ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL13°C
Çok Bulutlu

YAZARLAR

Kurban ve Kuran-ı Kerim'in anlattığı kurbanlar

Ahmet Turgut

06 Kasım 2011 Pazar 11:12
  • A
  • A
Evvelce memleketin büyük bir derdi vardı. Kurbanını pazardan kendi başına seçen ve ücretini bilfiil ödeyen vatandaş, kurbanın etini dilediği gibi değerlendirir ama derilerini istediği yere bağışlayamazdı. Buna itiraz edenler taleplerinin rejim sorunu haline getirildiğini bile görürdü. Bu dertten-baskıdan kurtulunca ibadetin mahiyetini daha fazla mı düşünür olduk, artık başkaca şeyler merak etmekteyiz. Her yıl bu vakitler soruyoruz:

“Kurban kesmek farz mı, değil mi? Bağış yapılarak bu ibadet yerine getirilebilir mi? İlle de kan akıtılmalı mıdır?”

Cevaplar çeşitli ağızlardan aynıyla tekrarlanmakta: “Kurban emir olarak Resulullah’a gelmiştir. Bizler onun sünnetine uyarak kurban keseriz. Bağış (infak) yapmak da şüphesiz güzel bir ibadettir lakin kurbanın yerine geçmez. Herhangi bir durum için kişinin adak (nezir) olarak söz verdiği kurbanı kesmesi ise üzerine farzdır.”
Kimileri de ibadeti yerine getirme kaygısıyla değil hayvanları korumak, şahit oldukları hataları dillendirmek, vs. gerekçelerle çıkışlar yapar bu günlerde: “Her yer kan içinde kalıyor. Boğazlanan bu hayvancağızları çocukların görmesi normal mi?”

Böylesi ikazlar karşısında -yine her yıl- önce sûi misaller kınanır, ardından adabına uygun kurban kesimlerinin faziletleri sıralanır. Fakirlerin bu günlerde et gördüğü, sosyal dayanışmanın arttığı vurgulanır. Konularında uzman birkaç yorumcu az dillendirilmiş bazı tespitleri arz ederek; “Kurban kesmek insanlardaki şiddet duygusunu yönlendirir. Bakınız kurban kültürü olmayan toplumlarda intihar, soykırım, düello, matadorluk gibi şiddet sapmaları yaygındır” derler.

Tüm bu serzenişler ve yorumlar yeni karşı çıkışlar meydana getirirken her seferinde Kuran’ın anlattığı kurbanları tefekkür etmeye sıra gelemiyor nedense…

Evet!.. Kitabımız bizlere kurban konusunda çeşitli anlatımlar sunuyor. Bu anlatımlar esnasında Türkçeye tek tip olarak çevrilen Arapça ifadelerin kökünde “zebh, nahr, nezir” gibi kelimeler de var.

Okuyunca görüyoruz ki, kurban ibadeti insanlık tarihi kadar eski. İlk kurban olayı Hz.Âdem’in oğulları arasında yaşandı. Habil ile Kabil, Maide Suresinde yer alan ifadeye göre; “Allah’a yakın olmak için kurbanlarını sunmuşlardı.” Kurbanı kabul edilmeyen oğul, kardeşini öldürmeye niyetlenince, diğeri ona şöyle demişti: “Allah takva sahiplerinin kurbanını kabul eder.” Ayet, bu ikaza rağmen hasetlik eden diğer Âdem oğlunun kardeşini öldürdüğünü bildiriyor.
Gerek ayetteki kelime seçimlerinden gerekse hadislerden anlaşılıyor ki, ilk kurban olayında “kesme” değil “sunma” var. Yani kurban canlı değil kıymet verilen bir nesnedir ve Allah’a takdim edilmiştir. Bu ibadetten kulun muradı ise Allah’a yakın olmak!.. Zaten “kurban” kelimesi nesep yakınlığı atfeden “akraba” kelimesi ile de kökteştir. Kurbiyeti işaret ederken kulun Allah’a yakınlaşma çabasıyla ilişkilidir. Yine görülür ki, sadece bugünlerde değil evvelce de kurban ibadeti, öncesi ve sonrasında sorunların görüldüğü bir ibadettir. Nitekim Habil, kardeşi Kabil tarafından katledilmiştir. Bu ilk cinayet öncesinde Kuran, bizleri Habil’in dilinden uyarıp kurbanın kabul ediliş gerekçesini Allah’tan sakınıp O’nu sevmeye bağlıyor.

Kuran’ın ikinci kurban anlatımını Hz.İbrahim ile oğlu arasında görüyoruz. Saffat Suresindeki ayetler Hz.İbrahim’in, Allah’tan bir çocuk vermesini niyaz ettiğini söylüyor. Zamanla Hz.İbrahim rüyalarında oğlunu kurban ettiğini görmeye başlıyor. Meseleyi açtığında oğlu, babasına; “Her ne ile emrolunmuş isen onu yap, inşallah benim sabredenlerden olduğumu göreceksin” demişti.

Malumdur! Hz.İbrahim kurban etmek için oğlunu yüz üstü yatırdığında Nebi’ye durması bildirildi ve gökler katından koçlar indirildi. Oğul yerine o koçların kesilmesi bugünkü Kurban Bayramlarımızın temelini oluşturuyor.

Anlatımın ilk karakteristiği kurbanın bu kez “sunmak” değil “kesmek” fiiliyle ilişkin oluşudur. Zira bu kurban maldan değil candandır. Halim-selim oluşuyla maruf bir baba, nefsine en ağır geleni seçerek yıllarca bağışlanmasını murat ettiği ve nihayet kavuştuğu oğlunu kurban etme noktasındadır. Kurbanı sunan ve kurban olarak sunulan her iki kulda da emre itaat, Hakk’a rıza, teslimiyet ve yine Allah’a yakınlaşma niyeti öne çıkmakta...

Ateşe atılması olayında Cebrail bile olsa Allah’tan gayrı hiçbir şeyden yardım almayı kabullenmeyen Hz.İbrahim, kurban imtihanında Rabbinin ihsanını bile kendisi ile O’nun arasında bir mesafe olarak kabullenmiş ve elleriyle onu asıl sahibine iade edebilme azmini sergilemiştir. Bu duruş karşısında kendisine şöyle seslenildi:
“Ey İbrahim! Şüphesiz sen rüyanı sadıkladın. Biz muhsinleri işte böyle ödüllendiririz. Kuşkusuz bu büyük bir imtihandır.” Devamında ise “Biz ona kurtuluş bedeli olarak büyük bir kurbanlık (Zebh-i Azim) verdik. Sonra gelenler içerisinde ona iyi bir ün bıraktık” denilmekte…

Kuran-ı Kerim’in üçüncü kurban anlatımı Hz.Musa ile İsrailoğulları arasındadır. Firavun’un elinden kurtarılıp rahata eren ve sonra altından bir buzağı döküp ona tapınmış olan Beni İsrail, Bakara Suresi 54.Ayette geçen ikaza muhataptır:
“Musa kavmine dedi ki; ‘Siz buzağıya tapmak suretiyle kendinize yazık ettiniz. O halde Rabbinize tevbe edip sizi bağışlamasını dileyin. Gönüllerinizdeki buzağı sevgisini yok edin. Böyle davranmanız sizi yoktan var eden Rabbinizin katında daha değerlidir…”

Buradaki ilk karakteristik, kesilmesi emredilen kurban sayesinde tevbelerin kabul edilip kulların affedilmesidir. İkinci nokta ise vaktiyle ilah edinilmiş olan buzağıya artık aklen uluhiyet atfedilmese dahi gönüllerin bundan temizlenmesi gerektiğidir. Allah’ın Tekliği-Birliği noktasında mantıkî kabul, duygusal ikrar ile de desteklenmek zorundadır. Şu halde rahatlıkla; “Kurbanın Tevhid ilkesi ile güçlü bir bağı vardır” diyebiliriz.
Kesilmesi emredilen bu iki kurban haricinde Kuran’da kesilmemesi emredilen bir can vardır. Bu anlatım Hz.Salih ile kavmi arasında geçmektedir. Nebilerini inkâr eden halk, Allah’tan bir delil isteyince gözleri önünde koskoca bir kaya yarılmış ve içerisinden bir deve çıkmıştır. Şuara Suresinde bu canlı Allah’a nispet edilerek “Nakatullah” olarak anılıyor.

“Nebileri onlara dedi ki; işte, aradığınız delil bu Nakatullah’tır. Belirli bir gün için onun da su içme hakkı vardır, sizin de. Ona bir fenalık yapmayın…”

Araf, Hud ve Neml Surelerinde geçen ayetlerden anlıyoruz ki, insanların –samimi yahut gayri ciddi saiklerle- Allah’a inanmak için Salih Nebiden istedikleri bu delil, zamanla sahip çıkılması gereken bir yükümlülük haline gelmiştir. Nakatullah artık kamusal bir emanettir. Hukuku Allah tarafından belirlenmiş paylaşımın şiarıdır. Buradaki paylaşım için Kuran’da “nesf” kelimesi geçer ki, “insaf” ile kökteştir. Diğer ayet anlatımlarından görülmektedir. İnsafsız, zalim Semud halkı her türlü ikaza rağmen kendilerine emanet edilen ve aydınlanma vesilesi olabilecek bu delili boğazlamıştır.

Kitap’ta doğmadan önce annesi tarafından nezredilen bir candan da bahsedilir. Hizmet etmesi için Allah’a adak edilen bu kişi Hz.Meryem’dir. Al-i İmran Suresi 35.Ayette şunlar yazılı:
“İmran’ın eşi demişti ki; Ey Rabbim! Karnımdakini tastamam hür olarak sana nezrettim. Benden onu kabul buyur. Şüphesiz Sen her şeyi işitip bilensin.”

Fark edileceği üzere burada “kesmek” değil “sunmak” esastır. Ancak Habil-Kabil anlatımındaki maldan adamak bu kez ömürden, eylemden adamak haline gelmiştir. Yahut başka bir anlatımla şunu da söyleyebiliriz. Kesip Allah için yaşamı sonlandırmak yerine canın Allah için yaşaması durumu vardır. Hz.Meryem malumdur ki, Hz.İsa’yı dünyaya getirmiştir. Oğlunun öldürülemeyip ‘Diri’ oluşunda ve nefesiyle ölüleri bile diriltmesine izin verilmesinde annesinin Allah için yaşamış olmasının da bir hikmeti olsa gerek…

Tüm Nebilerin Sultanı ve Nübuvvet Hatem’i olan Hz.Muhammed (S.A.V) için de Kuran-ı Kerim’de kurban emri vardır. Kevser Suresinde geçer:
“Şüphesiz Sana Kevser’i verdik. Öyleyse Rabbin için namaz kıl (kulluğunu eda et) ve kurban kes. Şüphesiz soyu kesik olan Sana kin besleyendir.”


Siyer kitapları Resulullah’ın bazen adak olarak, bazen hac rükûnu olarak kurbanlar kestiğini haber verir. Bu kesimler esnasında günümüz fıkıh kitaplarında detaylandırılan kurban etme adabı, kurbanların niteliği gibi konular da şekillenmiştir.

Oysa evvelki -Nebi veya Nebi yakınlarına ait- anlatımlarda yer alan insanlık tarihine imza düşecek mahiyette bir kurban olayına Resullullah’ın sağlık günlerinde rastlanılmaz. Yorumun ağırlığı nedeniyle kalemin titremeye başladığı bu anda bazı bilgilerimizi gözden geçirip hatırlamamızda fayda var.

Yukarıdaki sûrede geçen ifadelerden o günkü toplum diliyle alışılmadık bulunan kelime “Kevser” idi. Devam ede gelen ifade Kevser ile Kulluğu Eda, Kurban ve Soy arasında ilişki kurmaktadır. Hz.Peygamber’in anlatımlarından biliriz ki, “Kevser” Hz.Fatıma’nın lakaplarındandır. Başka bir yerde Habibullah, kızını tasvirlerken “O, iki Betül’den biridir” diyerek hem saflık ve iffette onun diğer insanlardan ayrıldığını belirtmiş, hem de Ehl-i Beyt’in Annesi ile Hz.Meryem arasında bir ilişki kurmuştur.

Ehl-i Sünnet âlimlerince meşhur olan bir Cibril Hadisesi vardır. Bu olayda Resulullah “İslam ve İman” kavramlarını detaylandırdıktan sonra “İhsan” kelimesini açar:
“İhsan, Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmektir. Zira sen O’nu göremesen bile O seni görüyor.”

Hâlbuki aynı kelime halkın gündelik kullanımında güzel olan iş, tavır, ahlak için kullanılmakta ve vermeyi, yardımı, hediyeleşmeyi ifade etmektedir. Bu hadis ile “İhsan” kelimesi bizler açısından dışa bakan veçhesiyle “halka karşı güzel davranışı” içe bakan yönüyle ise “Hakk’a karşı güzel davranışı” betimler olmuştur.

Biliriz ki, “İslam” kelimesinden “Müslim/Müslüman”; >“İman” sözcüğünden “Mümin” ve “İhsan”dan “Muhsin” türemektedir.

Resulullah “Oğullarımdır!” buyurduğu Hz.Hasan ile Hz.Hüseyin’in isimlerini bizzat vermiştir. Tıpkı “Muhammed, Kevser, Ali” isimlerinde olduğu gibi bu iki isim de ilk kez Ehl-i Beyt ile birlikte kullanılmıştır. Her ikisi de “Güzel” ile anlam bulurken “Muhsin” kelimesiyle kökteştir. Âlemlere Rahmet Efendimiz, ümmetine “Kuran ve Ehl-i Beyt” gibi iki emanet bırakırken ve “Oğul, babanın sırrıdır” buyururken, şüphesiz Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin üzerinden bir takım işaretler sunmakta…

Kuran-ı Kerim’de yer alan “Muhsin” ve onun çoğulu “Muhsinun” kelimelerini takip ettiğimiz vakit, bu ifadelerin “Allah ile beraberlik, Yakınlık, Rahmet, Hidayet, Tevhid, Takva, Adalet, Mücadele, Muştu, Diriliş” ve ille de “Kurban, Akraba” anlatımlarıyla yan yana olduğunu görmekteyiz.

Zihinlerin daha fazla bölünmemesi için evvel anlatımların kurban bahislerine döndüğümüzde şunları hatırlıyoruz:
Kurban, kulların Allah’a yakınlaşma ibadetidir. Bir imtihan şeklidir. Takva, rıza, teslimiyet ve sabır ister. Tevhidin akli ve duygusal manada desteklenmesi için kurban şarttır. Sadece Allah’a boyun eğildiği için tastamam hürriyetin yolunu açar. Kurban yok oluşun değil Hakk için ebedi yaşamın, Dirilişin Kapısıdır.

Bu şiarların toplandığı olayın sadece his ile değil zahiren de fark edilmesi için Kuran-ı Kerim bize işaretler sunarken “İbret almıyor musunuz?” veya “Belki hatırlarsınız!” diyerek de ikaz etmekte…

Dünün Salih A.S. kavmi gibi bu ümmetin de içinden çıkan birileri Ehl-i Beyt-i Mustafa’nın, o toplumsal emanet olan Muhsinlerin Kerbela’da su içme hakkına riayet etmediler. Ve sonunda Kitap’ın ifadesiyle bu emaneti “Hunharca boğazladılar.”

Hz.İbrahim ile oğlu arasındaki anlatımda yer alan kurban için “Zebh-i Azim” (Büyük Kurbanlık) ifadesindeki azameti bir koça nispet etmede isteksiz ve şüphe dolu olan gönüllerimiz Hz.Hüseyin’in şahadetiyle sarsılmakta.
Ve biliriz ki Büyük Kurbanlık için vaad edilen ün, O Şah-ı Şehid ile birliktedir.

Hz.İbrahim’in rüyası gerçek anlamıyla binlerce yıl sonraki 10 Muharrem günü gerçekleşirken, Kevser Suresindeki emir tamam olmuştur. ‘Kevser’ ve ‘Tam Kulluk’ ile ‘Habibullah için Nesep, İlim ve Ahlakça Devamlılığının’ arasında zikredilen Kurban; ‘Oğulun Babasının Sırlarından bir Sır’ olduğunu göstermiş ve Hatem’ül Enbiya’nın ‘Kurban konusundaki Mührü’ olmuştur.

Ve yine hatırlamaya devam ediyoruz:
“Allah’ın ahlâkıyla ahlâk bulun!” buyuran Resulullah, ümmetine ihsanı tarif ederken “gör(ül)mek” vurgusu yapmıştı.

En Güzel İsimlere sahip olan Allah’ın bir ism-i şerifi de “Şehid”tir. Şahitlik etmeyi, tanık olmayı anlatır. Âlemlerin Rabbinin bu ismi ile ahlak bulan o Hz.Muhsin, Kurban oluşunu Hakk’a yakınlaşma vesilesi kılarak hakikati tastamam özgür olarak müşahede etmiştir.

Evet!.. O ‘Aşkın Şahidi ve Şehidi’dir…

Kurbanlarını deri bağışları yahut ücretinin hangi kuruma verilmesi üzerinden anlamaya çalışan bizler için her şeye rağmen ümit kapısını açık tutan Rabbimize hamdolsun! Biliriz ki O, sonsuz rahmet ve kerem sahibidir.
Niyazımız, O’nun sevip de metheylediği Güzeller hürmetine Diriliş Beldesine uzanmak...

Salât ve selam Allah’ın Kitabında anlatılan Kurbanların üzerine olsun!..
YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.