ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL11°C
Az Bulutlu

YAZARLAR

Tutku Günlükleri (The Rum Diary)

Ali Buhara Mete

13 Ocak 2012 Cuma 00:51
  • A
  • A
Tutku Günlükleri, Hunter S. Thompson’ın romanından uyarlanan Johnny Deep’in başrolünde ‘renkli’ bir film olarak göze çarpıyor. Amerikalı gazeteci Paul Kemp’in (Johnny Deep) Porto Riko’ya giderek yerel bir gazetede çalışmaya başlamasıyla, iş ve aşk eksenindeki küçük serüvenlerini ‘gezi hatıraları’ formatında bize sunuyor. Filmin açılış sahnesinde, eski model kırmızı bir planör uçağın gökyüzünde süzülüşünü tepeden harika bir Porto Riko görüntüsüyle seyrederek adanın sımsıcak coğrafyasını seyre dalıyoruz. Porto Riko, ‘gitmek için harika bir yer olmalı’ dedirten bu küçük tanıtım sahnesinde Dean Martin’in Volare şarkısı bize eşlik ederken uçağın küçük devinimleriyle birlikte adanın etrafını dolaşıyoruz. Böylece Tutku Günlükleri’nin daha başındaki harika atmosferle birlikte içgüdüsel olarak son derece keyifli ve güzel bir film izleyeceğimiz hissine kapılıyoruz.

Tutkusuz günler!

Ancak filmin seyirciyi eğlendirmek gibi bir derdi yok; tek yapmamız gereken arkamıza yaslanıp bir adamın hayatının birkaç haftasındaki yaşadığı iniş ve çıkışları izlemek. Yapımın bir gezi hatıraları formatında süregeliyor olmasını bir tercih olarak addedebiliriz. Ancak gazeteci Paul Kemp’in ciddi bir amacı olmaması; kendi içinde dinamik olan kovalamaca sahnelerine rağmen filmin temposunda düşüşler yaratıyor. Karakterin amacını ancak filmin ortalarına doğru görüyoruz. Asıl sorun alkolik Paul Kemp’in tam olarak neyi istediğini bilmemesinden kaynaklanıyor. Amerikalı emlak taciri Sanderson’dan (Aaron Eckhart) yeni kuracakları otel projesi için yazı teklifi almasına karşın bu konuda da herhangi bir istek ve arzu göstermeyen karakterin ‘tarafsız’ duruşu filmin Türkçe adı ‘Tutku Günlükleri’ ile bağdaşmıyor. Filmdeki diğer olay; iş teklifini yarım ağızla kabul eden Paul’un yeni patronu Sanderson’un karısı Chenaut’a âşık olması... Romantik karşılaşmalarına rağmen kadınla ilgili direkt olarak bir çaba sarf etmeyen Paul’un ekseni sürekli değişkenlik arz ettiği için ne kadına ne de işine odaklanıyor. Bu durum seyirciyi arada bırakırken geriye kalan tek şey kendi içinde enteresan denilebilecek sahneleri izlemek. Mesela Paul’un gazeteci arkadaşı Sala (Michael Rispoli) ile sarhoş olup yolda kaybolduktan sonra izbe bir mekânda yemek yemeye gittikleri sahnede yeterli para bırakmadıkları için başları belaya girer. Peşlerine düşen adamlardan külüstür bir arabayla kaçmaya çalışırlarken, Paul arabanın tepesinden çıkarak ağzına diktiği alkolü, yaktığı çakmağa püskürterek peşindekileri etkisiz hale getirmeye çalışır. İki araba 360 derece daireler çizerek kendi etrafında dönerken Paul yanlışlıkla ateşi polis memuruna savurur ve adamın yüzü yanar. Gecenin köründe nöbetçi mahkemeye çıkarılan iki arkadaş büyük bir suçları olmamalarına rağmen bir sene hapse mahkûm edilecektir ta ki patron Sanderson gelene kadar. Sanderson mahkemeye fütursuzca girip hâkimi tehdit etmesiyle Paul ve Sala serbest kalır. Bu sahnede Porto Riko’daki adalet sistemine de ağır bir eleştiri var. Yukarıda belirttiğim gibi bu olaylar ana hikâyeden bağımsız olduğu için tansiyonumuzu yükselten sahneler olamıyor. Kovalamaca kendi içinde ‘dramatik’ bir sahne olduğu için heyecan verici fakat amaca dair herhangi bir engel ya da ulaşma arzusu olmadığı için ‘içi boş’ sekanslar izliyoruz.

Filmi tematik açıdan ele aldığımızda başkarakterle sorunsal açıdan çelişik bir durum söz konusu... Özetle geçersek Porto Riko’da çok az olan zenginler bütün kaymağı yerken haksızlığa uğramış ve ezilen insanların çoğunlukta olduğu resmi, filmin genel görüntüsünü oluşturuyor. Emlak tacirlerinin cennet gibi yerleri para için otellerle donatılmasına karşı eleştirel bir bakış gösteren senaryo, Oscar Wilde’in söylediği gibi “İnsanlar her şeyin fiyatını biliyor ama değerini bilmiyor” sözüyle sorunsalını özetlemek istiyor. Fakat başkarakter bu noktada geç kalınmış bir mücadeleye girdiği için herhangi bir muvaffakiyet gösteremiyor. Porto Riko’daki yaşantıyı çıplak bir gözle resmetmeye çalışan yönetmen gene de Porto Riko’lu insanları aşağılayan, ‘indirgemeci’ bir yaklaşımdan da kendisini alamıyor. Nitekim filmle ilgili hatırımızda kalan Porto Riko’ya dair sahnelerden birisi tecavüzün sıklıkla olduğu barlar, diğeri de hoşgörüsüzlük ve hırsızlık olarak addedilebilir. Daha da kötüsü filmde iyi bir Porto Riko’lu karakter bile görmüyoruz. Netice-i kelam, Hollywood’un ötekileri öcü gibi gösterme alışkanlığı Tutku Günlükleri’nde de devam ediyor. Bu ülke ile ilgili edinebildiğimiz tek olumlu izlenim güzel bir manzaradan ibaret.

Filmde neredeyse hiçbir çatışma sahnesi de yok. Karşı koymayan ve birçok duruma razı olan başkarakterin bu durumunu yine gerçek bir hayat kesitinden alınmış kareler gösterme arzusundan ileri geliyor olabilir. Örneğin Paul aşkı için hiçbir şey yapmıyor. Her şeyi akışına bırakmış, hayatı olduğu gibi yaşayan bir alkolik olarak karşımıza çıkıyor. Hayat penceresinden baktığımızda bu eylemsizlik oldukça normal görünse de bu yansız üslup bir film için son derece anormal duruyor. Dolayısıyla başkarakterle özdeşleşemiyor ona karşı bir sempati duyamıyoruz.

Filmin mizah duygusu

Yapımla ilgili olumlu noktalardan birisi mizah duygusundan yoksun olmaması. Paul ve Chenault uzun günler sonra birbirine kavuşur. Bu romantik buluşmanın ardından kızla öpüşmeye başlarlar. Romantizmin doruklarındayken birden bir plak sesi duyulur. Fakat bu plak sesi güzel bir şarkı değildir. Sahnenin en heyecanlı yerinde Almanca haykırışlar duymaya başlarız. Paul’un oda arkadaşı Hitler’in konuşmasını son ses açtığı için iki aşığın romantik anları son bulur.

Maddi hata

Paul’un arabayla sahil yolunda gittiği bir sahnede gözümüze ‘hücresel telefon kulesi’ çarpıyor. Filmin 1960’lı yıllarda geçtiğini anımsayınca hücresel kulelerin o dönemde olmadığı gerçeğiyle karşılaşıyoruz.

Vegas’ta Korku ve Nefret’in yazarından

40 milyon dolara çekilen Tutku Günlükleri ilk haftasında 5 milyon dolar hâsılat getirdi ama dişe dokunur bir gişe yapamadı. Kronik yapıda iki saat süren bu filmi günlük hayatın gerçekleri ve yaşamımızda karşılaşabileceğimiz olayların sade ve renkli bir biçimde perdeye aktarılması olarak özetleyebiliriz. Sıradan olanı olağanüstü bir gerçekçilikle resmeden senaryo masalsı bir anlatımdan uzak… Yine Deep’in başrolünde oynayıp Hunter S. Thompson’ın romanından esinlenilerek 1998 yapımı Vegas’ta Korku ve Nefret (Fear and Loathing in Las Vegas) filmi ilk başlarda çok eleştirilse de sonradan kült bir film olarak sinema tarihine geçti. Tutku Günlükleri için bu yaklaşım fazla iyimser olsa da Vegas’ta Korku ve Nefret filmini beğenenler bu filmi mutlaka görmeli.

buhara53@hotmail.com
alibuhara @twitter.com











YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.