ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL10°C
Yağışlı

YAZARLAR

İslamiyet ve Türklerin Psikolojisi

Ahmet Turgut

03 Ekim 2010 Pazar 19:29
  • A
  • A
Günümüz toplum psikolojisini ve grup davranışlarını şekillendiren tarihsel arka plana baktığımızda üç ana etken göze çarpmakta: Sözlü kültür, göçerlik ve potlaç kültürü…

Önceki yazılarımızda her üç konuyu müstakil olarak ele aldığımız için detaya girmeden bunların dini hayatımızla olan uzlaşısını veya çatışmalarını konu edinebiliriz. İslami geçmişimizin bin yılı aşkın bir süreye dayanması ve birçok coğrafyada farklı kültürel kuşaklarda yaşanması nedeniyle bazen girift bazen de renkli sonuç ilişkileri gözlemlenebilmekte.

Örneğin yazı ile olan ilişkimiz. Malum, Türkler binlerce yıl sözlü kültür kuşağında yer aldılar. Göçerliğimiz bu durumu kâh besledi, kâh bu durumun sonuçlarından biri oldu. 8.asırda başlayıp 11.asırda tamamlanan Müslümanlaşma sürecimiz aynı zamanda göçerlikten yerleşikliğe geçiş sancılarında da zirve bir dönem. Bunun bir nedeni de yeni dinin dinamikleri elbette.

Bildiğimiz gibi İslamiyet şehirde doğmuş ve ilk muhatapları şehirliler olan bir din. Kitaba dayanması ve ilk emrinin “oku” olması nedeniyle İslamiyet yazılı kültürü yüceltiyor ve göçebeliği hoş karşılamıyor. Haliyle hidayete eren toplumun yazılı kültür ve yerleşikliğin kutsanmasına ilgisiz kalması mümkün değil. Ancak geleneksel yapımız refleksif bazı dirençler gösterdi ve göstermekte. Kuran ile hukukumuz en bariz örnek. Okumaktan ziyade onu süslü kılıf ve muhafazalar içerisinde odalarımızın başköşesine asıyoruz. “Abdestsizken okunmaz” gibi dinde olmayan gerekçelerle Kitap’tan uzaklaşmamızın adını saygı koyabiliyoruz.

Namazla ilişkimiz de buna benziyor. Periyodik ve istikrarlı bir ibadet olduğu için kural tanımaz göçer kültürel kodlarımız bu ibadete direnç gösteriyor. Oysa bedenen daha külfetli olmasına rağmen oruç ibadeti karşısındaki iştiyakımız daha yüksek. Bu konudaki örnekler elbette daha da artırılarak devam edebilir.

Altyapımızda ve toplumsal belleğimizde mevcut olan Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi, İslami umdelerle en çabuk örtüşen fenomenimiz. Öyle ki, Arap fatihler veya komşular eliyle Müslüman olan Türkler kısa süre içerisinde hâkim güç haline gelip Ümmetin Kılıcı oluvermiştir. Haçlı Seferleri karşısında yaşanmış şanlı bir tarih bu konudaki en bariz örnek sayılabilir. Zekat, sadaka ve yardımlar bahsinin potlaç kültürüyle örtüşmesi de ilk andan dikkat çekenlerdendir.

Oysa tüm bu süreç içerisinde Türk Tarih Psikolojisi açısından hak ettiği ölçekte araştırılmamış bir durum meydana gelmiştir.

Nedir bu?..

“Türkler, Müslüman dünya içerisinde Ehl-i Beyt sevgisinin bayraktarı oldular.”

“Hayır, o konuda İran kültürü bizimkine göre daha baskındır” diyenler olabilir. Lakin şunu bilmek gerek, Türkler İran istikametinden Ortadoğu’ya girerken ve bu esnada Müslümanlaşmaya devam ederken Farisi toplum henüz Şia mezhebine bağlanmamıştı. Tarih de göstermektedir ki, İran’ı Şiileştirenler Safevi Türklerdir.

Zaten burada söz konusu olan Şii Azerilik veya Anadolu Aleviliği de değildir. Mezheplerden bağımsız şekilde topyekûn milli bir refleksten söz ediyoruz. Bu durum pekâlâ tersiyle de teyit edilebilir. Örneğin diğer Müslüman toplumlarda nadiren de olsa “Yezid” ismine rastlanırken biz de bu asla mümkün değildir. Daha önemlisi “Muaviye” adındaki tavırdır. Ortadoğudaki çoğu ülkede bu isim sıklıkla kullanılabilmekteyken bizim kültür dairemiz zinhar dışlamıştır. Akademik ve teolojik düzlemde sahabe olması itibariyle onu “Hz.Muaviye” olarak ananlar bile evlatlarına bu adı vermekten her nedense çekinmektedirler.

Üstelik Türkler, henüz Müslüman olmadıkları bir dönemde -sosyolojik açıdan- Araplar arasında yaşanmış olan Kerbela trajedisini deyim yerindeyse duyar duymaz içselleştirmiştir. Hz.Ali’nin yoldaşı Düldül’ü bile türkülerinde yâd etmeyi görev bilmiştir. Maktellerde tarihi hakikatlere muhalif olma pahasına İmam Hüseyin’e yardım için Orta Asya’dan gelen savaşçılar defaatle konu edilmiştir. Hatta bugünden geriye dönük yazılan veya söylenen konuyla ilgili tüm eserlerde Hz.Ali adeta gönüllerimizde binlerce yıldır bizimle olan bir kahramandır. Battal Gazi, Köroğlu ve daha niceleri itibarlarını kendi dönemlerinin Hz.Ali prototipi olmalarına borçludur.

Öyleyse sorulması gereken şudur: “Türklerde Hz.Ali sevgisi neden diğer milletlere nazaran daha belirgindir?”
Cevabın birçok dini veya sosyolojik açıklaması olabilir. Ancak “aslolan sebep genel Türk tarihindeki psikolojik alt yapımızda gizlidir” de diyebiliriz.

İslamiyet öncesi binlerce yıllık tarihimizi özetlersek şu döngüyü fark etmekteyiz: Devletleşen tüm hâkim-kurucu Türk boyları sırtlarını zamanla –Çin, Farisi, Hint yahut Slav olan- yerel kültür ve topluluklara dayayıp, diğer Türk boylarını dışlamıştır. Peşi sıra gelen kardeş kavgalarıyla da bu Türki devletler birer birer yıkılmıştır. Mazlumu korumayı ve mağduru savunmayı kadim törenin birinci şartı sayan Türkler; nesebe dayalı kutsallığı, ataya ve onun hatırasına saygıyı da her zaman için yüceltmiştir. Kahraman kültü ve kurtarıcıyı takip dürtüsü Türk toplumlarını sembol isimlere bağlanmaya yöneltmiştir.

Haliyle; Kerbela’yla sembolleşen bu trajik süreçte yaşanan ‘kardeş kavgası’ ve ‘mazlum-mağdur Evlad-ı Resul’ün katli veya horlanması’ Türkler açısından binlerce yıllık mazinin kısa ama çarpıcı bir özetidir.

Hazır yeri gelmişken; Allah’ın salât ve selamı Resul’ün ve Al-i Beyt’inin üzerine olsun…

YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.