ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL12°C
Parçalı Bulutlu

YAZARLAR

Bizim Propogandamız

Ahmet Turgut

21 Ekim 2010 Perşembe 01:36
  • A
  • A
“Propaganda” kelimesi Latincede “yayılması gereken” manasına geliyor. Günümüz şartlarında; “çok sayıda insanın düşünce ve davranışlarını etkilemek amacını taşıyan önceden planlanmış mesajlar bütünü propagandadır” diyebiliriz. Zaten propagandistlerin en temel uğraşısı ‘grup zihni’ oluşturmak veya hedef kitleleri için ‘niyet ve kanaat tasarlamak’tır. Buna ulaşmak için en dikkat ettikleri husussa uğraşıdaki sürekliliktir. Zira -örneklerini aşağıda vereceğimiz gibi- ha bire tekrar edilen propagandalar zamanla zihinleri by-pass ederek tartışılmaz hakikatler haline gelebilmektedir.

Günümüz dünyasının politik reflekslerini derinden etkilemiş olan 16.asır düşünürlerinden Niccola Machiavelli; “sonuç için her şey mubahtır” şeklinde özetlenebilecek bakışıyla devletler ve egemen güçler açısından propagandanın önemini artırmış ve onu kurumsal zeminlere taşımıştır. Her iki dünya savaşında ve soğuk savaş yıllarında gördüğümüz bu durum maalesef Batı ile sınırlı değildir. Bu yazının ana konusu da zaten ‘biz’deki propaganda örnekleri ve bunun ekmeğini yiyen öncü kişilerdir.

Orta Asya kadim Türk tarihi bu konuda bize çarpıcı örnekler sunmuyor. “Gerek kayıtların azlığı, gerekse yalan-dolana dayalı politik kurnazlıktan henüz nasipsiz oluşumuz buna sebep olabilir” diyerek geçelim Ortadoğu’ya…

“Makyevelizmin 7.asırdaki ayak sesleri” olan Muaviye bin Ebu Süfyan ilk planda göze çarpan kişidir. Malum; kendisi Emevi Hanedanının kurucusudur ve İslamiyet’e saltanatı ithal etmiştir. “Kılıçtan öte hatip yoktur” sözünün mucidi olarak kâh karşı telkinatları engellemiş, kâh “harp hiledir” sözünü şahsi çıkarlarınca yorumlayarak propagandasını en mahrem alanlara bile sokabilmiştir. Öyle ki, hükümran olduğu her yerde camilerde günde beş vakit Hz.Ali’ye küfredilmesini şart koşmuştur. Çoğunlukla insanların yeni yeni Müslüman oldukları bu topraklarda “Ali” adında bir eşkıyaya(!) küfredilmesi neredeyse namazın farzlarından sayılmış, yarım asırlık bu uygulamayı ortadan kaldıran Ömer bin Abdülaziz dinin esaslarını bozmakla itham edilebilmiştir.
Oysa Muaviye’yi asırlar üstü ve aşılamaz yapan niteliği sadece propagandadaki üstünlüğü değil; aynı zamanda “sonuç üzerinden niyet aklayan bir dahi(!)” olmasıdır. Çünkü o; “bina kurulduktan sonra iskelesi sökülüp atılır” diyerek elde edilen sonuca göre anında söylem değiştirilebilen pragmatist bir liderdir. Tartışmasız en güçlü olan Allah, ona göre güçlü kullarının yanındadır. Hayattaki en nadide(!) eseri olan oğlu Yezid, Kerbela trajedisinden sonra “Hüseyin’i öldüren bana bu tahtı nasip eden Allah’tır. O istemese Hüseyin ölmezdi” diyebilecek aklı, babasından devşirmiş olsa gerektir. Zira Muaviye, Sıffin savaşında şehit ettikleri Ammar bin Yasir için “onu katledenler azgın insanlar olacaktır” hadisini “Ammar’ı asıl öldüren onu buraya getiren Ali’dir” teviliyle karşılayabilmiştir. Oysa bu bakışa göre Hz.Hamza’yı Bedir’de şehit ettirenin Hz.Resulullah olması gerekir. Lakin kılıç gibi bir hatip varken Emevilere karşı fikirlerini ifade edebilecek başlar, omuzları üzerinde durmakta zorlanmıştır.

Hazin olan Emevilerin yıkılmasına rağmen Ortadoğu’daki patenti Muaviye’de bulunan bu faydacı-propagandist akımın Anadolu’da da yeşermesidir. Konumuz açısından en çarpıcı propaganda örnekleri 16.asır Osmanlı-Safevi mücadelesi esnasında ortaya atılmıştır. Buna göre Aleviler mum söndürüp türlü ahlaksızlar yapan kişilerdir. Kızılbaşlar Hz.Ali’yi Allah olarak görmektedir. Beri taraftan Sünniler Yezid hayranıdır. İmam Hüseyin’i Kerbela’da onlar şehit etmiştir. Güya Aleviler Resul’ün sünnetine karşı çıkan zındıklardır. Sünniler ise Ehl-i Beyt’i her devirde horlamış, Dedelerini sevip torunlarını dışlamıştır.

Elbette her iki gelenek kurumsal anlamda bu iftiralardan uzaktır. Konumuz ilahiyat olmadığı için detaya girmeye gerek yok. Ancak şunu görüyoruz ki, Muaviye’ye her gün lanet okuyanlar bile onun faydacı-propagandist akımını içselleştirebilmiş, onun üslubunu aynen uygulayabilmişlerdir. Tarihi Muaviye figürünü aklamaya çalışanlar popüler anlatımlarda; Mısır’a sefere çıkan Yavuz Sultan Selim’in Hz.Resulullah’ın yol göstericiliğiyle çölleri aştığını iddia edebilmiştir. Oysa Sultan Selim’in savaşmak üzere ilerlediği insanlar da Müslümandır. Üstelik o günkü mevcut Halife, onlardandır. Ancak propagandanın pervasız dili “Müminlere karşı sefer eden orduya kılavuzluk edecek bir Nebi” portresi çizebilmiştir. Aynı Nebi’yi Kosova’da ve Niğbolu’da Haçlılara karşı yola çıkarma ihtiyacı hissetmeyenlerdeki özgüven belli ki Sultan Selim’de kalmamıştır.

Tarihimizdeki aleni propaganda unsurlarında yeniden buluşmak üzere; şimdilik hoşçakalın…
YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.