ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL12°C
Çok Bulutlu

YAZARLAR

Korku ile ümit arasında akletmek

Ahmet Turgut

05 Şubat 2013 Salı 17:14
  • A
  • A

Çift kutuplu dünya sonrası oluş(turul)an yeni ittifaklar, eskinin dost düşman tariflerini yerle bir etmişti. Benzeri bir süreci “Arap Baharı/Kışı” esnasında da yaşıyoruz. Evvelce “Kahretsin!..” sloganlarına hedef olan ülkeler ve odaklarla yakınlaşırken, “Yaşasın!..” iltifatlarının muhataplarıyla kanlı bıçaklı oluverebiliyoruz. Yeni dost ve düşman tanımlarımız eskileri ne denli kuşatacak, ya da onları görmezden mi gelecek; bunu da hep birlikte yaşayıp göreceğiz.

Ve iyi kötü farkındayız. Zaman eskiye nazaran daha hızlı akmakta. Bu durumun toplumsal karşılığı gündemin gün içerisinde bile defaatle değişmesiyken; bireydeki yankısı sürprizler içerisinde bocalayıp yaşananları okuyamamak şeklinde görülüyor. Böylesi bir dönemde ortalama yurdum insanının zihninde gündeme dair beliren birçok kod kelimeler var.

PKK terörünün bitmesi ihtimali…

Dünyadaki ekonomik krizin Türkiye’yi ne düzeyde etkileyeceği…

Suriye’deki iç savaşın bölgeselleşmesi endişesi…

Türkiye için Yeni Anayasa ve Başkanlık Sistemi…

Yakın gelecekte AB’ye mi yoksa Şanghay Beşlisi’ne mi meyledileceği…

Ergenekon davasında tavır değişiklikleri…

ABD büyükelçiliğine intihar saldırısı, vs…

Kanımca yukarıdaki maddeler içerisinde bugünümüzü ve yarınımızı en çok etkileme potansiyeli AB ile olan ilişkinin yeni formatında saklı. Gündem maddelerini kısaca masaya yatırdığımız vakit, satır aralarında gizlenen temel akışları görme şansına da sahibiz.

Geldiğimiz nokta itibariyle PKK artık kendi kaderini belirleyebilecek öz kudretten yoksundur. Bundaki etkenlerden biri örgütün birçok devlete taşeronluk yapması ve ona iş buyuranların kendi içlerinde ne denli uzlaştığı meselesidir.

Misal: PKK, AB’ne bağlı ülkelerdeki yıllık 40-50 milyar euroluk eroin pazarının biricik tedarikçisi ve pazarlamacısı konumunda. Böylesi bir ekonomik rant mevcut düzende AB’yi rahatsız etmiyor. Çünkü aynı ülkeler silah, haberleşme ve lojisitik sistemleri, vs. satışı yoluyla eroin parasının AB dışına çıkmasına müsaade etmemiş oluyorlar. Yine olası bir tasfiye sürecinde şiddete ve/veya eroin gibi kolay paraya alışmış binlerce militanın sivil yaşama nerede ve hangi koşullarda adapte edilmesi sorunu var.

Suriye özelinde tüm Ortadoğu’da kozlar yeniden paylaşılırken aktörler arasında şu ana değin net-özgür bir AB sesi duyulmadı. ABD-Rusya-Çin-İran-Türkiye-Körfez Monarşileri-İngiltere ve İsrail arasındaki bilek güreşinde (Almanya merkezli) AB dışlanmışçasına bir kenarda durmakta. Ve belki de kendileri için uygun şartların oluşmasını beklemekteler…

Körfez Monarşilerinin ideolojik/itikadi ve ekonomik alt yapısını kurup tüm Müslümanların başına bela ettiği Selefi El-Kaide terör şebekelerinin son adresleri Suriye… Hatırlanacağı üzere aynı grupların en etkin olduğu ülke ise eroinin anavatanı sayılan Afganistan…

Türkiye böylesi bir sahada terör ve şiddet ipoteğindeki Kürt Sorununu çözebilecek olursa “Kimlikleri Bir Arada Yaşatabilen Barış Adası” imajını güçlendirecek. Bu imajın çekim sahasına ilk olarak Arap kamuoylarının gireceği açık. Arap Baharından umduğunu bulamayan kitleler için ikinci bir umut dalgası oluşturmak elbette ki birilerinin nasırına basacak. O birileri bugün müttefik olarak gördüğümüz odaklar dahi olabilir.

Yatay okuduğumuz yukarıdaki tabloyu şimdi de dikey olarak yeniden okuyabiliriz. İsrail’in Suriye’ye saldırmasının akabinde ABD’nin Ankara Büyükelçiliği önünde intihar eylemi gerçekleştirildi. Zihinlerde ilk etapta el-Muhaberat, Hizbullah ve İran eksenli kuşkular varken ilk resmi açıklamada DHKP-C terör örgütünün adı zikredildi. Açıkçası bu durum çoğu analizci için sürprizdi.

Peki, böylesi bir eylemle DHKP-C ne elde etmek istemiş olabilir?..

En azından teorik planda ABD nefretinin dorukta olduğu bir ülkeyiz. Hangi partiye oy verirsek verelim ABD’nin canını acıtabilecek her türlü girişime “Neden, nasıl, niye şimdi, kimin için?” gibi sorular sormaksızın sempati besleyebilecek bir topluma sahibiz. Öyleyse eylemi gerçekleştiren tetikçiler ve azmettirici güçlerin birinci hedefi “Anti-ABDcilik” üzerinden sempati toplamak olmalı. Böylesi bir sempati ileride yapılmak istenenler için kredi oluşturulması maksadıyla da kullanılabilir.

“DHPK” adıyla yakın geçmişten daha eskilere doğru hatırlamalar yapacak olursak şu veriler ile karşılaşıyoruz. Son birkaç ay içerisinde DHKP-C’ye yönelik bir dizi operasyonlar yaşandı. Akıllarda kalan en kritik suçlama birçok şehirde Alevi vatandaşların evlerinin işaretlenmesi olayını DHKP’lilerin yaptığıydı. Örgütün yurt dışında yaşayan eski lideri Dursun Karataş öldüğünde cenazesi zorla da olsa cemevinden kaldırılmıştı. Aynı örgüt 12 Eylül öncesinde ekseri olarak Ateist/Sosyalist Alevi gençleri sahaya sürmüştü. Ve örgütün bilinen mevcut yönetim kadrosu halen (Almanya merkezli) AB ülkelerinde rahat bir şekilde yaşamakta…

Yine yakın geçmişte bazı AB yetkilileri Aleviliği müstakil bir din olarak kabul edebileceklerini beyan ettiler. Bu yönde bir adım olarak Viyana gibi bazı şehirlerde Müslüman Mezarlıklarına alternatifmişçesine Alevi mezarlıkları tahsis edildi. Dikkat edileceği üzere ilkinin adı “Sünni Mezarlığı” değil “Müslüman” iken, diğerinin ismi doğrudan “Alevi Mezarlığı” idi. Aynı dönemde güya Aleviler adına konuştuğunu iddia eden kimi T.C. vatandaşı kişiler ve dernekler “Aleviler Müslüman değildir. Alevi olunmaz, Alevi doğulur…” demişlerdi. Öylesi marjinal çevrelerce arzu edilen yeni kimlikte (itikadi yorum farklılıkları diyebileceğimiz) mezhepsel unsurlar yerine kan yoluyla ebeveynlerden aktarılan bir etnisite özlemi göze çarpmakta…

Sözde “İslam’sız, Ali’siz, Kuran’sız Alevilik” yoluyla Sırp-Boşnak örneğindeki gibi aynı dili konuşan ama dini farklılık nedeniyle iki düşman etnisite yaratmak arzusundaki çevreler, en azından Sünni kitlelerin gözünde “Aleviler Ateisttir” iftirasını da kaşımakla meşguller…

Bu durum PKK sonrası süreçte Türkiye’nin elde edeceği “Kimlikleri Bir Arada Yaşatabilen Barış Adası” olasılığına karşı bir anti-tez oluşturabilecek potansiyele sahip. Üstelik meselenin diğer ayağında AB eroin pastasının müstakbel müteahhidinin seçilmesi durumu var. Kendisine bağlı, karşılıklı mal ve hizmet(!) alabileceği yeni bir eroin şebekesi arayan AB’den gelecek her türlü sipariş işi anında kabul etmeye hevesli birçok terör örgütü var. Böylesi bir konuda forma şansı bekleyen DHKP ipi göğüslemek için Irak ve Suriye’de dahi eylemlere girişmek isteyecektir.

Ortadoğu dengelerinde nicedir suskun kalan (Almanya merkezli) AB böylelikle yeniden sahaya indiğini göstermekte…

İlerleyen günlerde sözde “Ali’siz, Kuran’sız Alevilik” konusunda birilerinin sesi daha da gür çıkabilir. DHKP, 12 Eylül öncesinde olduğu gibi ana propaganda argümanını “Ateist Alevilik” gibi mesnetsiz ama ses getirici bir zemine yeniden çekebilir.

Ve maalesef bu konuda hazırda bekleyen düşman bir partnere de sahipler: Selefi El Kaide terör örgütü…

Son olarak Suriye’yi üs edinen bu Selefi El-Kaide grupların temel düşman olarak Alevi/Şii Müslümanları seçtiğini bilmeyen yok. Fetvalar yoluyla çoktandır “Kâfir” ilan ettikleri Alevi/Şii sivil Müslümanlara karşı Afganistan’da, Pakistan’da, Irak’ta, Bahreyn’de ve daha birçok Müslüman ülkede terör eylemleri düzenliyorlar.

DHKP ve El-Kaide arasında Türkiye’de tırmandırılacak olası bir Ateist Alevici(!) ve Dinci Selefi terör hesaplaşması bir sonraki evrede Alevi-Sünni çatışmasına gebe olabilir. Böylesi bir süreçte artık itikadi referansların rafa kalkacağı da aşikâr. Kimliksel bazdaki bu iç çatışma evvelce provası yapıldığı halde başarılamayan Türk-Kürt çatışmasından daha feci sonuçlar doğuracaktır.

Güya Alevi olan Ateist/Seküler terör ile dinci El-Kaide terörü arasında canı yanan kitleler, bugün tahmin bile edemeyeceğimiz yepyeni ittifaklara, dost-düşman tanımlarına uzanabilirler. İlk grup kendi içine Ulusalcı-Kemalist vatandaşları ve hatta dindar Ülkücüleri, Alevileri/Şiileri dahi çekerken, ikinci grupta laiklik-muhafazakarlık bocalaması had safhaya çıkacaktır.

Belki de bu hamlenin ön hazırlıklarını gördükleri içindir; devletin en yetkili ağızları bir yandan AB’yi Türkiye ile ilgili tavır değişikliğine çağırırken, bir yandan da Şanghay Beşlisine yakınlaşma atıfları yapabiliyor. Üstelik Suriye meselesinde Şanghay Beşlisinin sonuna değin Beşar Esed’in ardında durduğunu bilmelerine rağmen… Ergenekon davası tutuklularıyla ilgili ezber bozan açıklamaları da yukarıdaki hamle ve karşı hamleler üzerinden rahatlıkla okuyabiliriz…

Buraya kadar özetlenen tüm olasılıklar elbette ülke adına korkulara dairdir. Ve bir de akleden umut yanımız var. Yarınlarda bir olmak, iri olmak, diri olmak için dikkat edilmesi gerekenler belli. Söz ve mal çoğalırken sevgi ve güvenin azalmasına müsaade etmemeliyiz. Açıkta kalan her yaranın birilerince kaşınacağını bilmenin idrakiyle sorunlarımızı ve müşterek değerlerimizi (birbirimizi işbirlikçi, hain, yandaş, faşist, kâfir ilan etmeden) kendi içimizde konuşmakla işe başlayabiliriz.

Son söz ‘İlmin Kapısı’ndan olsun!..

“Fitne belirdiğinde iki yaşındaki deve gibi olun. Zira onun ne binilecek sırtı vardır. Ne de sağılacak sütü…”
 

YORUM YAZ
TOPLAM 2 YORUM

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.

  • - Önder ERDE:25 Nisan 2013, Perşembe 16:26

  • - Misafir06 Şubat 2013, Çarşamba 21:36

    Tam PKK bitti derken şimdi DHKP-C çıktı ortaya.Bu kimlerin oyunu bi düşünmek lazım