ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL12°C
Çok Bulutlu

YAZARLAR

Ramazan ve Kur'an

Ahmet Turgut

24 Temmuz 2012 Salı 13:48
  • A
  • A
Ev içinde tekrarlanan “Geldi, geliyor!..” muhabbetlerinden, dört yaşındaki oğlumuzu merak sarmıştı. Bir yandan çizgi film izlerken lalettayin birinden bahsedercesine sordu:
“Baba!.. Ramazan kim?”
Anlamadım. Yineledi: “Ramazan’ı soruyorum baba! ‘Bu sene sıcakta gelecek!’ demiştin ya?”
Az köşeli jetonum nihayet düşüverdi. Ama asıl iş şimdi başlıyor. El kadar çocuğa Ramazan ayı nasıl anlatılır ki?
“Her sene bir evvelkinden on küsur gün erken gelen oruç sezonu!” mu diyeceksiniz? Yoksa pideleriyle, güllaçlarıyla sezona özgü nimetlerin tüketildiği ama bunların muhakkak güneş görünmezken yenip içilebildiğinden mi bahsedeceksiniz?
Sağolsun, hanım imdada yetişti. “Ramazan, unuttuğumuz şeyleri hatırladığımız aydır, oğlum!..”
Söylenenler, ufaklığın aklına ne ölçüde yattı bilinmez. O, Keloğlan’ı izlemeye devam etti. Lakin ben, az evvelki ben değildim artık. Zihnim “Ama…” ile başlayan, “Peki…” ile devam eden sorularla dolmuştu.
Ez cümle: “Neleri unuttuk? Neleri hatırlamamız lazım? Ve dahi neleri hatırlayabileceğiz?..”
Kelimelerle uğraşan birçok insan için geçerlidir sanırım. Bir şeyi tanımak için önce isminin manasını öğrenmek gerek. Döndük mü en başa?..
“Ramazan ne demek?”
Sözlükler; “Kamerî aylardan biri… Oruç tutulan ay… Kurân-ı Kerim’in indirilmeye başladığı ay” kabilinden bilgiler sunmakta…
El-Hak, hepsi doğru! Ama aradığım öncelikle kelime anlamı. Kökenbilim kitaplarını karıştırınca Kadim Arapçadaki ilk anlam belirmeye başladı.
Ramazan; “Kızgın yerde yalın ayak yürürken ayakların yanması” demek…
Kelime bu manayı kazandığında Araplar henüz Kur’ân-ı Kerim ve haliyle Hz.Resûlullah (S.A.V.) ile tanışmamışlardı. Ama belli ki; vahyin son dilini asırlar içerisinde süze damıta kâmilleştiren Yüce Kudret, bir şekilde “Ramazan” sözcüğünü; “sıcak, yanmak, yalınlık ve kıyam (ayakta olmak)” ile iç içe geçirmiş.
Bahsettiğim sahne ve onun neticesinde ulaşabildiğim etimolojik bilgi iki yıl evveline ait…
Tevafuk mudur, o esnada yazımına henüz başlamış olduğum tarihî romandaki karakterler de -tıpkı reel hayattaki bizler gibi- Şaban ayının son günündeydiler. Sayfaların arasından ses veren Resûl Ciğerpâresi Hz.Hüseyin karakteri, onun kızları, kardeşleri, hanımı, dostları yahut düşmanları da Ramazan’a hazırlanıyorlardı.
Ve nihayet, romanda hilâl göründü.
Malum! Rü’yet tamam olunca Ramazan’ın başlaması gerek…
Altın soru: Hz.Hüseyin –karakteri- oruca nasıl niyet edecek?
El-Cevap: “Niyet ettim Allah rızası için yarınki Ramazan orucunu tutmaya!..”
Henüz noktasını bile koyamamışken içime sinmedi ve sildim. Bu niyet ifadesini herkes kadar ben de dile getirebiliyordum. Romanın Ramazan’ı, -her ne kadar kurgu olsa dahi- Hz.Hüseyin Efendimize atfen yazıldığı için başka türlü olmalıydı. Yeniden kaynak kitaplar açtım. İnternete başvurdum. İki üç saatlik uğraşın neticesinde pes ettim. Zira Hz.Hüseyin’in (R.A.) dilinden rivayet edilmiş bir oruca niyet cümlesi yok. Varsa da ben ulaşamıyorum.
Öyleyse tek çare; Kur’ân-ı Kerim’in “Akletmiyor musunuz?” ikâzına muhatap olabilmek…
Kâh klavye başında bekleyerek, kâh elde çalakalem sağda solda dolaşarak o niyet cümlesini aradım. Sanki o ortaya çıkınca berisi oluk oluk yazılabilecek… Bu esnada bizler açısından Ramazan başlamıştı artık. Takvimlerin verdiği bilgiyle ayın üçüncü günündeydik. Yani vahyin indiği evin kızı olan Hz.Fatımatü’z-Zehra’nın (R.A.) Hakk’a yürüme yıldönümü…
Evet!.. Ramazan unutmamamız gerekirken unuttuklarımızın hatırlandığı aydı. Anlamıştım: O gecenin tüm tefekkürleri Kurân-ı Kerim’de ismi “Kevser” olarak zikredilen Hz.Fatıma hakkında olmalıydı.
Malumdur! “Kevser” vahiyle ortaya çıkan bir kelime… O günkü Arap toplumu “Kevser” sözcüğüyle ilk kez tanışmış. Ama köken durumundan anlayabiliyorlar ki, Kevser; çokluğu ve sürekliliği anlatıyor. Zaten irfâni geleneğin zirve isimleri de sürekli olarak “Kevser’de bereket vardır!” diyerek tarihe not düşmüşler.
Bereket sadece nesillere ve âlemlere değil, kelimelere de yansıyabiliyor. O gece kalem bizzat şahit oldu. Yazılan, yazanı tatmin etmişti. Okuyan ne düşünür? Bunu bir kendisi, bir de Allah bilir.
Ramazan’ın üçüncü gecesinde beliren o cümleyle Hz.Hüseyin –karakteri- ile birlikte ben de orucuma niyet etmiştim.
“Ey Rabbim! Açlığımızı sevgine, susuzluğumuzu ilmine adıyoruz. Vahyini iletmiş olduğun şu mübarek ay hürmetine; bizleri razı olmadıklarından uzaklaştır! Sevdiklerine yakın eyle! Senden gayrısına bizleri aç ve susuz kılma!..”
O yılki Ramazan, hatırlayabildiğim otuza yakın Ramazanımdan çok daha farklı geçti. Kelimeler 1330 yıl öncesinin Mekke’sini soluyor; iftarlar İmam Hüseyin’le, sahurlar Seyyide Zeyneb ile yapılıyordu. İlk kez “Çağrı” filminde yer almayan sahneler eşliğinde o günleri gözlerimin önünde canlandırmaya uğraşırken hatırlanmayan niceler sayfalarda yerini almaya başladı.
Ramazan’ın onuncu gününe erişmek demek, Resûlullah’ın Hayat Yoldaşı Hz.Haticetü’l-Kübra’yı anmaktı. Zira ‘En Sevgili’nin Sevgilisi, o gün Sevip-Sevilen Rabbe kavuşmuştu.
Ramazan’ın ortası Hz.Fatıma’nın (R.A.) ilk doğum neşesini tattığı gündü. Dedelerin En Güzeli, 15 Ramazan günü torununa “Hasan!” diyerek seslenmişti:
“Hasan!.. Cennet gençlerinin efendisi…”
Lügatler “Hasan” kelimesi için vurgulu güzellikten bahseder. Kâmil güzelliktir. Nitekim En Güzel Dede; onun hakkında “İnci” teşbihi de yapmıştır.
Ramazan yazıldıkça üç-beş kandil gecesine sıkıştırmaya çalıştığımız her şey, birer birer açılıyordu sanki. Hz.Hasan’ın doğumundan iki gün sonrası Bedir Zaferiydi. Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Nebi, emredildiğinde kılıç kuşanacağını da gösteriyordu. Çünkü O, Celîl ve Cemîl olan Rabbin Kuluydu.
Bedir’den üç gün sonra takvimler “20 Ramazan” derken, Mekke fethedilmişti. ‘Son Elçi’yi barındırmak istemeyen beldede ezan okunuyordu ilk kez. “Allah-u Ekber” diyerek En Büyük olanı haykıran ses, azatlı bir köleye aitti; ne tuhaf!.. Simsiyah derisindeki zincir izleri bile silinmemişken, Kâbe’nin üzerine çıkmıştı. “Özgürlüğünü kazanan Hz.İnsan, Allah’ın Evi’nden yukarıdadır!..” demek mi istiyordu?
Fethi özel kılan yine de bu değildi. O gün, Kâbe’ye doldurulan putlar tek, tek kırılmıştı. Gönül misali Beytullah her türlü kirden arınıktı artık. Fetih Günü, Allah’ın Evi’ndeki son putu Hz.Resûlullah (S.A.V.) ile birlikte kıran ‘Feta’; Kevser’in Eşi ve Kâmil Güzelliğin Babasıydı.
Ramazan’ın yirmi birinci gününe gelindiğinde son sözleri “Kâbe’nin Rabbine hamdolsun!” olmuştu. Hârici bir suikastçı tarafından zehirli kılıç darbesiyle yaralanmış, üç günün nihayetinde ruhunu teslim etmişti.
Evet!.. Yazıldıkça görülüyordu. İrfâni gelenek Hz.İmam Ali (K.V.) için sürekli “Kur’ân-ı Nâtık” tabirini öne çıkartmıştı. O; “Konuşan Kurân” idi. ‘Vahyin Emini’ olan Hz.Resûlullah (S.A.V.) gibi o da vahiy uğruna yaşanmış altmış üç yıllık bir ömrün neticesinde ‘Vahyin Sahibi’ne yürümüştü.
Ve Kadir Gecesi…
“İkra!..” ile başlayan ilk âyetler, romanın sayfalarındaydı artık. “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” diyerek okumaların üslubunu işaret eden Kerîm Rabbimiz; insana bilmediklerini öğretmeyi, hem de kalem ile öğretmeyi vaat ediyordu.
Ancak Ramazan biterken sezmiştim:
Tüm okumalar tek bir Kitabı anlamak içindi. Bu uğurda aklımın midemde değil kalbimde; gözümün muslukta değil ‘Kevser Havuzu’nda olması lazımdı.
Hekim olan rahmetli ağabeyim, modern tıbbın verdiği cesaretle; “Teşhis, tedavinin başıdır!..” demişti. Yeniden reçeteyi işaret etti:
“Âlemlerin Rabbinden sana, bana, hepimize mektuptur; şu Kur’ân!.. Aç ve oku! Ramazan’da başla ama okuduklarını Şevval’de unutma!.. Unutursan, unutulursun!..”
Son cümlenin tarihten gelen sahibi Hz.İmam Hüseyin’dir. AŞKIN ŞEHİDİ, sevenlerine öyle seslenir:
“İçin canlar, için! Ama içtiğiniz bir yudum serin suda, ciğerleri pârelenmiş Kevser’in Oğlu’nu unutmayın!..”
-Allah’ın salât ve selâmı vahyi bizlere ulaştıran Nebinin ve Onun sevdiklerinin üzerine olsun!-
YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.