ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL10°C
Parçalı Bulutlu
GÜNDEMTÜMÜ
  • GÜNCELLEME: 05 Şubat 2013 Salı 13:22

Medya özgürlüğü masaya yatırıldı


Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, ''Birey olarak, devlet olarak, yada basın mensubu kimliğimizle bugün ifade özgürlüğü konusunda özgeçmişimizi sorgulayarak, gelecek kuşaklara sorun bırakmamanın gayreti içinde olmamız gerek. Amacımız, çağdaş dünya uygulamaları ile örtüşmeyen ifade özgürlüğüne ilişkin sorunlu alanların, bir kez daha ortaya konularak onarıcı ve tedavi edici anlayışların ışığında çözümünü sağlamaktır'' dedi.
     Kılıç, JW Marriott Otel'de düzenlenen ''Türkiye'de İfade ve Medya Özgürlüğü Konferansı'nın başarılı geçmesi temennisinde bulundu.
     Kılıç, şöyle devam etti:
     ''Yargı mensuplarına yurt dışındaki gelişmelerin yakından incelenebilmesi için sunulan imkanlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde açılmış davaların çözümü konusunda ortaya konulan irade, uzun yargılanma süreci, uzun tutukluluk, cezaların infazı, birikmiş davaların hızla sonuçlandırılması gibi konularda almış olduğu inisiyatifi takdirle karşılıyorum. Bunları ifade ederken farklı inanç, farklı etnik ve ideolojik düşünce sahiplerinin yaşadığı 75 milyon insanı içinde barındıran bir büyük ülkede sorunların olmadığını söylemiyorum. Sorunlarımız var ancak, bunların çözümü için samimi bir gayretin varlığını da görmemezlikten gelemeyiz.''
     Konferansta, tüm özgürlüklerin dağıtımının yapıldığı kavşak olarak nitelenen ifade özgürlüğünün konuşulacağını belirten Kılıç, akıl ve düşüncenin, insanoğlunun yaratılanların en şereflisi olarak kabul görmesini sağladığını anlattı.
     Descartes'in, ''Düşünüyorum o halde varım'' sözüne atıfta bulunan Kılıç, ''Descartes'de insanın varlık sebebini, düşünmek ve düşündüğünü ifade edebilme ile açıklamaktadır. Denilebilir ki düşünmek ve düşündüğünü ifade edebilme özgürlüğü yoksa, insanda yoktur. Yaratılış bu gerçek üzerine kurulmuş, ölüm ötesi sorumluluk tezini ortaya koyan öğretiler de eşrefi mahluk kavramını akıl ve düşünce ile izah etmişlerdir. Kimine göre, hayat hakkından bile öncelikli olan düşünceyi ifade özgürlüğü, insan olmanın tek şartı olarak kabul görmüştür'' şeklinde konuştu.
     İfade özgürlüğünün, insanlık tarihi sürecinde çok çetin mücadelelerin konusu olduğunu ve en değerli varlıkların bu uğurda feda edildiğini vurgulayan Kılıç, sözlerini şöyle sürdürdü:
     ''Birey olarak, devlet olarak, yada basın mensubu kimliğimizle bugün ifade özgürlüğü konusunda özgeçmişimizi sorgulayarak, gelecek kuşaklara sorun bırakmamanın gayreti içinde olmamız gerektiğini belirtmek istiyorum. Amacımız, çağdaş dünya uygulamaları ile örtüşmeyen ifade özgürlüğüne ilişkin sorunlu alanların, bir kez daha ortaya konularak onarıcı ve tedavi edici anlayışların ışığında çözümünü sağlamaktır. İfade özgürlüğüne ilişkin sorunları iki ana eksen etrafında değerlendirebiliriz. Birincisi, yazılı kuralların açık, net, yada öngörülebilir olmaması nedeniyle ortaya çıkan hak ihlalleri, ikincisi ise uygulamayı yöneten kamu görevlilerinin sahip olduğu takdir hakkının bilinçli veya bilinçsiz şekilde kötüye kullanması yada önyargıların, çıkar hesaplarının ve keyfi yorumların sebep olduğu olumsuzluklardır.''
     Bu iki ana kaynaktan beslenen ihlallerin katılımcılar tarafından ayrıntılı bir şekilde konuşacaklarını belirten Kılıç, ''Ancak ana hatları ile bazı tespitleri yeniden gündeme getirmek istiyorum. Gerek Anayasa ve yasalarımızda, gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde, ifade özgürlüğüne ilişkin yasaklar ve sınırlama sebeplerine bakıldığında açıklık, netlik ve öngörülebilirlik yönünden aynı niteliklere sahip düzenlemeler olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır'' dedi.
     Kılıç, şunları söyledi:
     ''Çerçeve niteliğindeki bu ilkeler ve kavramlar aynı olmakla birlikte sorun büyük ölçüde uygulama aşamasında ortaya çıkmaktadır. Evrensel ilke ve kavramlarla örtüşmeyen yorum ve anlayışlar, çağdaş dünya ile bağlarımızı koparmaktadır. Ülkemizde de temel hak ve özgürlüklerin evrensel boyutla örtüşür şekilde ele alınması ve uluslararası standartlarda korumaya kavuşması amacıyla mevzuatımızda çok sayıda ve önemli değişiklikler yapılmıştır. Yapılan bu reformlar sayesinde, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası metinlerle anayasal hükümler arasında büyük ölçüde paralellik sağlanmıştır. Bununla birlikte bu değişikliklerin uygulamada yeterince etkilerini göstermediği düşüncesi, yasama organını hak ve özgürlükleri evrensel ilkelerle daha da güçlendirmek amacıyla bazı adımlar atmaya zorunlu kılmıştır. Bunlardan ilki, 2004 yılında 5170 sayılı Anayasa değişikliğine dair Kanun ile Anayasa'nın 'Milletlerarası antlaşmaları uygun bulma' başlıklı 90. maddesinin son fıkrasına eklenen cümledir. İkincisi de 2010 yılında yapılan anayasa değişikliği ile Anayasa Mahkemesinin görevleri arasına eklenen 'bireysel başvuru' yoludur.''
    
     -''Bireysel başvuru bir çare olarak düşünülmüştür...''-
    
     Anayasanın 90. maddesinde yapılan bu değişikliğin, ''İnsan hakları konusunda yeni açılımlar'' sağlamasının temenni edildiğini vurgulayan Kılıç, ''Bu hükmün özellikle bugüne kadar milletlerarası insan hakları normlarını doğrudan uygulamakta ürkek, çekingen ve mesafeli davranan yargıçlarımızı bu konuda teşvik edeceği, daha doğru bir ifadeyle zorlayacağı düşünülmekteydi'' dedi.
     ''Anayasa'nın 90. maddesinde yapılan değişiklikle, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ndeki başvuruları ve verilen ihlal kararlarını minimum düzeye çekmede bir ilerleme sağlayamadığından, bireysel başvurunun bir çare olarak düşünüldüğünü'' ifade eden Kılıç, şöyle konuştu:
     ''Bireysel Başvuru yolunun açılması aslında, Anayasa'nın 90. Maddesinin son fıkrasına eklenen cümlenin amacıyla da örtüşmektedir. Bu iki anayasal değişikliğin birbirinden bağımsız olarak düşünülmemesi gerekir. Aksine bu iki düzenleme birbirini tamamlamakta, hatta biri diğerinin amacının gerçekleştirmesine ivme kazandırmak gibi bir işlev de görmektedir. Bireysel başvurunun ifade özgürlüğü konusunda da, Türkiye'deki uygulama ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarındaki anlayış farkının ortadan kalkmasına imkan sağlayacağı açıktır. Ancak, adli, idari ve askeri yargının kürsülerinde görevli hakimlerimizin endişelerinin giderilmesi ve uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanması konusunda cesaretlendirilmesinin, yüksek yargı organlarının risk yüklenerek ortaya koyacakları içtihatlarla desteklenmesine bağlı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Anayasanın ya da yasaların verdiği imkanların arkasına saklanarak uluslar arası kabul gören değerleri yok saymak, veya risk yüklenmekten kaçınmak yargının sahip olduğu konumla asla bağdaşmaz.''
   

KAYNAK:
AA
ETİKETLER:
ÖNCEKİ HABER

SONRAKİ HABER