ÖNE ÇIKANLAR :

YAZARLAR

Aykut Kocaman… Bir devrin sonu...

Asım Çalık

30 Mayıs 2013 Perşembe 11:31
  • A
  • A

Aykut Kocaman….Tam dört sene önce Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stad’ından içeri girdiğinde Sarı Lacivertli renklere gönül verenlerin çoğu; Kendi camialarında da bir Şenol Güneş, bir Mustafa Denizli, bir Fatih Terim görebilme umuduyla belki de “işte o” diye bekledikleri bir kişilikti Kocaman. Aile ve Camia içinden gelen bir futbol adamına sahip olmanın haklı gururu vardı çoğunda. Yıllar öncesinde tribünleri “gooolllll” diye ayağa kaldıran küçük dev adam artık futbol takımının en tepesindeki insandı.

Böyle başlamıştı Fenerbahçe’de ki serüvenine. Sadece Fenerbahçe Futbol Takımının değil, teknik direktör Daum’un da patronuydu. Sportif Direktör ünvanıyla yola koyulmuştu bu yeni macerasında. Artık “1+3” diye tabir edebileceğimiz yolculuğun henüz başındaydı. Sportif Direktör olarak çalıştğı ilk senesinde son maçta kaçan şampiyonluğun ardından takım elbisesini çıkartıp eşofmanlarını giymiş ve takımın hem teknik direktörü hem de sportif direktörü olarak tam yetkiyle “tek patron” statüsüne geçmişti.

Teknik Direktörlüğün ilk senesinde her ne kadar adı 3 Temmuz sürecine kadar uzanan şike ile lekelense de Fenerbahçe şampiyonluğa ulaşmış, ikinci ve üçüncü seneleri birbirlerinin kopyası olarak Süper Lig ikinciliği ve Türkiye Kupası zaferleriyle çalıştığı bu üç dönemi de kupasız geçmemişti. Bu sezon takımını UEFA Kupasında yarı finale çıkarmış ve ekibine oynattığı 64 maçla sadece Fenerbahçe tarihine değil, Türk futbol tarihine de adını teknik direktör olarak başarıyla yazdırmıştı. Ancak oynattığı pasif ve korkak futbol Sarı Lacivert renklere gönül verenlerin en büyük şikayetiydi. Kazanılan maçlarda bile son dakikalar Fenerbahçe taraftarları için adeta kahır dakikaları oluyordu. Takım oynadığı çoğu maçında adeta bir Anadolu takımı havasına bürünüyor, öne geçtikten sonra hep koruma iç güdüsüne geçiyor ve ne yazık ki maçlarını bu psikolojide sürdürür hale geliyordu. Alex’in gidişiyle hedeflenen daha fazla koşu mesafelerine ulaşılırken, takım bir türlü istenilen hız noktasına erişemiyordu. Aslında Alex’in gidiş sebeblerınden biriydi takımın yavaş futbol oynaması. Kocaman’a göre öyleydi; Kaptan takımı yavaşlatıyordu, tabiri caizse takımın el freni olmasıydı en büyük sebeb gidişinde ki. Ya da en klişe deyimle hocasının sistemine uymuyordu Alex. Bu sene ilk Lazio maçı, yine ilk Benfica karşılaşması ve ikinci yarıda ki Galatasaray maçları dışında hep ağır aksak oynadı Fenerbahçe. Sonuç itibariyle Alex’in gidişiyle vites artırması beklenen takım bunu başaramadı hızlı ve süratli oyun açısından. Futbolcularla yaşadığı iletişim sorunu da diğer handikabıydı Kocaman’ın. Geçmiş yıllardan bu tarafa Andre Santos, Christian Baroni, Miroslav Stoch, Semih Şentürk, Sezer Öztürk, hatta Recep Niyaz’ın adı bile bu sorunun içinde yer aldı. Ve nihayetinde Alex de Souza. Fenerbahçe taraftarı için “aşk” kelimesinin anlamıydı Alex ismi. Hani Fenerbahçe taraftarına “aşk nedir?” diye sorsanız, inanın bir çoğu tereddütsüz olarak; Bizde aşkın anlamı Alex derlerdi soranlara. Alex’in zamansız, gereksiz ve hesapta olmayan gidişi taraftarın kalbine saplanan bir hançerdi ama çaresizlerdi. Yürekleri cız etsede, zor kabullenselerde olan olmuş Kaptan Kadıköy’de ki “Aşk Diyarından” ayrılıvermişti. Bu ayrılık ne Alex’in emeklerine, ne Fenerbahçe’ye ne de yıllar önce yuvasından haksız yere gönderilen Aykut Kocaman Hoca’ya yakışmıştı. O ki 95-96 sezonunda Avni Aker’de Trabzonspor’u yıkan gollere Oğuz Çetin ile birlikte imza atmış ve şampiyonluğu Karadeniz’den Marmara’ya, İstanbul’un Anadolu yakasına taşımış ve ödülünü de yine kader arkadaşı Oğuz’la birlikte kovularak almıştı. Türkiye’nin dört bir köşesinde ki Fenerbahçe taraftarları İmparatorları Oğuz’a ve Kralları Aykut’a reva görülenleri asla kabul etmemiş ve içlerine sindirememişti. Aynı Alex’in gidişini içlerine sindiremedikleri gibi.

Diğer sorunsa Sportif Direktör olarak Aykut Hoca’nın yaptığı yanlış ve maliyetleri külfetli transferlerdi. Raul Meireless’in gereksiz hareketleri sonucunda sürekli ceza alması ve 64 maçın sadece 36’sında oynaması, yine Krasiç’in güçsüz, bitkin ve verimsiz halleri eleştiri oklarını hep Hoca’ya çeviriyordu. Peki Kocaman hiç mi iyi şeyler yapmamıştı? Takım hızlı oynamıyordu ama artık hep koşan oluyordu. Kaleci hariç her mevkide üst düzey koşu rakamları öne çıkıyor ve çoğu maçda ilk golü yiyerek oyuna geride başlayan takım oyunu bırakmayan bir hüvviyete bürünüyor ve sonuna kadar mücadelesini sürdüren oluyordu. Yıllarca Alex’in varlığıyla 4-4-1-1 oynayan takım, tam da hocanın hayalini kurduğu 4-3-3 ya da kimilerine göre 4-2-3-1 sistemine kavuşuyor, özellikle sezonun ikinci yarısında Webo’nun gelişiyle birlikte Kuyt-Webo-Sow üçlüsüyle ve Emre’nin yuvaya dönüşü ve Topal’ın kendisine eşlik edişiyle istediği sonuçları alamaya başlıyordu. Çoğumuzun eleştirdiği Sow’un sol kanatta oynaması yanlış olarak görülsede, Aykut Hoca’nın haklı ısrarıyla ortaya muhteşem bir ikili çıkıyor ve Sow ile Webo adeta birbirlerini tamamlayan oluyorlardı çoğu maçta. Sow’u yarım santrafor yarım sol kanat oynatmaktan taviz vermeyen Kocaman böylelikle hem kendi adına takımı için yeni bir sistem yaratıyor hem de Christian Baroni’yi forvet arkasına sürerek ondan da istediği verimi alıyordu.
Finalde Kocaman’ın aldığı istifa kararının perde arkası bir kaç güne kadar netleşir ancak ilk yarının sonunda aldığı istifa kararından dönmesi ne kadar doğruysa, dün itibariyle aldığı karardan dönmemesi de o kadar doğrudur bence. Sezon sonu alınan bu karar sezon ortası veya sezonun başlangıcından bir kaç hafta sonra olmadığı için hem oyuncular hem de yönetim için ağır sorumluluklar getirmeyecektir. Sürenin yeterli olmasından dolayı, yeni sezonun açılacağı 1 Temmuz tarihine kadar daha önceden yeni sezon için planlanan her şey eksiklikleriyle değil, yeni hocanın katılımıyla ekstralarıyla yeni sezona olumlu şekilde yansıyacaktır.

“Futbol” aslında “Hayat” ile çok benzer özellikler taşıyan bir oyun. Her ikisinde de neyin ne zaman olacağını bilemediğimiz için her ikisininde içinde “gizemli güzellikler” var. O yüzden ikisininde güzelliği ve özelliği tarifsiz. Ligde Kasımpaşa maçından sonra Kaptanını gönderen, Antalya maçıyla istifa edip dibi gören, büyük bir risk alıp görevine geri dönen, kaçan şampiyonluğa ve UEFA Kupasına rağmen takımını yarı finale çıkartarak en üstün bir basamak altını görerek Ülke fubol tarihine adına altın harflerle yazdıran Aykut Kocaman futbolun ne kadar güzel ama bir o kadar da tuhaf olduğunu gösterdi bizlere bu sezon.

3 Temmuz’dan bu yana sürekli keskin virajların olduğu yollarda götürdü Fenerbahçesini. Kah yoruldu, kah doğru işler yaptı, kah yanlış kararlar verdi ama sağ salim ulaştırdı takımını varacağı yere ve sonunda kararını dinlenmekten yana kullandı. Fenerbahçe’nin Galatasaray’ı 88-89 sezonunda Türkiye Kupasında 3-0 geriden gelip 4-3 yendiği maçtaki açılış golünü, 95-96 Trabzon’da gelen şampiyonluğun ardından söylediğin; “bütün sezon uğraşıyorsunuz, bütün emekleriniz tek maçla heba oluyor, kendi galibiyetimize seviniyorum ama Trabzon’lu arkadaşlarım içinde üzülüyorum” diyen centilmen sözlerini, Benfica’ya Kadıköy’ü dar edişimizde ki cesaretini, bize yaşattığın yarı final heyecanını, son kazandığımız Galatasaray ve Trabzon derbilerini hep hatırlayacağız. Yaşattığın güzel anılar için sonsuz teşekkürler. Yolun açık, her şey gönlünce olsun ……

30 Mayıs 2013 Perşembe, New York 04:06

YORUM YAZ
Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapmak için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Yada Misafir Olarak Yorum Yapabilirsiniz.Üyeliğiniz varsa üye girişi yapabilirsiniz. Yeni üyelik için üyelik formunu kullanabilirsiniz.