlevi dervişlerinin Sema ayininde selam verdikleri bir tablonun önünde oturmuş, Yılmaz’ın “Türkiye, Filistin’de yaşanan insanlık dramıyla ilgilenmesin mi?... İsrail’e hesap sormasın mı?” sorusuna “Biz Kürtleri söylemiyoruz; siz de Filistinlileri söylemeyebilirsiniz.” diyerek cevap veriyordu. Ona göre bölgede Suriye ve İran tehdidi varken Türkiye ve İsrail birlikte hareket etmeliydi.

Dr. Shechtman’ın bu sözlerinden birkaç gün sonra İsrail’in K.Irak’taki kamplarda eğitim verdiği iddia edilen 100 PKK’lı Çukurca’da bir karakola saldırıyor, “Biz Kürtleri söylemiyoruz” sözüne açıklık getiriyordu.

Çekiç Güç ile birlikte PKK’nın ABD ve İsrail tarafından Türkiye’ye karşı ‘Kürt kartı’ olarak kullanıldığı sıklıkla dile getirildi. Bu konuda kitaplar yazıldı. Türkiye’nin AK Parti hükümetinin koordinatörlüğünde bir devlet politikası olarak benimsediği çözüm süreci –her ne kadar bundan memnun oldukları yönünde açıklamalar yapsalar da- ellerindeki ‘Kürt kartını’ ve PKK terör şirketini kaybedeceklerini düşünen ABD/İsrail’i üzmüş olmalı. Hele bir de çözüm sürecinde Hakan Fidan ve MİT’in üstlendiği rol göz önüne alındığında kara propaganda yeni bir boyut da kazanmış oluyor.

Komplo 1: Çözüm Süreci demişken, şöyle komplo denizinin kıyılarına uğrayıp geçelim 10Ocak 2013’te Paris’te Kürt Enformasyon Bürosu’nda PKK'yı kuran isimler arasında bulunan Sakine Cansız ile örgütün Avrupa'daki önemli isimlerinden Fidan Doğan ve Leyla Söylemez öldürüldü. Fransa PKK’nın pek çok Avrupa sorumlusunun yaşadığı ve örgütün parasının idare edildiği ülke olarak biliniyor. Fransa, bu faili meçhulü henüz aydınlatabilmiş değil.

Türk medyası Paris’teki cinayetler ile meşgulken Vatan Gazetesi’nin internet sitesi gazetevatan.com’un ana sayfasına İsrail’in başkenti Tel Aviv’de Savunma Bakanlığı yakınlarında bir otobüste patlama olduğuna dair bir haber yer aldı. Çok kısa bir süre sonra ana sayfadan iç sayfalarda küçük bir başlık haline getirilen haberde patlamanın nedenin tespit edilemediği ancak terör saldırısı olmadığı yönünde ifadelere yer verildi.

16 Ocak 2013’te Tiflis doğumlu Yezidi mezhebine bağlı bir Kürt olan Aslan Usoyan ya da bilinen adı ile Dede Hasan Moskova’da keskin nişancı kurşunu ile vurularak öldürüldü. Rusya’da, silah ve uyuşturucu trafiğini kontrol eden Dede Hasan’ın PKK’ya Rus silahları sattığı 2010 yılında Wikileaks belgeleri ile ortaya çıkmıştı.

Paris-Tel Aviv-Moskovagibi başkentlerde meydana gelen bu üç olayda bir şekilde çözüm sürecine bağlanabilir. Sanki Öcalan’ın birkaç ay sonra örgüte yapacağı çekilme çağrısı öncesinde hem örgüt içindeki çözüm muhaliflerine gözdağı veriliyor, hem örgütün lojistik kaynaklarına darbe vuruluyor, hem de çözüm sürecini sabote edebilecek ülkelere terör kapınızı çalmasın mesajı veriliyordu.

Komplo 2: Güneş Gazetesi yazarı Talat Atilla, 3 Ocak 2013 tarihli köşesine ilginç bir iddia taşıdı. O dönemde üzerinde pek durulmayan bu iddia bence Hakan Fidan’a yönelen saldırılar ile yeniden gündeme gelebilecek kadar önemlidir.

‘Dünya'yı sarsacak sır Başbakan Erdoğan'ın elinde!’ başlıklı makalede Talat Atilla, 24 Aralık 2012’de Adana’da MİT, MOSSAD ve İngiliz Gizli Servisi MI6 ajanları arasında yakın tarihin en büyük kapışmasının yaşadığını söylüyordu. Bu büyük kapışmaya sebep olan şey ise 1900 yıllık el yazması Tevrat’tı.

MİT’in başarılı bir operasyonu ile MOSSAD ve MI6 ajanlarından önce ele geçirdiği 9 metre uzunluğundaki el yazması Tevrat Başbakan Erdoğan’ın talimatı ile Ankara’ya getirilmiş ve uzmanlarca incelenmişti. Uzmanlara göre el yazması Tevrat bugünkü Tevrat aynı değildicve hepsinden daha önemlisi, tahrif edilmemiş Tevrat'ta son peygamberin Hz. Muhammed olduğu açıkça vurgulanıyor.

Talat Atilla, Başbakan Erdoğan’ın dinler tarihini değiştirebilecek bu haberi açıklamak için uygun zamanı bekleyeceğini, tahminince bir yıl içinde tahrif edilmemiş Tevrat’ı dünyaya duyuracağını yazdı. Daha önce de günümüzde kullanılan İncil’den farklı, tahrif edilmemiş Barnabas İncili’nin Kıbrıs’ta bulunduğu ve Genelkurmay İstihbaratı tarafından muhafaza edildiği iddia edilmişti.

Hem ABD’nin hem İsrail’in hem Başbakan Erdoğan, hem MİT Müsteşarı Hakan Fidan rahatsızlığında bu büyük ‘sırlar’ın da etkisi olabilir mi?



 

YORUM YAZ
TOPLAM 1 YORUM

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.

  • - kağan atak:22 Ekim 2013, Salı 18:25

    türkiyediki polat alemdarları hazmedemiyenler olabilir.ALLAH onları korusun