ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL12°C
Parçalı Bulutlu

YAZARLAR

Okuma Şuur(suzluğ)u

Ahmet Turgut

09 Nisan 2012 Pazartesi 16:33
  • A
  • A


“Bizim oğlan bina okur, döner döner yine okur!..”

Bu sözü ilk defa kim dillendirdi, bilemiyorum. Hatip karanlık ama muhataplar gayet belirgin. Aynı noktada takılıp kalanlar nedense hep ‘Bizim’kiler…
Malumdur; ülkemizde harfleri tanıyabilme yeteneği olanlar yüzde doksan küsurluk bir çoğunluğa sahipler. Okuma eylemini tekrarlayabilenlerin oranıysa yerlerde sürünüyor.
Asıl dert çok daha vahim. Fiili okur-yazarlarımız bile okuduklarını kendilerine almakta beceriksizler. Yeni bakışlar, pencereler, yorumlar zahmet istediğinden midir, ha bire dışlanmakta. En sevilen yazılar/yazarlar ezberlerimizi tekrarlayan yargıları daha gür sesle dile getirenler…
Bilgiyi, kanaatleri veya zanları yinelemenin adınıysa “muhafazakârlık” koymuşuz. Bu refleks ekseri olarak da yakın-uzak mazi algımız ve değerler bütünümüzde ortaya çıkıyor.
Oysa!..
Tarihi şekillendiren karakterleri "Hazret/Kahraman" veya "Lâin/Hain" olarak fişlemekle yetinmek ilkesiz nefsimizin bize attığı en büyük kazıklardan biri…
"Yaşasın! / Kahrolsun!" paradigmasıyla bakılan bir mazinin bugüne dair değer veya hikmet üretemediğine tanığız. Zor olan ama başarılması gereken nokta, bu tarihi karakterlerin misyonlarıyla yüzleşebilmek...
Misal, Hitler'e küfretmenin onun gibi olmayı engelleyemediğinin şahidiyiz. Siyonistler ellerine geçen ilk fırsatta on yıllar boyu küfrettikleri Hitler'e benzediler ve soykırımlar işlediler, işlemekteler.
Halbuki en popüler kitap olan ve çoğunlukla konu edindiği olaylar hakkında başka kaynaklarda alternatif bilgilerin yer almadığı Kuran-ı Kerim'in okurlarından başka bir isteği var. Onun vaaz ettiği tarih şuurunun merkezinde kişilere salt sempati/antipati duymak yerine mananın içerdiği ibret-öğüt-delil öne çıkmakta.
Bu yüzden Kitap mümkün olduğunca isim zikretmez. "Nemrut, Firavun" derken bile şahsı değil bir makamı yani konumu anlatır. Ebu Cehil'in adını bile anmaz. Zikredilen "Ebu Leheb" bile bir isim değil yakıştırmadır aslında. Zira bahsedilen-eleştirilen şahsın kendisi değil onun ahlak(sızlığ)ıdır. Bu konuda Müslümanların bir adım öteye giderek ikazların "Beni-İsrail" üzerinden yer aldığı ayetleri "Dünyaperest İnsanlar" manasıyla yeniden okuyabilmesi bile günümüze yığınla açılım sunmakta...
Namazlarında Tebbet Suresini okurken "Ebu Leheb" namlı birine beddua etmenin hikmetini anlamayanlar, tarihte yaşayıp ölmüş bir insana sebbetmenin huzuruyla dolabiliyorlar. Lakin her devrin Kitabında yer alan bu Sûre, her ne hikmetse hiç mi hiç bize dokunmamaktadır?
Çuvaldızları, okları, mızrakları kendimize çevirmemek için ısrarla tarihteki kötüleri fişlemek; elbette aklımızın kirliliğinin de bir nişanesi...
Nefsinin hesapsızca isteyip canlar yaktığını, hak-hukuk gözetmediğini fark etmek istemeyen kişiler tarihteki Yezid'e lanetler okumakla kendisini rahatlatabilir. Aynı durum profesyonel hainler olarak görülen Kûfeliler için de geçerli. Hikmetin ve Güzelliğin şiarı İmam Hüseyin'i terk edenlerin sadece kâr-zarar hesabı yapıp ilke yerine çıkarı tercih ettiklerini anlayabilseydik günlük yaşantımızdaki birçok nokta kendiliğinden değişecekti. Zira bizler de sürekli bu tür maslahatlar gözeterek hakkaniyet yerine menfaatlere yönelebiliyoruz.
"Güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim" buyuran Habibullah'ın uygulamalarına baktığımız zaman da Onun 'günahkâr' ile değil 'günah' ile mücadele ettiğini anlayabiliriz. Nitekim Mekke'yi fethettiği gün; örfe, şeriata her türlü hukuka göre Ebu Süfyan ve destekçilerini cezalandırabilecek durumdayken onları serbest bırakıp Kâbe'deki putları kırmayı tercih eden bir Nebi okumadık mı? Onun ahlakında müşrikleri değil şirki yok etmek vardı.
Aynı duruşu Sıffin Savaşında Hz.Ali'de (K.V) de gördük. Kendi ordusu nehrin başındaydı ve çatışma süreci aylar sürdü. İstese -meşru ve mevcut Halifeye- asi olan Muaviye ve ordusuna üç-beş gün su vermeyi durdurur ve ardından nihai bir hücumla tüm düşmanlarını yok edebilirdi. Ama o, Muhammedî Ahlakın temsilcisi olduğu için düşmanlarını yok etmek yerine onları iyi-doğru-güzel ve hayırlı olana çağırdı. Kılıç sahipleri kendi ordusunda da olsa, karşı tarafta da olsa, onları eğitmenin uğraşını verdi.
Tarihi ve ille de Kutsal Kitabımızı 'kişiler-olaylar' sığlığından 'fikirler-değerler-hikmetler' şuuruna çekebilirsek ve bunların oluşturduğu ahlakları birbirlerinden ayırt edebilirsek, hem fert olarak kendimizin hem de içinde bulunduğumuz toplumların güzelliklere açılışına şahit olabiliriz.
Bu noktada kritik olan tanım “şuur”dur elbette. Lügatler bu kelimenin “arş” ile aynı kökten geldiğini söyler. Arş ise yüksekliği ve gölgeliği anlatır. Mecazen çadır için de kullanılır. Kişi için arş, vücudunun en yüksek noktası olsa gerek. “Kafa” diyorlar ona. Akletme, okuma ve okuduğunu idrak etme mahali…
İlgili olanlar hemen hatırlayacaktır. Arş, istivagâhtır. Rahmân’ın istiva buyurduğu makam…
Rahman Sûresinin hemen başında şöyle söylenir: “Rahmân, Kuran’ı öğretti. İnsanı yarattı, beyânı (kendisini ve hakikati ifade etme yeteneği) öğretti.”
En yoğun ikazları; “Akletmiyor musunuz?.. İbret almıyor musunuz?” olan Kitap; çoğu zanların aksine ana söylem olarak ‘Allah’ı değil ‘İnsan’ı konu edinmekte.
Döner döner yine okuruz. Bu kez ‘aklımızı ve beyânımızı O’nunla bina etmek’ niyetiyle!..
YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.