ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL15°C
Az Bulutlu

YAZARLAR

Tarihin Ruhumuzda Bıraktığı İzler

Ahmet Turgut

18 Ağustos 2010 Çarşamba 00:52
  • A
  • A
Halkların kendi içerisinde benzer tepkiler oluşturması, aynı davranış şekillerini geliştirmesi genelde sosyologların ilgisini çekmiştir. Ancak psikologların da bu konuda bazı argümanlar geliştirdiği de bir gerçek.

Sosyal Psikoloji uzmanları “grup davranışı” adıyla bu tarz ortak tepkileri irdelerken toplumsal düzeyde yaşanan zorluklar, trajediler veya başarıları öne çıkarmakta. Bu bağlamda; “toplulukların –özelde milletlerin- hatırlamasalar bile bir psikolojik tarih süreçleri var olagelmiştir” de diyebiliriz.

Yukarıdaki başlık da bunu anlatıyor bize. Aslında bu başlık “Türklerin Psikolojisi” adlı bir kitabın sunumundan alıntı ve eser; kıymetli akademisyenlerimizden Doç.Dr.Erol Göka’ya ait…

Alanında referans olan her eserde olduğu gibi “Türklerin Psikolojisi”ne giriş yapabilmek için de öncelikle bazı terimleri yerli yerine oturtmak gerekiyor.

Sanırım kimliğe dair tarifler ile konuya ve kitabın içeriğine giriş yapabiliriz:

Kimlik; en basit haliyle “Ben kimim?” sorusunun cevabı. Ancak bazen “mizaç, huy, karakter, tutum, kişilik” gibi kavramlarla karıştırılabiliyor. Kimlik, hepsinden üstte olan, kişisel-sosyal bir toplam sayılır. Bu bağlamda karşımıza “Kolektif Kimlikler” diye bir tanım daha çıkıyor. Bunun içeriğinde; dinsel, kültürel, etnik, ulusal, toplumsal, bireysel kimlikler var.

“Ben kimim?” sorusuna verilen cevaplar aynı zamanda “Biz kimiz?” sorusunu da yanıtlıyor. “Biz” ise genelde “öteki” ile tarif buluyor. Sayın Göka, Genel Türk Tarihinin iki tip öteki yarattığından bahsetmekte.

Ona göre; “Küçük öteki” kimliği, mücadele halinde olunan diğer Türk boylarını ifade etmiştir. “Büyük öteki” ise “Cihan Hâkimiyeti” önündeki somut engeldir. Bu; dün için Çin’dir, Bizans’ tır; bugünse Amerika’dır, İsrail’dir yahut AB...

Bahsedilen “biz” ve “öteki”, günümüzde “etnisiteler” halinde. Etnisite olabilmek için dil ortaklığı gerek şart. Bunu inanç, töre, tarih ve kader birliği de destekleyebilir. Ancak etnisitenin “ulus” haline gelmesi için bunların hiç biri yetmiyor. Ulus olabilmek için “devlet etme, devlet kurma” şart. Yani “toplumsal örgütlenmesini devlet düzeyine çıkaramamış etnisiteler Ulus Kimlik inşa edemez” de diyebiliriz. Bu bir anlamda her dilin, edebiyat dili yaratamamasına benziyor.

“Türk” kelimesi hem devletin kurucu etnisitelerin en kalabalığının adı, hem de vatandaşlık bağına dayalı ulusal kimliğimizi belirtiyor. İkinci anlamıyla kullanılması son 85 yıllık sürecin eseri olsa da, daha geniş olan ilk anlamı 2000 yıllık bir maziye sahip.

İlk manadaki Türkler için; “Orta Asya kökenli, Turani yapıda, dilleri Ural-Altay grubunda olan, erken dönemlerinde yarı-göçebe, sözlü ve potlaç kültür geçmişine sahip, genelde tek Tanrılı inançlar yaşamış bir etnik gruptur” tanımı uygun görünmekte.

Çoğu uygarlık tarihçisi Türklerin, özgün bir uygarlık yaratmadığını ama uygarlıklar arasında “aracı-taşıyıcı-sentezci” fonksiyonları olduğunu söyler. Bu tespit, Türklere dünya tarihinde küçümseyici bir rol biçmiyor. Aksine “Türkler olmasaydı, uygarlıklar arasındaki etkileşimler bu ölçüde olmaz, uygarlık tarihi çeşitlenemezdi” bile denilebilir.

Sentezlere dayalı uygarlık inşası bu yüzden en temel özelliklerimizden. “Yeni” olanı kabullenme yeteneğimiz kültürümüzü statik değil, dinamik kılmakta.

Orta Asya’nın coğrafik ve ekolojik şartlarının dayattığı hayvancılığa bağlı üretim modeli Türkleri toprağa bağlanmaktan alıkoymuştur. Tarımsal üretim sınırlı kalmıştır. Hayvancılığın en tabii şartı olan otlak kullanımı yaylak ve kışlak arasında mevsimsel git-geller yaratmıştır. Ekolojinin bozulması, kuraklıklar ve diğer nedenlerle genelde daha batıya olmak üzere doğrusal göçler de yaşanmıştır.

Tehlike anında ayakaltından çekilmeyi, güçlenip yeniden sahneye çıkmaya yarayan bu göçerlik klasik anlamda göçebelikten farklı. Bu nedenle Türk tipi göçerlik için “atlı göçebe” veya “yarı-göçebe” gibi özgün tabirler kullanılagelmiştir.

Orhun Anıtları’nda yazıldığı gibi Türkler, Çin şehirlerine yerleştiklerinde kalabalık ötekilerce eritilmekten korkmuş, kendi şehirlerinde de rahat bırakılmayacaklarını düşünmüştür.

Türk tarihinde genel olarak devleti kuran hâkim boy, kurumsallaşma sürecinde sırtını yerleşik
toplumlara dayamıştır. Onların (Çin-Bizans-İran-Arap-Hint,vs.) kurumlarını, medeniyetlerini, dillerini ve dinlerini sentezleyerek toprağa bağlanmıştır. Bu duruma direnen veya adapte olamayan diğer göçebe Türk boyları sistemden dışlanmış, yarı-özerk halde uç bölgelere iskân edilmeye çalışılmıştır.

Birçok devirde ve coğrafyada etkinliğini tespit ettiğimiz bu mekanizmanın yarattığı yerleşik-göçer çatışması nedeniyledir ki; Türk devletleri öteki göçebe boylarca yıkıla gelmiştir. Bunun tek istisnası ise Osmanlı İmparatorluğu olsa gerek…

Bu yüzden “Türk Grup Davranışları” üzerindeki en baskın etki göçerlikten gelmekte. Haftaya bu konuya dair örnekleri ve sebep-sonuç ilişkilerini ayrıntılandırmak üzere, şimdilik hoşça kalın…

YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.