ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL11°C
Az Bulutlu

YAZARLAR

Seksen Yılda Devr-i Diriliş: Anka Kuşu Kanadında Sezai Karakoç

Berna Uslu Kaya

02 Ağustos 2013 Cuma 02:22
  • A
  • A

 

“Bütün şiirlerde söylediğim sensin

Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin

Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome'nin Belkis'in

Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikarsın bellisin

Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için

Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini

Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini

Ey gönüllerin en yumuşağı en derini

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim”

                 

Dünya sürgününde geçen ömrünü, “Kalbimde Allah’ın elleri durur.” cümlesi ile özetleyen Sezai Karakoç’un şiirlerinde bir devr-i diriliş cevheri yatar ve şair tüm ruhunu bu fikir üzerine inşa eder. Türk şiirin Cumhuriyet döneminin adından en çok söz edilen isimlerinden biri olan Sezai Karakoç, fikir dünyası, hayal zenginliği ve dünya görüşü ile toplumun dikkatini üzerine çekmeyi başarmıştır. Sezai Karakoç’un sanatsal gücü en fazla şiir tabiatında karşımıza çıksa da, o pek çok edebi türde eser vermiştir.  O, düşünce ve sanat hayatının ilhamını, mazinin ihtişamından alarak, milleti için şahlanmayı hayal etmiştir. Şiire ve şaire dair düşüncelerini tartıştığı poetikasının da kaynağında da bu bakış açısının beslendiği kaynaklar yatmaktadır. Hatta şöyle söylemek de mümkündür: Sezai Karakoç, düşündüğü ve hayal ettiği her alanda küllerinde doğan bir “ses” özlemiyle yanar. Onun ömrüne bir Anka kuşu kanadında seksen yıl da diyebiliriz.

Sezai Karakoç, şiir üslubu bakımından, İkinci Yeni’ye yakın sayılabilir. İkinci Yeni, 1950'li yıllarda Edip Cansever, İlhan Berk, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Sezai Karakoç ve Ece Ayhan gibi şairlerin basını çektiği bir şiir ve edebiyat akımıdır. Garip şiirine bir tepki olarak doğan, 1960'lı yılların ortalarına kadar güçlü bir şekilde devam eden II. Yeni şiiri kendisinden sonra gelen birçok şaire ilham kaynağı olmuştur.

Sezai Karakoç, ilhamın kaynağını İslamın derinliğinde bulur. Ona göre, şiir bir vahiy değildir, ama şiirsel pırıltılarını ve etkisini İslamdan almaktadır. Bu kaynağından besleniş ile, edebiyatımıza pek çok unutulmaz eser katmıştır. Ona göre, Mevlana, Fuzuli, Yunus Emre ve Şeyh Galip, ilahi makamdan beslenerek, ilhamını hakikat pınarında yıkayan şiir üstatlarının ruhu diri kaldıkça, şiir asla Şeytanın elinde olamayacaktır. Onu belki de böyle bir bakış açısına sevk eden düşüncenin, Batı şiiri menşeiyle olduğunu biliyoruz, çünkü Fransız edebiyatı şiirinin ezber bozan şairi Baudelaire, 19.yy ikinci yarısında insanların zihnindeki şiir imgelerini, çağrışımlarını ve sembollerini yerle bir etmiştir. Şiire ve sanatçıya yeni bir kapı açan Fransız edebiyatından etkilenen ve Modern Türk edebiyatını da bunlardan aldığı parçalarla birleştiren edipler, kendilerini bu sayede görmüşlerdir. Aslında Karakoç’un şeytan dediği, insanın tüm arzu ve istekleriyle yani “hayvani nefsi” ile edebiyat aynasına yansımasından ileri gelir. O güne kadar, Divan şiirinin kalıp ve mazmunları arasında kalan pek çok şair için, Batı şiiri insana yüzündeki çizgileri gösteren dev bir ayna olmuştur. Şair ve yazarların bu noktadan sonra aynada seyrettikleri, selvi boylu, al dudaklı güzeller, yanağı gamzeli delikanlılar değildir. Realiteye çarpan ve zihinlere açılan ufukta belirenler, şiir dünyasının yönünü insanın iç alemine çevirmiş ve bunu yaparken de canlı kanlı insanlar, hayal alemleri gölgesinden çıkmışlardır. Karakoç’un teklifi ise, bunun üzerine inşa edilecek bir edebiyat değildir. Onun kurtuluş ve diriliş imgesi, Mevlana, Fuzuli, Şeyh Galip dimağından çıkacak küllere doğacaktır. Buna rağmen, Karakoç’un şiir evreni kuşatan anlamların her ne kadar mazi ayağı olsa da, şiir dili ve çağrışımları bakımdan Batı şiirinden etkileşimini sürdürmüştür. Yani, dirilişinin kaynağını salt kültürel maziden almamıştır.

Sezai Karakoç, şairi pasif bir figür olarak görmez, ona göre şair, toplumun nefesini soluyan bir öncüdür. Halkın zor günlerinde onların rüyalarına uyanan ve halkını omuzlayan neferlerdir. Şaire, bir milletin askeri gibi, savaşçılık misyonu yükleyen Karakoç, şairin kalemini en güçlü silah olarak addetmeye de devam eder. Zira milletini yaşayan şairler, milletin kalbi ve milletin sözcüsü olanlar halkın dirilişinde rol oynayacak ve kalemleri ile tarih yazacak olanlardır. Şiirde milli damganın da altını çizen Karakoç, varlığını dönüştürmek için de milli değerlere ve öz kaynaklara yönelir. İslam’ın rahmet havuzuna dalar ve buradan aldıklarını halkına sunar. Sezai Karakoç’un tasavvurundaki şairler, korkusuz birer dava adamlarıdır. Buna göre, onların yalnız bir ülküleri vardır yüreklerinde. Karakoç’un tabiriyle, Türk milletinin aziz hatıraları arasında, yeni bir nesil uyandırmak. Uyandırdığı bu neslin kulağına da İslam dinini fısıldamak ister. Ona göre, milli dönüşüm ancak bu yolla gerçekleşecektir.

Sezai Karakoç, “Diriliş” rüyasını gerçekleştirmek için, siyasete de soyunmuştur. 1997 yılında kapatılan Diriliş Partisinde de yukarıda ifade ettiği sıkıntıları yakinen hissetmiştir. Halkın şairlere olan tutumunu eleştiren Karakoç, şairin politika ile ilişkilendirilememesine karşıdır. Ona göre, bu toplumun en önemli sesi olan şairlere halkın ihtiyacı vardır. Bunun için de halkın onları pasifize etmesine karşıdır.  Karakoç, kurduğu partinin aslında bu toplumsal diriliş amacının bir tezahürü olduğunu söyler ve hiçbir zaman, partici bir siyasal anlayışa sahip olmadığını, yalana dayalı, aldatmaya dayalı bir siyasetin asla yolları olmadığını belirtir. Hak için, doğruyu söylemeyi ve doğruyu sistem halinde geri getirmek için canla basla çalışmayı dirilişin toplumsal amacı olarak görür. Çıkış Yolu I adlı kitabında bu noktada şöyle der: “Hiçbir zaman, siyaset için siyaset veya zanaatkârlık haline gelmiş siyaset için değil, güncel siyaset için değil, milletimizin yeniden dirilisi, medeniyetimizin dirilisi için, aydın kadronun derlenip toparlanması, bir araya gelmesi için çalışılmıştır ve çalışılacaktır. Hiçbir zaman güncel veya kişisel bir politika söz konusu değildir.” Sezai Karakoç, “Çıkış Yolu” adını verdiği ve Diriliş Partisi dönemindeki konferanslarından oluşan bu üçlemede, onun siyasete dair düşünceleri anlatılmıştır. Kitaplarına, “Ülkemizin Geleceği”, “Medeniyetimizin Dirilişi” ve “Kutlu Millet Gerçeği” adını verdiği toplumsal çıkış yolunun formüle edildiği konferanslarında, aydının üzerine düşen siyasi ve sosyal bilincin altını çizer. Buna göre, şair fildişi kulesinde yalnız şiir söyleyen ve yalnız gözyaşı döken bir aktör değildir. Onun milleti önünde oynayacağı en büyük rol, ilhamı ve aydın ruhuyla başı çekmek, milletine dirilişini milletine göstermektir. Sezai Karakoç’a göre sanatta diriliş, sonsuza kadar varoluş bilincidir.

Sezai Karakoç’a göre şairin önemli bir de misyonu vardır. Şairin ifadesiyle; “Tanrı’ya onlar adına sesini o yükseltecektir. Felaket anında, yine insanlar adına sesini o duyuracaktır Tanrı’ya. İnsanlık adına o günah çıkaracak, günahlarımızın itirafını o yapacak, af isteğimizi en canlı ve anlamlı şekilde o çıkacaktır Tanrı katına. Tanrı, samimiliği ve temiz yürekliliği içinde onu toplumun temsilcisi, sözcüsü kabul edip eşsiz acımasıyla insanları bağışlayabilir. Yalvarıların en güzelini, en ölmezini belki de o yapacaktır.” Sezai Karakoç, yukarıdaki ifadeleriyle şaire bambaşka bir misyon yükler. Onu, Tanrı ile millet arasındaki bir aracı olarak görür. Buna göre, bir şairin halkı ile Tanrı arasına girecek bir tasarrufu vardır. Hatta öyledir ki, bir şairin duası, Tanrı katındaki makbul kelamlardan sayılır. Şaire daha evvel de kaynağını Allah’tan alan ilahi bir ilham müjdeleyen Karakoç, tasavvuftaki insan-ı kâmil ile şairleri benzer bir algı düşünür. İslam dininin esaslarını iyi bile Karakoç’un, her insanın Tanrı ile arasındaki mesafenin ne kadar kısa olduğunu bilmemesi işten değildir. İfadelerine bu şekilde bakılmazsa, yadırganmaya da müsait bir tarafı vardır. Ancak, Karakoç burada bambaşka bir şeyin altını çizer aslında. Ona göre şair, şiir kaynağını zaten onu var edenden almıştır ve onunla Tanrı arasındaki perdeler, diğer insanlara nispetle azdır. Hal böyle olduğunda da, insanlık için Tanrısına açtığı eli, ilhamın ona açtığı kısa yollardan sahibine ulaşacaktır. Yoksa Karakoç’un şairi bir ruhban sınıfı olarak görmesi, söylemleri ve inanışına da zıt olacaktır.

Ona göre gerçek şair, “Çile” şairidir ve “yılanın tepesinde gül açtırır.” Sezai Karakoç, yukarıdaki ifadelerde bir dava adamı portresi çizer. Yalnız buradaki dava adamının en büyük trajedisi, yazanın, oynayanın ve oyunun bir kader oluşudur. Ona göre şair, Tanrıdan aldığı ruhsal olgunlukla, mayası çile ile yoğrulmuştur. Bu nedenle de hal olgunluğu için kendini çileye çekmesine, dört duvara hapsetmesine gerek yoktur. Zira onun yüreği ve dimağı halkının önderi olmakla çarpar. İnsanlık ruhunun görünmez kumandanları şairlere, sonsuza kadar kalem savaşı misyonu yükleyen Karakoç, hiçbir şairi zevk ve rahat için tasavvur edemez. Buna rağmen, hiçbir şaire de sefalet içinde bir ömür dilemez. Onun dileği, İslam’ın hal mizanındaki orta yoldur. Karakoç’un şair için düşlediği bu hayat, ilk bakışta pek makulmüş gibi kabul edilmese de, şiir davasının derinine süzüldüğünde onun asıl bahsi yuttuğu pek açık görülür. Zira Karakoç, Allah’ın mahzun kalplerde olduğu kelamını bilir. Çile peygamberinin, tüm ümmeti için çekilecek çilelere mazhar olduğunu bilir. Hal böyle olunca da, şairin çileli kalbine insanlığın derdini sokar. Hatta öyle bir sokar ki, ahir ve evvel yalnız şair olanların kaderini bir trajedi olarak görür.

Sezai Karakoç, kendi tabiri ile bir ideolojinin “maşası” olan şairlere, şiir sanatının yozlaştığı yönünde isyan eder. Ona göre şair, hürdür ve insanlığın ortak türküsü ve ülküsünü söyeleyen hamle adamıdır. Her zaman çağın ilerisinde olan şair, süper güçlerinde elinde bir oyuncağa dönüşmemelidir. Buna göre, hiçbir şairin göğsünde sayı olmamalıdır. Karakoç, yaftalanmış şiir ve şairi, çağa ve şiire karşı ihanetle suçlar. Zira, ilhamını Kutsaldan alan ve ruhunu kendi baharında besleyen şairler, bir diriliş günü adamı olarak şiire yön vermelidir. Sezai Karakoç, şairi toplumun aynası olarak görür. Onun yani şairin yüzünde aydınlanacak olan gerçeğin kendisidir. Yorumlama, yanılsama ve ışık oyunlarına da bu noktada hacet yoktur. Kalemin ucuna düşenler, gerçeğin gölgesinden korkmamalıdır. Bunun için de Karakoç, diriliş gerçeğini, insanlık gerçeği ile paralel yorumlar. Onun şiir tabiatında olmayan bir rüyaya uyanmak yoktur. O her zaman, var olanın şair kutsiyetinde yeniden şahlanmasını arzular. O nedenle de ölümü öldüren bir kelimeyi ömrüne misyon eder: Diriliş. Bu dirilişte kendi ifadesiyle bir Rönesans anlamı yoktur. Bu ecdadın halde ayağa kalkması ve çağa, zemine yeniden ivme kazandırması anlamındadır. Ecdadından diri olanlarına da gümrük koyan Karakoç, insanız olan şiir dilini asla kabul etmez. Ona göre, maziden hale ve geleceğe uzanacak seste, Fuzuli’nin, Baki’nin, Şeyh Galip’in, Yunus’un sesinin duyulması tabiidir, çünkü onların şiirlerinde “insan” vardır. “İnsansız şiir tez ölür.” diyen Karakoç, yeni şiirin merkezine insanı koyar.

Sonuç olarak, Sezai Karakoç’un Türk şiirinde üstendiği misyon onu “Diriliş” hayalinin kaynağına götürmüştür. Bu kaynakta hem milli hem de dini unsurların kucaklaşması söz konusudur, ama şairi öncü yapan neden elbette bu değildir. Karakoç, mazinin ruh iklimini, dilinin üstündeki “yeni” ile yuvarlar. Neticede bir çığ gibi büyüyen dil hisarı, temellerini dirilişinin taşlarına yazar. İşte Sezai Karakoç’un duvarlarına yazılanlar ve taşların dev cüssesi içindeki muhtevadan ve kullandığı özgün dil ilhamından kaynaklanır. Bize göre, onun nefesinde buğulanan aynada aydınlanan ve ondan sonrakileri de aydınlatan sırda tek bir kelime vardır: Diriliş. Karakoç, milli istikbalinin kapısına bu sözü anahtar olarak takmıştır. Bu kapıdan girmek isteyen tüm dostlara selam ve sonsuz muhabbetlerimle…

YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.