ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL29°C
Gök Gürültülü Sağanak Yağışlı
GÜNDEMTÜMÜ
  • GÜNCELLEME: 08 Nisan 2013 Pazartesi 13:53

"PKK terörünü çözmesi gerekir"

"PKK terörünü çözmesi gerekir"


Amerika San Diego Eyalet Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ahmet Kuru, Türkiye'nin bölgesinde önemli bir rol oynayabilmesi için ister 'Kürt meselesi' densin ister 'PKK terörü' densin bu sorunun hallolması gerektiğini söyledi. Kuru, kendi içinde barışı sağlayamamış bir ülkenin başkalarına ders vermesinin çok zor olacağına dikkat çekti. Türkiye'de son 10 yıldır laiklik konusunda bir değişim olduğunu dile getiren Kuru, Türkiye'nin Fransız tipi dışlayıcı laiklikten Amerikan tipi pasif laikliğe geçtiğini ifade etti.

Cihan Haber Ajansı (Cihan) muhabirinin sorularını cevaplayan Doç. Dr. Ahmet Kuru, Türkiye'nin değişim süreciyle ilgili dikkat çekici açıklamalarda bulundu. 1999 yılında doktora için Amerika'ya gittiği vakit Türkiye'nin 'buhranlı yıllar' yaşadığını dile getiren Kuru, siyaseten ve ekonomik olarak o yıllardan bugünü büyük mesafeler alındığını ifade etti. Türkiye'nin şimdi eksikliklere rağmen model bir ülke olarak görüldüğüne dikkat çeken Kuru, her ülkenin kendine göre eksiklikleri bulunduğunu kaydetti.

Şimdi yapılması gerekenin ise 10 yılda alınan mesafenin kabul edilip bundan sonrası adına tartışma ve tenkide devam ederek daha iyiye nasıl gidileceğinin hesabının yapılması gerektiğini vurgulayan Kuru, 10 yılda Türkiye'nin iyiye gitmediğini söylemenin yanlış olacağını ifade etti.

Çözüm süreciyle ilgili bir soruya Kuru, Türkiye'nin bölgesinde önemli bir rol oynayabilmesi adına karşısındaki en önemli engellerden bir tanesinin ister Kürt meselesi densin ister PKK terörü densin bu sorunun hallolması olduğunu söyledi.

"TÜRKİYE HİÇBİR ZAMAN ETNİK BİR ÜLKE OLMADI"

Kendi içerisinde barışı sağlayamamış bir ülkenin başkalarına ders vermesinin çok zor olacağının altını çizen Kuru, şöyle devam etti: "Bölgemizde güney komşularımızın hepsinde Kürt nüfus mevcut. Kürt konusunda vatandaşlık, demokrasi, insan hakları, kültürel bağlar noktasında belirli barışa, uzlaşmaya varmış bir ülke hem kendi siyasi yapısının sosyo kültürel nüfusunun çözüm üretebilme kapasitesinin doğruluğunu, varlığını ortaya koymuş olacak. Hem de kendi komşularındaki Kürt halklarıyla çok daha barışık, çok daha birbirini destekleyen bir ilişkiye girmiş olacak. Aslında pratikte biz yıllardır buna sahibiz. Mesela Bulgaristan'dan Türk kökenli gelenlere kapı açıldı ama Irak'tan gelen, o zaman peşmerge tabir ediliyordu, ona açılmadı mı; onlara da açıldı. Suriye'den bugün çoğunluğu Arap geliyor, onlara da açılıyor. Bizim aslında tenkit ettiğimiz devletimiz bile etnik olarak çok açıktır. Biz hiçbir zaman İsrail gibi etnik bir ülke olmadık. Sadece uslupta hatalar var. Tabi Kürt dilinin yasaklanması gibi ihtilalin getirdiği çok büyük yanlışlar var. İşkenceler gibi yapılan çok büyük hatalar var. Ama bununla beraber zaten bu ülkenin dokusu, tarihten getirdiği mantalite belirli bir açıklık, anlayış içerisindedir. Hiçbir zaman faşizm hakim olduğu bir ülke olmamıştır. Bu konuda da yanlışa gitmemek lazım. Bundan sonra yapılması gereken kendi ülkemizde bazı şeyleri yeniden düşünmek, uslubu yeniden yerine oturtmak, demokrasiyi yerleştirmek, biraz daha yerel yönetim, biraz daha merkez yerine demokrasinin katılımcı yönünü güçlendirmek şeklinde ifade edilebilir."

Kimlik tartışmaları konusunda da usluba dikkat çekmek gerektiğini dile getiren Kuru, hassas nokta Türklük meselesini hatırlattı. Türkiye'de yaşayan herkese etnik kökeni ne olursa olsun Türk dendiğine dikkat çeken Kuru, bütün Orta Asya'ya da Türk dendiğini ifade etti. Türklük tanımının toprakla mı yoksa etnik kökenle mi tanımlandığını soran Kuru, böyle bir sıkıntı olduğunu kaydetti.

Bir süre Türkmenistan'da da yaşadığını ve ordakilerin Türk değil Türkmen olduğunu söylediğini aktaran Kuru, Azeri'nin Azeri, Kazak'ın Kazak olduğunu söylediğini ve burda çözümün uslupta olduğunu vurguladı. Kuru, "Orta Asya'daki veya başka yerlerdeki insanlara 'Türki diller konuşan insanlar' dense mesela; Türk denmese. Hem onlar adına daha doğru olur hem de Türkiye'deki Türklük tartışmalarına bir katkı olur." ifadelerini kullandı.

"TÜRKİYE DIŞLAYICI LAİKLİKTEN PASİF LAİKLİĞE GEÇİYOR"

Türkiye'nin değişimine bakıldığı zaman ideolojinin çok önemli bir kavram olduğunu belirten Kuru, Türkçeye çevrilecek bir kitabından bahsederek "Kitapta vurgulanan noktalardan birisi Osmanlı homojen bir toplum değildi. Çoğulcu bir toplumdu, dini ve etnik olarak. Burdan Cumhuriyetin kuruluşuna geçiş yapılırken bir şekilde homojenlik fikrine gelindi ve bu fikirde belirli bir saplantı olundu: Homojen bir millet yaratma. Burda da o Kemalizm dediğimiz 'altı ok' ifadesini buldu. Bu altı okun kırılma noktalarından bir tanesi Türk milliyetçiliği. Ama asıl problem, en çok tartışılan laiklik. Daha önceki bir çalışmamda iki tip laiklik olduğunu söylemiştim: Pasif laiklik, dışlayıcı laiklik. Pasif laiklik Amerika gibi daha libarel uygulamaların olduğu yerlerde hakim ideoloji. Dışlayıcı laiklik ise Fransa'da kendisini bulmuş ama Meksika gibi başka ülkelerde de güçlü bir ideoloji. Türkiye de bunu almış. Türkiye'de son 10 yıldır laiklik konusunda bir değişim var. Bunu Amerika'da da bana çok soruyorlar 'Türkiye İran mı oluyor?' Hayır; Türkiye Fransız tipi dışlayıcı laiklikten Amerikan tipi pasif laikliğe geçiyor. Bu geçiş sadece Müslümanların özgürlükleri anlamında kalmayıp Hırıstiyan ve Yahudilerin de özgürlüklerini genişletiyor." diye konuştu.

"MUHALEFET, TOPLUMUN GİTTİĞİ YÖNÜ, DÜNYANIN AKTIĞI YÖNÜ GÖRMESİ LAZIM"

Türkiye'deki bu değişimin bazı insanlar için, bazı gruplar için bir problem olduğuna dikkat çeken Kuru, çünkü onların isteğinin kendi ideolojilerinden sapılmaması olduğunu kaydetti. Hala laiklik anlayışı 1930'larda kalmış insanların bulunduğunu anlatan Kuru, demokrasilerde bunların varolabileceğini söyledi. Kuru, "Muhalefet, güçlü bir muhalefet yapmak istiyorsa toplumun gittiği yönü, dünyanın aktığı yönü görmesi lazım. Bundan sonra Türkiye'de pasif laiklikten dönülemez. Bir daha bizim bu ülkede yasaklarla uğraşmamız söz konusu değil. Türkiye şuan Ortadoğu'da İran'ın temsil ettiği bir Şii gruplaşma, Suudi Arabistan'ın yapmaya çalıştığı Sünni bir gruplaşma karşısında belki farklı bir şekilde nötür bir devlet, Sünni-Şii bütün dini grupları, Hırıstiyan-Yahudiyi de kapsayacak pasif laik, eski dışlayıcı, yasaklayıcı laikliği de bırakmış daha liberal daha özgürlükçü bir devlet formülüyle başkasına ilham kaynağı olabilir. Zaten sayın Başbakanın Mısır, Tunus ve Libya'daki laiklik çıkışını da ben bu zaviyeden anlıyorum." şeklinde konuştu.

Türkiye'nin Ortadoğu ve Batı ilişkileri konusundaki bir soruya ise Kuru, Türkiye'nin Ortadoğu ve Batı ile ilişkilerinin birbirine zıt değil; aksine birbirini güçlendirebilecek, tamamlayabilecek süreçler olduğuna dikkat çekti. Kuru, iki gün önce bir haftalığına Tunus'ta olduğunu ve orada çok büyük bir Fransız etkisinin görüldüğünü söyledi. Sadece kültürel değil, ekonomik ve siyasal anlamda da Fransa'nın ordan menfaatler elde ettiğini anlatan Kuru, batının aslında her yerde, Ortadoğu'da, Afrika'da, Asya'da olduğunu vurguladı.

"BATIYA KONSRANTE OLALIM DERKEN ORTADOĞU, AFRİKA VE ASYA'DAN KOPMAK BÜYÜK BİR HATA OLUR"

"Biz bu Batıya konsrante olalım derken; Türkiye'nin, iktisadi, siyasi, kültürel olarak Ortadoğu'dan, Afrika'dan, Asya'dan kopması büyük bir hata olur." diyen Kuru, bu bölgelerle ilişkilerin güçlendirilmesinin Türkiye'nin batı için daha cazip hale gelmesini sağlayabileceğine dikkat çekti.

Avrupa'daki ekonomik kriz ve buna paralel petrol fiyatlarındaki artışın Türkiye'nin Arap ülkelerine yönelmesini iktisadi olarak nerdeyse mecburiyet haline getirdiğini belirten Kuru, 10 yılda ihracatın yüzde 15'lerden yüzde 35'lere çıktığını hatırlattı. Böyle bir açılımın yapılmaması halinde ise Avrupa'daki krizin ekonomiyi kilitlemesiyle birlikte Türkiye'nin ihracaatını da kilitleyebileceğinin altını çizdi.

10 yıldaki Ortadoğu açılımının sadece Müslüman kardeşliği, ideolojik bağlarla sınırlı olmayıp arkasında bir pragmatik mantığın da yattığını dile getiren Kuru, başarılı ve gerekli bir hamle olduğunu belirterek "Türkiye'de Arapçaya önem verilmesi lazım. Arap ülkelerinde de Türkçeyi yaygınlaştıracak okulların açılması lazım." dedi.

"İSLAMAFOBİ KONUSUNDA TÜRKİYE BATIYA VE İSLAM DÜNYASINA MESAJ VERMELİ"

İslamafobi konusunda Türkiye'nin rolü konusundaki soruya ise Kuru, bu mücadelede birincisinin Batıyı İslamiyetin kendisine bir medeniyet savaşı ilan eden bir rakip olmadığı konusunda ikna etmek gerektiğini söyledi.

Müslümanları belli noktalarda ılımlığa çağırmak ve ikna etmek gerektiğini vurgulayan Kuru, "Batıda basit bir film, video düştüğünde eğer Arap sokaklarında binler, yüzbinler protesto ve saldırılara başlıyorlarsa; bu demektir ki Müslümanlar manipülasyona açık ve bu zayıf karnımızla çok uğraşırlar. Bu şekilde provakosyana gelebilecek olma düşüncesi bile Müslümanların hala siyaseten belirli noktalarda olaylardan ders almadığını gösteriyor." dedi.

Suriye'deki gelişmeler konusunda ise Kuru, şuan yapılanın orada diktatörün halkına yapılan bir zulmün sonucu olduğundan şüphe bulunmadığını ve bunun tartışılmaması gerektiğini söyledi. Bunun sadece Amerikan komplosu olduğunun görülmesine sadece güleceğini belirten Kuru, çünkü Amerika'nın kendi parlamentosunda Cumhuriyetçilerin Obama'yı "açıktan açığa Arap baharına desteklemek, yeni bir Osmanlı İmparatorluğu kurmak, İsrail'i yanlızlaştırmak"la suçladıklarına dikkat çekti.

Şuan yapılması gerekenin bir şekilde Esed'in gitmeye zorlanması olacağının altını çizen Kuru, bu konuda İran ve Rusya'nın ikna edilmesi gerektiğini ifade etti. Türkiye'nin yaptıklarının takdire şahan olduğunu belirten Kuru, sorunun çözülmesini en samimi isteyen ülkenin Türkiye olduğunu vurguladı. NATO'nun ikna edilerek bir hamle yapılması temennisinde bulundu.

"TÜRKİYE KOMPLEKS YAPIYA DOĞRU GİDİYOR; ALANLAR BİRBİRİNDEN AYRIŞMALI"

Türkiye'nin dünyada oynayabileceği roller bulunduğunu ve oynamadığı zaman ise boşluk doğduğunu anlatan Kuru, Türkiye'nin kendi gücünü eğitim sistemiyle, ekonomisiyle sağlığıyla oturtması gerektiğini ifade etti. Artık 'laik-anti laik' tartışmalarının aşılmış durumda olduğunu dile getiren Kuru, Türkiye'nin pasif laiklikle orta bir yol bulduğunu kaydetti. Türkiye'nin bundan sonra üç noktada gelişmesi gerektiğini anlatan Kuru, şöyle devam etti: "Başarı eksenli bir sistem. Hala maalesef Türkiye'de hemşeri bağları, belirli gruplaşmalar, parti hizip anlayışları, bizden olan-olmayan şeklinde yaklaşımlar; insaların belirli mevkilere gelmelerine yol açabiliyor. O şekilde belirli mevkilere gelenlerden de kalite ve verim alınması mümkün değil. Bir insan ancak kendi özgeçmişiyle, eğitimiyle, tecrübesiyle bir noktaya geliyorsa verim alırsınız. Yoksa benim hemşerim, benim grubumdan, benim partimden, benim cemaatimden derseniz ondan verim çıkmaz. İkincisi alanları ayrıştırmamız lazım. Eski toplumlarda filizoflar her konuda konuşurmuş, herşeyi bilirmiş. Çünkü o zamanlar hayat kompleks değil. Günümüzde kompleks bir hayattayız. Basın, siyaset, iktisat, akademi kendi işini yapacak. Bilim, sanat, spor; bunların ayrışması lazım. Maalesef Türkiye'de bunlar karışmış durumda. Buda kaliteyi engelliyor. Üçüncüsü çok merkezi bir yapı var. Siyasi partilerde, dini gruplarda, hatta sivil toplum örgütlerinde. Buda aslında ayrışma ve uzmanlaşma olmadığından. Bir liderin herşeyi bildiğini düşünüyoruz. Halbuki bir lider herşeyi bilmez. Türkiye kompleks bir yapıya doğru gidiyor. Siyasi, dini ve kültürel olarak buna hazır olalım. Alanlar birbirinden ayrışsın. Lider merkezcilikten bireye indirgeyelim. Daha katılımcı bir demokrasi ve dini hayatımız olsun. O zaman başarı eksenli oluruz. Başarılı insanlar önemli noktalara gelir. Bu şekilde daha verimli ve etkili bir ülke; ancak böyle bir Türkiye Ortadoğu'da lider; dünyada etkili olur."

"KUVVETLER AYRILIĞI GÜÇLENMELİ"

Türkiye'de darbe tehlikesinin geçip geçmediğine yönelik bir soruya ise Kuru, "Türkiye'de darbe riskinin çok azaldığı söylenebilir. Askeri vesayetin artık minimuna indiği söylenebilir. Bundan sonrası adına da korkuları yenmek bence çok önemli. Ülkede hala belirli gruplar, korku ve endişe içindeyse; o ülke siyasi olarak geleceğinde tabiki darbe girişimi düşünülebilir. Şimdi maalesef Türkiye'de en güçlü olduğu düşünülen partiler, grupların bile belirli korkuları var. Bunun bir sebebi de konsensusa dayalı, yani uzlaşmaya dayalı bir anlayışımızın olmaması. 'Ya kaybet, ya kazan' anlayışına sahip olmak büyük problem. Ümidim o ki yazılacak olan Anayasa ile her grubun tatmin olabileceği belirli bir uzlaşmaya varılır ve bu noktada da ben kuvvetler ayrılığının güçlenmesi gerektiğine inanıyorum. Parlamento, hükümet veya başkan da olabilir; yargı. Bu üçü birbirinden ne kadar bağımsız ve birbirini kontrol edebilir hale gelirse o zaman grupların korkuları hizaya gelir. Merkezileşmeye, çok süper güçlü bir başkanlaşmaya gidilirse; o başkanı elde etme adına gruplar adına çok büyük mücadeleler olacak ve o başkanlığı kaybeden herşeyi kaybettiğini düşünecek. O yüzden yeni Anayasada kuvvetler ayrılığı, kuvvetlerin birbirini kontrolü ve dengelemesi prensiplerinin çok daha güçlenmesi gerektiğine inanıyorum." karşılığını verdi.

Başkanlık sistemini, eskiden bürokratik vesayete karşı başarılı olacağı düşüncesiyle desteklediğini dile getiren Kuru, şuan 2013'te bürokratik vesayetin çok önemli noktada gerilediğine dikkat çekti. Türkiye'nin mevcut sistem içinde de demokrasiye varabileceğini belirten Kuru, "İster Başkanlığı getirin ister, Parlamenter rejim devam etsin; önemli olan gücü bir gruba, bir kişiye vermemektir. Çünkü meşhur bir İngilizin sözü var 'Güç yozlaştırır; aşırı güç aşırı yozlaştırır.'" diye konuştu.

KAYNAK:
CİHAN
ETİKETLER:
ÖNCEKİ HABER

SONRAKİ HABER