ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL13°C
Az Bulutlu

YAZARLAR

“Biliyorum” derken…

Berna Uslu Kaya

17 Ağustos 2013 Cumartesi 08:40
  • A
  • A

 

Ruhlarımıza “sendendir” dedirten nedenleri unuttuğumuzdan beri, kendi türkümün nakaratında boğulmadık mı? Sebepleri unutup sonuçlarla oyaladı kader bizi. Oysa her birimizin senden olan yanı vardı. Biz seni unutalı, kendi benimizin cehenneminde yandık. Külümüzü zihnimiz ezber etti. İsimiz karartmakta evreni.

Lisans ikinci sınıftaydım. Ders, Osmanlıca. Sevgili hocam Abdülkerim Gülhan sınıfa girdi. 16.yy işliyoruz. Konu üstat Fuzuli. Hepimiz susuyoruz. Elimizde kalem, hocamızın ağzından çıkacakları not alma derdindeyiz. Benim başım önde, elimde kalem beklemedeyim. Derken hocam tok sesiyle “Su Kasidesi”ni tane tane okudu. Ve o ilk beyit:

“Saçma ey göz eşkten gönlümdeki odlare su

Kim bu denli tutuşan odlare kılmaz çare su”

Kaside bitti. Hepimiz hocamıza bakıyoruz. Bu arada Osmanlıca dersinde beyit işleme usulü var tabi. Şiir önce Osmanlıcasından okunur, sonra günümüz Türkçesine aktarılır. Ardından vezni bulunur. Son olarak da beyitte geçen Osmanlıca kelimelerin anlamları ışığında beyit çok yönlü biçimde tahlil edilir. Bizim içinse son aşama çok önemlidir. Yani işin tahlil kısmı… O gün sıra tahlile geldiğinde, Abdülkerim hocam birden sınıfa baktı ve gayet naif bir sesle bize sordu: “Göz ne demek? Siz hiç göz gördünüz mü?” Tüm sınıfın o anki yüz ifadesini dün gibi hatırlarım. Ben de dahil herkes tebessümle hocama bakıyorduk. Önce bize şaka yaptığını düşündüm, çünkü kasidede bilmediğimiz o kadar Osmanlıca kelime vardı ki… ve biz (tüm arkadaşlar adına konuşabilirim) hiçbirimiz “göz” kelimesinin anlamına bakma gereği bile duymamıştık. Benim önümdeki kâğıtta pek çok kelimenin anlamı hazırdı, ama içinde “göz” yoktu… O anda hocamın bize bir şeyler anlatmaya çalıştığını anlamıştım. Elimdeki kalemi bıraktım ve sevgili hocamı dinlemeye başladım. Hatırladığım kısmını aynen yazıyorum, unuttuğum bir yerler de varsa, hocamın affına sığınarak: “Neden yüzüme öyle bakıyorsunuz. Biliyor musunuz göz ne demek? Hadi anlatın tam anlamını. Kim bana gözün efradını cami, ağyarını mani bir tanımını yapar?” (Sınıftan bir iki el kalkar, ama bir türlü göz açıklanamaz) Hocam sırasıyla konuşmak isteyenleri dinler ve en sonunda derin bir nefes alarak anlatmaya devam eder.“Gördünüz mü bak, en iyi bildiğini sandığın basit bir şeyi bile aslında tam olarak biliyor sayılmıyoruz. Bu nedenle ben her zaman en iyi bildiğim şeylerden korkarım, çünkü bildiğini zannetmek bilmemekten daha tehlikelidir. Bilmediklerinin ne olduğunu zaten bilirsin, onlardan korkma, ama gerçekten emin değilsen biliyormuş gibi de davranma.”

Edebiyata tutkundum. Eski yeni ne varsa aşkla okudum, ama öyle derslere yaşadım ki, pek çoğu hayatıma imzasını atmıştır. İşte yukarıda paylaştığım da böylesi derslerdendi… O günden sonra her zaman en iyi bildiğimi düşündüğüm şeylerden korktum, korktukça okudum. Okudukça okudum… Başa döndüm, sağa döndüm, sola yaslandım, ama hep okudum. Her defasında, ilk kez okuyormuş gibi… Hiçbir şey bilmiyormuş gibi. Evimin bir odası boydan boya kütüphane, bize gelenlerin ilk sorusu aynı: “Bunların hepsini okudun mu?” Benimse cevabım aynı: “Onlar beni okuyor.”

Şimdi ülkeme bakıyorum elim kalbim üstünde. Herkes konuşmakta… Hatta bazıları öyle konuşuyor ki, benim bildiğim o şiirin şairi o değil, şair şiirin altında ağlamakta. Bir söz paylaşılmış en sosyal mesaj verenlerinden, altındaki üstad oradan bana acı acı bakmakta. Yurdum usulü siyasiler damarları şişe şişe bağırmakta, benim Türkçem onun ne dediğini anlamamakta. Karşısındaki kalabalıklar ne anladı da alkışladı diye tekrar tekrar dinlerim de, yine de lisanıma yakın sayılmamakta. En celalli arkadaşlar, önlerine ne gelirse paylaştılar şiiri, hikayeyi, romanı… Tiyatroyu da öğrenmişler, oynuyorlar, beğeneni çok!  Yalnız onlardan ricam, Nazım Hikmet Ran’ın şiir kitaplarını, Necip Fazıl Kısakürek’in Çile’sini, Atatürk’ün Nutku’nu bir de Mehmet Akif’in Safahat’ını alıp bir okusunlar. Zira Atilla İlhan’ın şiirleri, üstat Nazım’a; Sezai Karakoç ise Necip Fazıl’a karışmış durumda. Ha bir de Cemal Süreyya’yı ve Can Yücel’i rahat bırakın. Ayrıca bunca yıldır Yunus Emre okurum, internette ne bilmediğim şiirleri var hayret! Tanımasam Karacaoğlan derim hani… Sevgili üstatların şiirleri sosyal paylaşım ağınızda remiks olurken, Mevlana’nın hikâyeleri ile Şirazlı Sadi’nin hikayelerini de nasıl bu hale getirdiler kanım donmakta. Hiç şüphem yok ki, en sevdiği şair saydıkları pek çoğunun şiir kitapları ellerine bir kere değmeden şiir yazan gençlik kapımızda. Hatta kendi şiirlerinin altına üstatları yazan çok yaratıcı arkadaşlar da var! Bu nedenle de birilerinin kafası çok ama çok karışık. Her şeyin cevabını internetten tek tuşla bulanlar, zahmet edip de okusunlar. Göz satıra değmeden, sadırdan ateş çıkmaz. Aynı şeyi söyleyip, aynı marşı okuyup, aynı bayrağın altında huzura erenler… Ulu tarih cahilleri, hainleri, hokkabazları, yalancıları ipe dizer… Ne der Akif;

“Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!

Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi?

"Tarih"i "tekerrür" diye ta'rif ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi ?"

İbret alanlardan olmak dileğiyle… Allah bu ülkeyi ve güzel milletimi bin senelik hisseden mahrum bırakmasın. 

YORUM YAZ
TOPLAM 3 YORUM

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.

  • - Misafir:10 Kasım 2013, Pazar 00:06

  • - Halil ALİOĞLU:04 Ekim 2013, Cuma 18:48

    Kızım,çok özür dilerim,yeni ulaştım ve okudum,candan tebrik ediyorum ve hep beraber istifade edelim,
    Selamlar,gözlerinden öpüyorum.

  • - Şahin EKBER:20 Ağustos 2013, Salı 20:39

    Berna hanım gözün ne olduğunu anlatmadınız galiba.