ÖNE ÇIKANLAR :
İSTANBUL8°C
Yağışlı
GÜNDEMTÜMÜ
  • GÜNCELLEME: 06 Şubat 2013 Çarşamba 13:01

Hizmetle ‘Coşan’ bahtiyar Hoca

Hizmetle Coşan bahtiyar Hoca

Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan ölümünün 12. yılında dostları ve öğrencileri tarafından anılıyor.


Aksiyon Dergisi bu sayısında Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan'nın bilim hayatını ele aldı.

4 Şubat 2001’de fânî âlemden bâkîye yürüdü, Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi. Yakınları 63 yıllık ömrünü üç kelimeyle özetliyor: ümit, gayret ve hareket.

Tasavvuf ehline göre dünya ancak diyar-ı gurbettir. Asıl vatan ötelerdedir. Bir gün herkes oraya dönecektir. Mesele eli boş gitmemektir. Geçici âlemin dertlerine bu sebeple katlanılır. Peki, ya insan diyar-ı gurbette de gurbet yaşarsa? Ya da yaşamak zorunda bırakılırsa?

Sene 1997. Türkiye ateş çemberinden geçiyor. Millet ve millete ait değerler hedef tahtasında. Manevî dinamizmi sağlayan kesim ve kişiler bilhassa tarassut altında. Baskı büyük ama kimse ümitsiz değil. “Gerekirse” deniyor, “Çıkarız ülkemizden. İnsanlara hizmete, başka yerlerde devam ederiz.” Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi de aynı düsturla ayrılıyor, Türkiye’den. İstikamet binlerce kilometre ötesi, Avustralya. Gerçi yabancı değil coğrafyaya, 1984’ten itibaren gidiş gelişi var. Maksat başta oradaki Türk işçi ailelerinin ve diğer Müslümanların benlik kaybına set çekmek. Vatandan uzak düşme şer gibi görünse de Hocaefendi’nin değerlendirmesi farklı. Ömrünün 59 yılını ülkesine hizmete adamış, kalanını da buraya vakfedecektir, artık. Kaldı ki Aborjin ülkesinde günlük akışa kapılan nicelerine varlık hakikatini anlatmak gerek. Gaye toplantıdan toplantıya, açılıştan açılışa sürükler.

Hedef her ay bir cami açılışıdır. Tabiî zihnindeki cami yalnızca namaz kılınan yer değil, toplumun birçok ihtiyacına cevap veren komplekslerdir. Özellikle de gençlerin…

4 Şubat 2001’e de aynı yoğun gündemle başlar. O tarihe kadar kıtadaki cami sayısı 20’yi bulmuştur. 21’inci o gün Grifit şehrinde açılacaktır. Fakat damat Prof. Dr. Ali Yücel Uyarel’le çıkılan yol, ikiliyi Grifit’ten uzaklara taşır. Sydney yakınlarındaki Dubbo kasabasında karşılarına bir tır çıkar. Ve emaneti Türkiye saatiyle sabaha karşı 04.00’te, yerel saatle 12.00’de Sahibine teslim ederler. Görünüşte trafik kazasıdır; ancak geçen seneler akıllardaki soru işaretlerini ortadan kaldıramaz.

Ve küçük bir anekdot. Büyük Birlik Partisi (BBP) eski Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’yla vefatı öncesi ‘şüpheli’ trafik kazalarıyla ilgili görüşmüştük. Merhum, çok açık konuşmasa da, Coşan Hocaefendi’ye dair şunları demişti: “Hocaefendi’yle ilgili çok önemli bilgiler gelmişti bana. O dönem Avustralya’daki arkadaşlarla paylaştım. Birtakım araştırmalar yaptırdık. Türkiye’deki ismi geçenlerle (Adnan Kahveci, Recep Yazıcıoğlu, Bedri İncetahtacı, Akman Ayyürek) ilgili de bu tür kaygıları insanımız kuvvetle savundu. Ve ben olabileceğini düşünüyorum.” Nihayet iddia sahibi de hâlâ aydınlatıl(a)mamış bir helikopter kazasında hayatını kaybetti.

Övülmüş, en bahtiyar

Miladî tarih 14 Nisan 1938, Hicrî ise 13 Safer 1357 iken, Hafız Halil Necati Coşan’ın Çanakkale Ayvacık Ahmetçe köyündeki evinde bir erkek çocuğu doğar. Buhara kökenli, Seyyid silsilesine mensup ailenin yeni ferdine iki isim verilir, Mahmud ve Es’ad. Lügat ilkine ‘övülmüş’, ikinciye ‘en bahtiyar’ manası veriyor. Necati Efendi, evladının Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî Hazretleri’nden ders almış ceddi Molla Ahmed ve Fatih Medreselerinde okuyup Sarıkamış’ta şehit düşen babası Ahmed gibi ilimle meşgul olmasını ister. Yarım kalan medrese tahsilinin de bunda etkisi vardır şüphesiz. Çırpılarlı Ali Efendi’den ders alırken medreseler kapatılınca köyüne dönmüştür. Hıfzını ancak geri geldikten sonra 34’ünde tamamlar. Ama çocuklarının eğitimi sağlam olmalıdır. Bu yüzden 1942’de İstanbul’a taşınır.

Eski payitaht Osmanlı âlimleriyle doludur. Coşan ailesi de Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi’nin halifeleri, Serezli Hasib ve Kazanlı Abdülaziz Bekkine’nin ders ve sohbetine iştirak eder. Mahmud Es’ad aynı dönem Eminönü Vezneciler İlkokulu’na, ardından 1950’de Vefa Lisesi’ne başlar. 1952 Aralık’ta Bekkine Hazretleri vefat edince vazife Bursalı Mehmed Zahid Kotku’ya geçer. Coşanlar da Fatih Zeyrek’teki Ümmü Gülsüm Camii’ne gelen Hazret’in ders halkasına girer. O günleri Es’ad Hocaefendi şöyle anlatıyor: “Ortaokuldayken babam elimden tutar Hocamız’ın Ümmü Gülsüm’deki meclislerine götürürdü. Cumartesileri cami arkasındaki yüksek odada sohbetler olurdu. Bize de arada iltifat buyurur, filanca hadisteki şu mana nedir ona da sen hazırlan, derdi.”

1956’da Vefa Lisesi Fen Kolu’nu bitirir. Aklında tayyare (uçak) mühendisliği vardır. Fakat hocasının teşvikiyle İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi’ne girer. Sonrasında tercihinden asla pişmanlık duymaz. Diplomayı alınca akademisyenliğe yönelir. Ve Osmanlı’nın taht şehrinden Cumhuriyet’in başkentine gider. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Klasik-Dinî Türkçe Metinler Kürsüsü’nde asistandır, artık. Üniversitede sadece şahsına odaklanmaz, gençliğin de elinden tutar. Onlara birçok alanda özel ders verir. Kaldığı muhitte cami yoktur. Dernek kurar. Semte ibadethane kazandırır. Bir de tefsir dersiyle şenlendirir. 1965’te ‘XV. Yüzyıl Şairlerinden Hatiboğlu Muhammed ve Eserleri’ adlı teziyle ilahiyat doktoru olur. Bir ara (1967-68) Ankara Yükseliş Mühendislik ve Mimarlık Özel Yüksek Okulu’nda Türkçe ve Hümaniter Bilgiler dersi verir.

Doçentlik konusu ise ‘Hacı Bektaş Velî ve Makâlât’tır. Yoğun ve titiz çalışır. Yalnız kütüphanelerle yetinmez, mezar taşlarını bile inceler: “O devirden kalma ah bir kitabe bulsam, ah bir yeni şey çıkarsam diye uğraştım.” Hiçbir âlimin sözünü tek başına senet kabul etmez. “Neden acaba böyle dedi?” diye kritiğe tâbi tutar. 1972’de tez kabul edilir, doçent unvanı alır. O dönemden talebesi Kilis Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Osman Türer, bilhassa talebe ve meslektaşlarıyla ilişkisine değiniyor, “Son derece kibar, nazik, samimi, mütevazı, mütebessim ve güven veren biriydi. Kendini ilme, irfana, İslâm’a ve insanlara hizmete adamış, idealist, fedakâr, diğergâm, olgun bir gönül insanıydı.” Türer’in zihninde bir de öğüdü var, kulağına küpe kabilinden: “Bak Osman, demişti, anladığıma göre başarılı bir öğrenciye benziyorsun. Çalışmayı elden bırakma. Unutma ki, herkes gibi çalışırsan herkes gibi olursun; ama farklı çalışırsan, farklı olursun. Allah muvaffak etsin.”

KABİR KAPISINDAKİ ‘ZAHİD’

Ankara’daki mesaisi son sürat giderken ara ara, Kotku Hazretleri ziyaretine gelir. Neticede sadece üstadı değil aynı zamanda kızı Muhterem Hanım’ın 1959’dan itibaren eşi olması hasebiyle kayınpederidir. Birlikte çeşitli seyahatlere çıkarlar. 1977’ye gelindiğinde, hocası, 1958’den itibaren hadis dersleri verdiği Fatih İskenderpaşa Camii kürsüsüne onu çıkartır. Artık Ramûz’ül Ehadis ona emanettir. Zaten bayrağın devredileceği defaatle ifade edilmiştir. Hazret yine bir gün aynı fikri izhar edince Hocaefendi, “Çok ağır bir vazife bunu bana yüklemeyin.” ricasında bulunur; ancak, “Yardım ederler merak etme yardım ederler.” karşılığını alır.

13 Kasım 1980. Uzun süreli ağır hastalığı Mehmed Zahid Kotku Hazretleri’ne Hakk’a yürüyüş vesikası olur. Yalnız talebe ve dost meclisindekiler değil, İslam âlemi vefatı teessürle karşılar. Başta Kâbe-i Muazzama birçok yerde gıyabî cenaze namazı kılınır. Es’ad Hocaefendi’nin gönlüyse iki kat yanar. Hem kayınpederini, hocasını ebediyete uğurlamıştır hem de ağır bir sorumluluğun altına girmiştir. Acıyı hafifletmenin yoluysa hizmette daha coşkun ve hızlı harekettir.

12 Şubat 1980’de, hocasının teşviki ve şahsının gayretiyle kurulan HAKYOL Eğitim Yardımlaşma ve Dostluk Vakfı’nın faaliyetlerine ivme kazandırılarak işe başlanır. O atak devri bizzat yaşayan Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ahmet Turan Arslan 80’lere dair şunları hatırlıyor: “Hocaefendi tam bir aksiyon adamıydı. Zaman ne gerektiriyorsa ona göre hareket ederdi. Çevresindekilere, ‘Gidin dünyanın dört bir tarafındaki İslam ülkelerini tanıyın, oralarda yerleşin dillerini öğrenin, oralarla iş yapın hatta evlenin’ demiştir.” Hadis sohbetleri başta İskenderpaşa birçok yerde devam eder. Ötesinde Dar’ül Hadis projesiyle de farklı bir sinerji yakalanır. Prof. Dr. Arslan’ın ifadesiyle orada öğrenim gören nice genç şimdilerde akademinin önemli simaları arasında yer alıyor.

12 Eylül ardılı zaman diliminde toplumun sesi kesilmişken, Hocaefendi hareketli kişiliğiyle yerinde durmaz. Önce İslam Dergisi yayımlanır. Ardından diğerleri gelir, Kadın Aile, Panzehir, Gül Çocuk, İlim ve Sanat. Bununla yetinmez. Kısa süreli de olsa Sağduyu Gazetesi çıkartılır. SEHA Neşriyatı ile birçok önemli eser basılır. Eğitim ve sağlık alanındaki heyecan da diğerlerinin gerisine düşmez. Görsel medyaya el atılır; Akra FM ve AK TV kurulur. Tabii bir de sempozyumlar. Prof. Dr. Ahmet Arslan, manevî önderlerin insanlar nezdinde yeterince bilinmediğini fark eden Hocaefendi’nin, eksiği, tertiplenen sempozyumlarla aşma gayretine girdiğini anlatıyor. “Gümüşhane’den Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî Hazretleri çıkmış ama daha hemşehrileri tanımıyor. Gittik orada sempozyum yaptık. Sonra Düzce’de Muhammed Zahid Kevserî –ki Arap âleminde saygıyla anılır, talebeleri dünyanın dört bir yanına dağılmıştır hatta Singapur’da tanıştım ben biriyle– anıldı. Sonra buradaki tebliğler kitaplaştırıldı. Önemli hizmetlerdi.”

 1987’de akademiden istifa eder. Gaye Kotku Hazretleri’nin emanet ettiği hizmetlere ağırlık vermektir. Zaten 5 yıl önce İbrahim-i Müteferrika’nın ‘Risale-i İslamiye’ adlı eserine dönük çalışmasıyla profesör olmuştur: “Müteferrika aslen Romanya Kolojvar şehrinde yaşamış bir papaz. Ama iyi eğitim almış. Kendisi ‘üstad-ı bîmürüvvetlerimin okunmasını yasak ettiği eserleri okudum’ diyor. Orada Hıristiyan literatürünün Peygamber Efendimiz’i (sas) müjdeleyen malzemesine aşina olmuş ve İslam’ı seçmiş. Yani Risale-i İslamiye, İslam’ı anlatan bir kitap değil, onun Müslüman olmasına sebep kaynakları sıraladığı bir eser.”

Üniversite sonrası hizmet koşturması katlanır. Avrupa’dan ABD’ye, Orta Asya’dan Avustralya’ya gidilmedik yer bırakılmaz. Lakin Güneydoğu Asya ve Avustralya’ya ayrı önem verir. Zaten ‘şubat soğuğu’nun vurduğu Türkiye’de birçok millet sevdalısı gibi o da ‘özel’ baskılarla karşılaşınca, ‘biraz soluklanmak ve sevenlerine de soluk aldırabilmek’ adına yurtdışına çıkma kararı alır. Avustralya’yı tercih eder. Tabii gurbet hizmetini burayla sınırlamaz. Almanya’dan Kuzey Amerika’ya uzanan seyahatler düzenler. Ama asıl yük Aborjin vatanındadır. Boş kiliseler satın alınıp camiye çevrilir, cemaatin az olduğu yerlerde mescid açılır, hatta iki de kolej kurulur. Yine Avustralya Kotku Federasyonu ile gurbetçilere destek çıkılır.

4 Şubat 2001’de de 21’inci camiyi açmak için yola çıkmışken damadı Ali Yücel Uyarel ile Hakk’a yürür. İlk cenaze namazları Sydney Auburn Gelibolu Camii’nde kılınır. Naaşları Türkiye’ye getirilince Fatih Camii’nde musallaya çıkarlar. Bakanlar Kurulu Mehmed Zahid Kotku Hazretleri’nin Süleymaniye Camii’ndeki kabri yanına defni onaylar. Ama devrin cumhurbaşkanı (Ahmet Necdet Sezer) kararnameyi imzalamaz. Hocasına komşu olamasa da Eyüp Sultan Hazretleri kabul eder, naaşları.

Sevenleri onu her yıl vefat yıldönümü yerine Hicrî doğum günü 13 Safer’de anıyor. Ancak Hakk dostları nazarında ölümün yok oluş değil de asıl doğuş sayıldığı düşünülürse, 4 Şubat’ta Es’ad Coşan Hocaefendi’yi yâd etmekte bir beis olmasa gerek...

ALLAH İZİN VERMEDİKÇE

Es’ad Coşan Hocaefendi 29 Aralık 1991’de Fatih İskenderpaşa Camii’ndeki vaazında şunları söylemişti: “Bir insanın rızkı, eceli, nerede öleceği bu Allah’ın hep bildiği, yazdığı, kader, mukadderat, alnının yazısı. Hindistan’da ölmeyi murad etmişse Hindistan’dan davet çıkar oraya gider. Coğrafya kitaplarında görüyordum Avustralya’yı, ne param yeter ne aklımın köşesinden geçer, Avustralya’ya gitmek. Oradaki arkadaşlarımız çağırdı. Hocam konferans var, eğitim var, seminer var. Gelemem, edemem, kalkıyor gidiyor insan. Eceli oradaysa, diyecekler ki, Es’ad Hoca Avustralya’ya gitti, vefatı oradaymış diyecekler mesela. Öyle olacak. Allah cümlemizi sevdiği bir kul olarak, sevdiği bir işi yaparken, hayır üzere canımızı alsın.”

KAYNAK:
ETİKETLER:
ÖNCEKİ HABER

SONRAKİ HABER