ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL33°C
Az Bulutlu
POLİTİKATÜMÜ
  • GÜNCELLEME: 04 Ocak 2013 Cuma 11:55

"Çözüm Kürt sorununun doğru tanımlanması"


Kürt siyasetçi ve yazar İbrahim Güçlü, PKK'nın istekleriyle devletin istekleri arasında köklü bir farklılık bulunduğunu belirterek "Bu farklılıkları görmeden ve somutça saptamadan, yapılacak görüşme ve müzakerelerden başarı elde etmek olanaklı değil." dedi. Güçlü, Öcalan'ın Türkiye ve ben merkezli çözümden yana vulgar ve kaba yaklaşım sahibi, Kandil'in ise Suriye'deki sivil ayaklanma ve iç savaş sonrası her şeyiyle İran ve Suriye'ye bağımlı, BDP'nin ise irade sahibi olmadığını savundu.

Cihan Haber Ajansı'na (Cihan) konuşan İbrahim Güçlü, devletin yıllarca Kürt sorununu PKK sorunu ile aynı gördüğünü ifade etti. Sorunların 'güvenlik ve emniyet' metoduyla çözülmek istendiğini dile getiren Güçlü, bu uygulama zihniyetinin büyük tahribatlara, katliamlara, ölümlere, köy boşaltmalara, insansızlaştırmaya, sürgünlere, psikolojik tahribata yol açtığını belirtti.

AK Parti'nin hükümet olmasının Kürtlerin de iktidar olma, kendi kendini yönetme arzu ve isteğinin somut bir talebe dönüşmesi ile birlikte bu iktidarın taban genişlemesinin çıkarlarına uygun uygulama ve projelerin hayata geçirmeye başladığını anlatan Güçlü, AK Parti'ye Kürtlerin büyük bir kesimin oy vermiş olmasının da yeni bir refleks ve yaklaşımı zorunlu hale getirdiğini kaydetti.

Hükümetin Kürt sorunu ile PKK sorununu birbirinden ayırt etmeye başladığını ifade eden Güçlü, birbirinden ayırma siyasetinin bir projesi olarak PKK ile görüşmenin enstrüman olarak uygulama alanına sokulduğunu söyledi.

Silvan'daki olaylardan sonra bu görüşmelerin kesildiği ileri sürülmüş olmasına rağmen, yine de PKK ile görüşmenin yedekte tutulduğunun anlaşıldığını belirten Güçlü, Başbakan'ın Öcalan ile görüşüldüğü açıklamasından sonra PKK'nın silah bırakacağıyla ilgili iyimser bir ortam oluşturulduğunu, birçok yazar, siyasetçi, basın mensubunun da buna inanmaya başladığını ifade etti.

Güçlü, şöyle devam etti: "Bu durum, geçmişten dersler çıkarılmadığını, PKK'nın tanınmadığını, PKK'nın yeni bölgesel ilişkilerinin ne olduğunun anlaşılmadığını, Öcalan'ın konumuyla Kandil ve Türkiye merkezli alanın dışındaki PKK'lı yöneticilerin iradesini, etkisini ve muktedir yapılarının düzeyinin ve niteliğinin kavranmadığını gösteriyor. Ya da bu dile getirdiğim konuların farkında olunmasına rağmen, asıl stratejik sorundan uzaklaşılması, Kürt milletinin haklarının teslimini, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, uluslar arası hukuk ve sözleşmeler çerçevesinde yerine getirmemek için zaman kazanma, sorunu erteleme yoluna gitme stratejsini sürdürme gibi şark kurnazlığı içinde olma gibi tehlikeli bir tutum sergilenmektedir."

"PKK SİLAHLA VAROLAN BİR YAPI"

PKK'nın silahla var olan bir yapı olduğuna dikkat çeken Güçlü, PKK'nın silahtan arındığı zaman varlık koşulunun da ortada kalkacağını kaydetti. "Bu durumda PKK nasıl olur da silahlı yapıdan vazgeçer, silahları bir tarafa bırakarak, siyasi hayata karışır?" diye soran Güçlü, PKK yöneticilerinin çoğunluğunun silahlı yapısı ile karizma kazanmış durumda olduğunu ifade etti.

"PKK'nın silahlı yapısının son bulmasının, onları boşluğa düşürecek tabiri caizse apoletlerinden arındırarak, kıymeti harbiyesi olmayan, kimliksiz kişiler haline getirecektir." diyen Güçlü, "Bunu hesap eden ve bilen PKK yöneticileri, PKK'nın silahlı yapısından vazgeçer mi? PKK yöneticileri, bundan dolayı, en azından kendi konumlarını ve imtiyazlarını koruyan bir statü kazanmadan ve daha ileri bir konum-statü kazanmadan mevcut statülerinden vazgeçmeleri olanaklı değildir. Ayrıca PKK yöneticileri, çok yönlü hukuksal soruşturmalar ve ceza-i müeyyidelerle karşı-karşıyalar. Sivilleşmeleri, dağdan ovaya inmeleri halinde, büyük cezalara çarptırılacaklarını da biliyorlar. Bu nedenle PKK yöneticilerinin, bu cezalardan kurtulma gibi bir talebe sahip olmaları kadar doğal bir şey olamaz. Üstelik eğer devlet-hükümet kendileriyle pazarlık yapma konumundaysalar, bunu istemeleri daha da doğaldır. PKK'nın istekleriyle devletin istekleri arasında köklü bir farklılık var. Bu farklılıkları görmeden ve somutça saptamadan, yapılacak görüşme ve müzakerelerden başarı elde etmek olanaklı değildir. Devlet-hükümet, PKK'yı silahsızlandırmak istiyor. Bu nedenle de PKK'nın silahı bırakmasını istiyor. Başka bir tanımla, PKK'nın varlık koşulunu yok ederek, PKK'yı tasfiye etmek istiyor. PKK yöneticilerinin bu gerçeği görmemesi olanaklı mı? Eğer bu gerçekleri görürlerse, o zaman bu isteği karşılıksız kabul etmeleri olanaklı mı?" diye konuştu.

"PKK BÖLGEDE EGEMEN OLMAK İSTİYOR"

Terör örgütü PKK'nın kendi silahlı güçleriyle belirli bir bölgede egemen olmak istediğini belirten Güçlü, bu sebeple PKK'nın bir dönem önce Devrimci Halk Savaşı'nı başlattığını açıkça ilan ettiğini hatırlattı. Bu stratejiye bağlı olarak da Şemdinli'de 'kurtarılmış bölge' atılımı yaptığını anlatan Güçlü, şunları söyledi: "O günden bugüne ne değişti de PKK Devrimci Halk Savaşı stratejisinde vazgeçti de silah bırakmaya razı oldu? Ayrıca PKK, devlet-hükümetle müzakereyi zaman kaybı, devrimci reflekslerden uzaklaşma, gevşeme, mobilize olma, devlete karşı silahlı devrimci savaşı kazanmak için yapılması gereken hazırlıkları engellemek olarak değerlendiriyor; daha sıkı hazırlığı, şiddete dayalı mücadeleyi aralıksız devam ettirmeyi planlamayı doğru buluyordu. Yine ne oldu da PKK bu yaklaşım ve perspektiften uzaklaşarak devlet-hükümetle müzakereyi benimsedi. Demek ki müzakere ile sorunların çözümlenebileceğini kabul eder duruma geldi. Müzakere açısından, tarafların sahip olduğu ve olacağı irade ve kararlılık çok önemlidir. Müzakerede, tarafların özgür olmaları, evrensel parametrelere, demokratik parametrelere, insan hak ve özgürlüklerine uygun çözüm ve anlaşma konusunda hazırlıklı ve donanımlı; eski paradigmalardan uzaklaşmaları; soğuk savaş döneminin çatışmacı, çözümsüzlük mantığından uzak olması gerekir. Ne yazık ki taraflar, sıraladığım özelliklere sahip değiller."

"ÖCALAN TÜRKİYE VE BEN MERKEZLİ ÇÖZÜMDEN YANA"

PKK'nın tek bir iradeye sahip olmadığı gibi özgür iradeye de sahip olmadığını vurgulayan Güçlü, PKK'nın devlet tarafından kurulduğu göz önüne alındığı zaman, kurucu iradenin hala PKK üzerinde etkinliğinin devam ettiğini ya da devam etmesi için her fırsatı kullanmaya çalıştığını belirtti.

Öcalan'ın Türkiye ve ben merkezli çözümden yana olduğuna dikkat çeken Güçlü, "Alabildiğine vulgar ve kaba bir yaklaşım sahibi. Kandil, Suriye'deki sivil ayaklanma ve iç savaş sonrası her yanıyla İran ve Suriye ile bağımlı hale geldi. Kandil, İran, Suriye, Maliki, Lübnan Hizbullah'ı cephesi içinde yer almakta. Bu nedenle, İran ve Suriye istemediği sürece, müzakereye oturması bile olanaklı değil. BDP ise hiç bir irade sahibi değil. Öcalan ve Kandil iradesi arasında parçalanmış, iradesiz hale gelmiş durumda. Bunun yanında, müzakerede, demokratik olanla olmayan kriterlerin karşı karşıya olmaları da başlı başına bir problem. Hükümette, demokratik olmayan bir metotla, kendisi işi kotarmak istiyor, kimseyi, kendi dışındaki siyasi partileri, sivil toplum örgütlerini ortak etmek istemiyor. Ama bir yanda da onları hesaba katıp katmamakta kararsız. PKK ise tek ideolojiye, tek partiye, tek lidere dayalı siyasi sistem parametreleriyle, demokrasi ve hukuk dışı çözümden yana. Kendisi demokratik olmayan bir yoldan Kürtlere hükmetmek istiyor." şeklinde konuştu.

"ÇÖZÜM KÜRT SORUNUNUN DOĞRU TANIMLANMASI"

Hayallerle yatıp kalkmamayı öğrenmek gerektiğini dile getiren Güçlü, şöyle devam etti: "1993 yılında Özal'ın başladığı görüşmelerin ve daha sonraki diyalogların başarılı olmaması ve sonuç vermemesi, sıraladığımız bu nedenlerden kaynaklandığı açıktır. Bu nedenle çözüm, müzakerede değil. Çözüm, Kürt millet sorununun doğru tanımlanmasıdır. Kürdistan sorununun Ortadoğu çapındaki boyutları görülerek, evrensel parametrelerle, uluslararası hukuk kuralları ve sözleşmeler çerçevesinde sorunun çözümü için Kürt halkının değişik kesimleriyle ve toplumsal temsil güçleriyle görüşerek yeni bir toplumsal sözleşme; devletin Kürtlerin ve Türklerin ve herkesin devleti olacak bir toplumsal sözleşmeyi benimsemekten geçer. Müzakere yolu, sorunu-sorunları çözmek istememenin, Kürt milletinin haklarının teslim edilmemesinin bir gerekçesi olmaya dönüşmüş durumda. Bunun doğru bir yol ve çözüm yolu olmadığı açıktır. Doğru yolu seçmek ve bulmak kaçınılmazdır."

KAYNAK:
CİHAN
ETİKETLER:
ÖNCEKİ HABER

SONRAKİ HABER